şükela:  tümü | bugün
  • yaz ayına girerken çıkarttığım yeni huy. şehr-i istambol’u birilerinin beklemesi gerekiyor. ben de bu şanlı göreve talip oldum. beni bu göreve atayan, acıyan kalbim ve vicdanım. dediler ki, “ey dandik! şu içmelerin ve uykusuzluğun bir işe yarasın. 01:00-04:00 arası istanbul’un başında dur da, sen beklerken içeriye kötüler sızmasın, güzel insanları üzmesin”.

    peki, neden 00:00-04:00 değil de, 01:00-04:00?

    01:00’e kadar içiyorum, canlarım. yavaş yavaş. sindire sindire. dün gece kızım eşlik etti. bugün de yalnız mı olurum, anam mı yanımda durur, ya da bir arkadaşım/kızım mı muhabbetime eşlik eder, bilmiyorum. bildiğim tek şey, içme durumu tamamlanınca —zıkkım içeyim—, nöbete başlıyorum. istanbul’un geceleri ayık kafa ile çekilmiyor...

    aslında, kendimden de sıkıldım ayol! bu ne böyle? hep bir üzüntü, hep bir karamsarlık ve acı duyma hali. sevgili ata demirer’in de dediği gibi, olduğum ortamda küçük emrah filmlerinin o acı intro’sunun çalması hoşuma gitmiyor. insanın olduğu her yerde umut var, dostlar. nick altıma yazan çok değerli bir arkadaşımın dediği gibi, devrimciler hayata yenik düşmezler.

    bu bağlamda, somut durumun somut tahlili şudur:

    hayat güzel. kimse için üzülmeye değmiyor. evet; insan üzülüyor, kahroluyor, yapılan haksızlık, alçaklık ve köpekliği kolay kolay sindiremiyor; ama, hayat devam ediyor. yapacak bir şey yok. onurum ayaklar altına alındı. normal şartlar altında olsa, bunu yapanın hakkını veririm. ama, yavrularımı ve ailemi düşünerek sustum, kendime hakim oldum ve kendimi tuttum. sonrası çok zordu. gerçekten zor. içim acıdı; içim kanadı. hayat, her zaman öğretiyor, bizleri büyütüyor. acı çekmek, üzülmek, isyan etmek vs. insanca tepkiler. ben de üzüntümü kendi içimde yaşadım. artık, üzülme değil, ayağa kalkıp toparlanma vakti. güçlü bir insanımdır. beni kimse yıkamaz. evet; değer verdiğim kişilerin köpekleşmesi ve alçakça davranması beni üzer, çok kırar, ama o insanları yaşamımdan silip, arkama bakmadan yoluma devam ederim. öyle de yapacağım.

    dediğim gibi;

    artık yola yol arkadaşlarım ile birlikte devam etme zamanı. bundan sonrasında güzel hikayeler olacak. tatlı tatlı sohbet edeceğiz. 01:00-04:00 balkon nöbetlerinde (veya sonrasında) güzelce yazacağım, okuyacağım, güzel filmler seyredeceğim ve —uyarına gelirse— çıkıp yürüyeceğim. bugün son derece neşeliyim. kızım uyandırdı beni. okula gidecekmiş. sınavı var sanırım. baboş, beni sen götür. orada bekle. sonrasında birlikte gezeriz, dedi. benim de akşama toplantım var. kızı gezdiririm. annem de güzel bir kahvaltı hazırlamış. hep birlikte yedik, sohbet ettik. şimdi de —yine balkonda— çayımı içiyorum. anam da karşımda, cumhuriyet ve sözcü gazetelerini önüne almış, başlıklara göz atıyor — bir yandan da söyleniyor. anama boyun eğme de verdim. okudu. ama, çok kısa. iki sayfa yetmiyor bana, dedi. beğeniyor da...

    çok konuştum/yazdım yine. özetle, kendi dertlerim ile kafanızı sikmeyeceğim artık (cinsiyetçi küfür için özür diliyorum. ama, buraya cuk oturdu. benim ayıbım olsun). kusuruma bakmayın. buraya yazınca rahatlıyorum. kendime geliyorum. ciğerimi yakan şeyler, kelimelere dökülüyor. yine de yanımda olduğunuz, okuduğunuz ve verdiğiniz destek için teşekkür ederim. kendimi “ilgi orospusu” (bu kelime için de özür dilerim) gibi hissetmek istemedim. her şeyin bir ölçüsü var, onu kaçırmamak ve tadında bırakmak gerekiyor. ben de tadında bırakıyorum. güzel şeyler yaşayalım ve güzel şeylerden bahsedelim... umutlu şeylerden...

    içim umut dolu. 01:00-04:00 istanbul balkon nöbetlerim de umut dolu olacak. az önce, bu entryi yazarken, çok sevdiğim bir arkadaşım aradı. nasılsın? diye sordu. akşam, toplantıdan sonra seni bir yerlere çıkartalım, diyorlar. ama, merak etmeyin, eve vakitlice dönüp, nöbetimi kaçırmayacağım :)

    evet; her şey çok güzel olacak. nasıl güzel olmasın ki? kızlarım, annem, beni seven dostlarım ve yoldaşlarım yanımda. yol arkadaşlarım ile çok eğleneceğiz, çok gülüp, deyim yerindeyse hayatı dibine kadar ama köpekleşmeden ve çürümeden, insanca yaşayacağız. insanca ve insana yakışır şekilde. ilkbahar bok yoluna gitti, bari yazı doya doya yaşayalım... ki, yaşayacağız; benimle olan görecek... olmayan da çok şey kaçıracak...

    hepinize güzel bir gün diliyorum. yanımda olan değerli dost ve yoldaşlarıma da buradan sevgilerimi yazıyorum.
  • ikinci gününe giren nöbettir.

    ancak, gelebildim. tuzla’daydım. bir iş yerinin örgütlenme toplantısı ve yemeğinde, diyelim. emekçi kardeşlerim ile aynı sofraya oturduk, aynı ekmeği bölüştük. yemek sonrası demli çay eşliğinde sohbet güzel oldu. onlar mesailerine, ben de evime döndüm.

    evim evim güzel evim. annem, yine dizi seyrediyor. ergen ortalarda yok. itlik ve serserilik mode on :) ben de bir duj aldım, anamla sohbet ettim ve biramı açıp sözlük’e girdim.

    yolda gelirken blutv’de seyrettiğim bir gişe memurunun hayatını anlatan yerli filmi düşündüm. film, seeking a friend for the end of the world evreninin türkiye’sinde geçiyor. 20 gün sonra dünyaya gök taşı çarpacak, hayat bitecek, herkes ölecek ama ülkemizde kimsenin aldırdığı yok. herkes işinde gücünde...

    filmin kahramanı gişe memurunun —adı neydi?— derdi de dünyanın sonu değil, babası. tv’deki tartışma programları da aynı kafada; bunu masonların komlosu veya tanrı’nın insanlığı cezalandırması olarak yorumlayanlar falan var... tüm bunların ortasında gişe memuru abimizle evlilik hayalleri kuran ve adamın aksi babasına bakan bir de kadın var! ey kadın; hayat bitecek. çık dışarı, eğlen, kafana göre takıl işte. neyin derdindesin, beybi?

    bu filmi düşünürken, dünyanın sonu gelse ben ne yapardım, diye kendime sordum. bende yanıt yok. mal mal içerdim sanırım... bizim işçi arkadaşlar, urfa işi tütün (urfa işi, dedim ama yanlış hatırlıyor olabilirem) sardılar. çayın yanına iyi gitti. pek sigara içen bir insan değilimdir, ama çayın ve muhabbetin yanında güzel gitti.

    sigara, dedim de, bu şarkı gece uykusuz kalan tüm değerli dostlarıma gelsin;

    https://youtu.be/8j-ihzw6u-w

    gece devam ediyor. yarın beş buçuk gibi kalkmam lazım.

    bir bira daha patlatıp yatacağım. bugün kısa sürecek nöbetim. apartmanın kedileri benim yerime istanbul’u korurlar...

    giderken geceye de bir şarkı bırakayım;

    https://youtu.be/edmyrvmy2vo

    not; flood değil. silmeyin lütfen.
  • adana'da tuttuğumuz gece nöbetlerini hatırlatandır.

    biz de 3.5 yıl önce bi balkon nöbeti yaptıydık. evleniyoruz şimdi.

    tabi adana nöbetleri o kadar sakin geçmiyordu. dario moreno açarsanız yoldan geçenler size bağıra çağıra arabesk söyleyerek adana'da olduğunuzu gece bitmeden mutlaka hatırlatacaktır.
  • tdk’ya göre nöbetin bir tanımı daha var:

    “hastalık sebebiyle titreme, yüksek ateş”.

    neyse ki, şimdilik bende bu tür bir nöbet yok. ancak, balgam, yoğun öksürük ve burnumdan gelen —bugünlerde sıklaşan— kan nedeniyle uyuyamıyorum. daha doğrusu, yatamıyorum. oturduğum yerde uyuya kalıyorum. dün gece de elalemin evinde öyle oldu. kızcağız benimle birlikte durdu, ama sabah üçe kadar dayanbildi. uyuyalım, dedi. bir süre yan yana yattık. baktım ki, balgam ve öksürük rahat bırakmıyor, balkona çıktım.

    dün hasanpaşa’da bir evin balkonundaydım, bugün de kendi evimin... annemin surat asması ve finallere hazırlandığını söyleyen kızımın odasına kapanmasından başka can sıkıcı bir durum yok evde. neden can sıkıcı? annem ile sohbet eder, sonra kızım ile karşı karşıya iki tek atarım, diye hayal ediyordum...

    işte, bu yüzden 01:00-04:00 “nöbet”lerini tutmak durumunda kalıyorum. rahmetli ağabeyim de yatarak uyuyamıyordu. başıma gelmeden bunun ne kadar zor olduğunu bilmiyordum.

    bu bağlamda, 01:00-04:00 istanbul balkon nöbeti, bol balgamlı, eser miktarda kanın geldiği, uykusuz tatsız bir aktiviteler bütünü. okuyorum. gözlerim izin verdiği sürece. önce, sözlük’e —flood olmayan, flood amacı taşımayan— entrymi giriyorum. sonra da, sıradaki kitabı okuyorum. fon müziği olarak da hümeyra çalıyor:

    https://www.youtube.com/watch?v=1en65snjtco

    bugün değerli bir arkadaşım nick altıma şöyle yazmış: “bizi kekliyor”. keşke kekleseydim. kızım, benim sağlık durumumu biliyor. bilmediği iki şey var: birincisi, bunun ne kadar ciddi olabileceği; ikincisi ise, kanser olduğum değil, (o entryi kast ediyorum) o an için aşk acısı çektiğim ve canıma kıymak istediğim. çok saçma, ama o gün öyle hissediyordum. insan eti ağırdır, derdi ağabeyim. yaşanılanlar iz bırakıyor insanda. yazdım; kusursuz bir insan değilim. yanlışlarım doğrularımdan fazla. ama, yine de insan hayatında her virajı kolay alamıyor; savruluyor. ben de savruldum. üzüldüm, isyan ettim, susmam gerekirken bir sürü hata yaptım. kızım ile içerken, o “baba neyin var?” diye sorarken aklımdaki düşünce her şeyi bir anda bitirmekti. kızımın o an için bilmediği buydu. şimdi farklı düşünüyor muyum? ne yazık ki hayır.

    yalan yok; eski sevdiğimi suçladım pek çok şey için. oysa ki, kendi hatamı görmedim. görmek istemedim. kadıncağızın bir şey yaptığı yoktu. onun gibi sevgi dolu ve güzel bir insanı bile kendimden soğutmayı başardım, ya; kendime ne kadar kızsam az. eski sevdiğim, diyorum ama aklımda ve kalbimde eski değil. sonuç olarak bunca kelimenin ve içimdeki burukluğun nedeni o kadıncağız değil, benim. kimse o kadına kızmasın; hatalı benim. ve o benim hakkımda ne derse, bana ne kadar kızarsa, hakkımda ne kadar kötü söz ederse doğrudur. hepsini hak ediyorum, çünkü. samimi olarak ona şunu söylesem anlamlı mıdır, bilmiyorum: “sana mutluluklar diliyorum”. gerçekten de ona uğurlar olsun, diyorum. onu kalbimden de özgür bırakmamın zamanı geldi. bundan sonrası rahatsızlık verici olacaktır. beni affeder umarım bir gün...

    dediğim gibi; keşke tüm bunlar birer yalan olsaydı. ama, değil. inanmayan inanmayabilir. ben de inanmamaya çalışıyorum. hepimiz inanmayalım; belki gerçekten yalan olup uçar gider hayatımdan.

    kızım, gerçekten de ilginç ve güzel bir insan. onunla ilginç bir haberleşme yöntemimiz var. konuşmadığımız, küs olduğumuz, ya da onun bana tavır koyduğu zamanlarda, üzerine hiç gitmiyorum. onun sevdiği şeyleri yapıp, kahvaltı, öğlen ve akşam yemeği olarak hazırlıyorum. evet; gerçekten yorucu ve zaman alan bir aktivite. bende zamandan bol bir şey yok şu an. kızım, bana ne kadar küs olursa olsun dışarıdan bir şey yemiyor. evdeysem benim hazırladıklarımı alıp tüketiyor. aliexpress’ten bento çantası almıştım. hani, şu japonların ünlü çok bölmeli öğle yemeği kutularından. onun iki katlısını buldum. birine sabah kahvaltısını koyuyorum, diğerine de öğle yemeğini. genellikle salata ağırlıklı soğuk şeyleri tercih ediyor. ben de ona göre hazırlıyorum. güzel ve pratik tarifler var. makarna salatası favorimiz... kızım, benimle küs olsa bile, yıkayıp yeniden doldurulması için hazır hale getirdiği yemek kutusunun üzerine teşekkür mesajı ile birlikte şiir de bırakıyor. en son şiir, nazım hikmet’ten idi. alem çocuk.

    dün evde yoktum. ama, sabahın beşinde bile olsa kızıma en azından kahvaltı hazırladım ve öyle çıktım evden. bu akşam eve geldiğimde, boş bento kutusunu ve üzerindeki notu buldum:

    “seni düşünmek umutlu şey,
    seni düşünmek lezzetli bir şey,
    dünyanın en güzel salatasını yemek gibi bir şey
    ben artık düşünmek istemiyorum
    öğle yemeği yemek istiyorum
    baboş!”

    alem kız. gülmekten öldüm. nereden buluyor bunları, nereden bunlar aklına geliyor bilmiyorum. tatlılık abidesi. 19 yaşına geldi, halen piçlik peşinde — gerçi, babasına çekmiş...

    annem, içeride tv seyrediyor. sert ve ciddi bir ses ile “bugün şu zıkkımı içme. mahallenin sarhoş kedisi gibi oldun. hani kilo vermiştin? içki yüzünden yine kilo almışsın. ver şu kilolarını”, dedi. hakikaten sözlük’e de öyle yazmıştım. içe içe dombili olduk yine. hareket de edemiyorum. tıkanıyorum, nefes nefese kalıyorum. ciğerlerim acıyor. neyse ki, az kaldı. bayram sonrasında gidiyorum. her şey daha iyi olacak. ve her şey yolunda giderse, yıllarca burada yazmaya devam edeceğim... içki, diyorduk konu dağıldı yine... valide hanıma çaktırmadan içeriden ev yapımı konyak (kanyak mı?) var. benim kız rusya’dan getirdi. plastik şişe içindeydi. ben yarım litrelik sek süt şişelerine doldurdum. annem, odamda böyle bir “hazine” olduğunu bilmiyor. onu aldım. çaktırmadan balkonda piizleniyorum —- zıkkım içeyim.

    hümeyra ile başladık, onunla devam edelim;

    https://www.youtube.com/watch?v=fij3g8ychic

    ben gamsız bir adamdım. bundan iki yıl öncesini düşünüyorum da... kendi başına mutlu, evlatları dışında herhangi bir sorumluluğu bulunmayan, herhangi bir ek sorumluluk da istemeyen biriydim... çocuk yetiştirmek büyük sorumluluk. ekşi şeyler’de avm’de dolaşan mutsuz çocuklu çiftler ile ilgili bir yazı okudum. orada katkı sunan yazarlardan biri, “evime gitmek istemiyorum”, diyordu. eve gidince büyük bir boğulma hissi yaşıyormuş. yorgun argın işten dönüyorsun. zaten tüm gün boyunca abuk subuk insanlar ile uğraşmıssın, bugün beni işten çıkartacaklar mı, diye yaralı ceylan misali korkmuşsun ve asansör sırasında bekledikten sonra, boktan trafiğin yüzünden iki saatte evine ancak dönebilmişsin. tek istediğin, koltuğa çökmek ve... öyle kalmak. eve geliyorsun, ama birileri nasıl olduğunu soruyor, kucağına çocuk veriyorlar, çocuk seninle oynamak istiyor, mutlaka evde bir şeyler bozuk ve tamir edilmeli... seinfeld’de de benzer bir konunun muhabbetini yapmışlardı... boğuluyor, o eve gitmek istemiyorsun. böyle demiş yazar.

    “bir arkadaşım” ekolü, diyeceksiniz; ama, gerçekten de bu konuda boğulan bir arkadaşım vardı. evine gitmek istemiyordu çocuk. çok tatlı bir eşi ve yedi yaşında oğlu var. eve gitmek içimden gelmiyor, diyordu. bir akşam evine gittik. eşinin yaş günü de varmış. bizi salona aldılar. bildiğiniz orta sınıf aile evi. tam çay içerken çocuk gözüme doğru top attı. top, kafamdan sekti, elimdeki çay bardağına çarptı; çay bardağı yanımdaki kadın yoldaşın üzerine doğru döküldü... derken küçük çapta bir felaket yaşandı. çocuk, bir taşla kuş katliamı yaptı. biz bolca güldük, hemen etrafı temizlemeye kalktık, ama babası, çocuğa dönerek “defol git içeri” dedi. çocuğun tepkisi efsaneydi: “sen beni sevmiyorsun... bana siktir git evden” demiştin.... donduk kaldık. çocuğa siktir git demekle kalmamış, bir de evden kovmuş. çocuk, yedi yaşında. sinirle söyledim. evladımı kovar mıyım, abi? dedi. anında soğudum lavuktan. yanımdaki kadın yoldaş, çocuğu yanına aldı hemen, onu sakinleştirdi.

    ulan nefret edecekseniz neden çocuk doğuruyorsunuz? evet; insan eti ağırdır. çocuktur, unutur demeyin. çocuktur, hatırlar ve kin duyar. haklı da... o yazıyı okuduğumda çocuğuna kötü davranan bu öküz paşa geldi aklıma. gerçekten de, avm’lere bakıyorum da çocuklar hiç mutlu değiller. bu yeni nesil oyun salonları var. gürültü kirliliği yaratan yerler. çocukların hayvan misali içine tıkıldıkları oyun alanları düzenlemişler. yarım ve bir saat oynayabiliyorsunuz. yarım saati 20 tl. bir saati de 30 tl. ama, büyükler o alanın da içindeler. o çok özel çocuklarının diğer çocuklar ile iletişim kurmasına izin vermiyorlar. bu yerler aynı zamanda hastalık yayılma merkezi de. çocuklardan biri gripse, orada oynayan tüm çocuklar grip oluyor.

    kapitalizmin iğrenç yüzü. oyun oynamak ve göreceli olarak sosyalleşmek için bile çocukların aileleri para ödemek zorunda. para yoksa oyun da yok. gerçi, orada sosyalleşebilen bir çocuk göremedim. oyuncaklar arkasında sıra bekleyen sinir küpü ebeveynler ve onların ağlayan çocukları...

    nevrotik bir yer. bu kapalı ve steril ortamlarda sağlıklı çocuk yetişmez. bizim favori yerlerimiz belediyelerin çocuk parkları. yürüyerek gidiyoruz. sabah ve akşam vakti. akşam altıdan sonra, anneanneler/babaanneler ile birlikte bütün çocuklar doluşuyor oraya. ortamdaki ponçiklik oranı gittikçe artıyor ve çocuklar çok mutlu oluyorlar.

    benim minnak dört yaşındaydı sanırım. temmuz ayıydı, diye hatırlıyorum. akşam vakti çıkıp parka gittik. bizim minik, kendine iki minnak daha bulmuş. biri kız, diğeri de irkek. kuş gibi şakıya şakıya oynuyorlar. bir kadıncağız geldi yanıma. erkek çocuğun bakıcısıymış. dedi ki, babası terk edip gitti. o yüzden, kolay kolay gülmüyor. hep bababasını soruyor. ama, bu akşam çok mutlu. size çok teşekkür ederim. ne diyeceğimi bilemedim. bir şey demeye de gerek var mıydı, bilmiyorum.

    para isteyen, “yarım saatin doldu, burcu su. artık bundan sonra oyun oynayamazsın. daha fazla oyun oynamak istiyorsan yarım saatine 20 tl vereceksin, canım”, diyen yok. kapitalizmin ulaşamadığı yerde, çocuk daha mutlu oluyor. bu yıl aynı parka gittim. parkı otoparka dönüştürmüşler. üç minnağın oynadığı yerde sıkış pıkış arabalar park edilmiş duruyordu. paranın realitesi, insanlığın dramı.

    nereden nereye... bu aralar, dilime takılmış bir şarkı var;

    https://www.youtube.com/watch?v=qtcsf-iowru

    bu şarkıyı söyleyen kişi, ekmeğe tuza banmak ile bu tuzun neden olduğu susuzluk halinin yarattığı hararet ile ağzını musluğa dayayarak su içmesi arasında diyalektik bir ilişki kurmuş; ve bu diyalektiği aşka uyarlamış. burada kadın imgesi hangisi? tuza banılan ekmek mi? yoksa bedeni ferahlatan su mu? suysa, tuza banılan ekmek, hakkı ödenmeyen emek mi? karışık işler bunlar...

    ve ben burada kesmek durumundayım şimdilik... hepinize güzel geceler.
  • muhafızların hakan? istanbul'u böyle mi koruyacaksın?
  • 10 yıllık bağımlılığımı bir kenara bırakmam gerekti. işin garip yanı beklediğimden çok daha kolay oldu. bırakalı 5 ay oldu. ama gel gör ki kaybolup giden 10 senenin pişmanlığı biraz bile azalmadı. hatta sanki her geçen gün daha da artıyor. bana da dünyanın bu tarafında aynı nöbeti bu pişmanlık tutturuyor.

    götüm yese intihar ederdim, sırf şu pişmanlığı hissetmemek için. o kadar pis bir his. kendini sevmeni engelliyor. sevdiklerini görmeni engelliyor. onları gördükçe kendini daha kötü hissediyorsun. sürekli hayatın daha iyiye gidiyormuş gibi göstermek için bir şeyler uydurman gerekiyor. bir de onların benim için mutsuz olmasını istemiyorum. bu her şeyden çok acı veriyor.

    gecenin sessizliği çökünce her şey daha iyi olacak gibi gelmeye başlıyor. çünkü gece herkes ve her şey uyuyor. hayata karışmak gerekmiyor. karışamadığın için pişmanlık hissi azalıyor, gece 4'e doğru tamamen kayboluyor. sonrasındaysa uyumaktan korkma oyunları başlıyor, çünkü biliyorsun sabah yine sabah olacak.

    bu yazı burada bitiyor. çünkü davulcu geçiyor, dikkatimi dağıtıyor. yalnızlığımın huzurunu kaçırıyor.

    hayırlı nöbetler...
  • sokaklarda dört güzel kızın peşinden koşturduğum için bugünlük aksayan nöbettir. aksama zaman boyutunda olup, durum kendini hissettirmektedir. oturuyoruz yine... ama, bu sefer üzerime kalın bir şeyler aldım...

    hastaneden çıkıp eve geldim. dinlendim. tam kendime film, the end of the world, açmıştım, ki; bugün sıranın bende olduğunu unuttum. gece yarısını biraz geçiyordu...

    sokak köpek ve kedilerini besliyoruz. hayır! sokak köpeklerinin barınakta olmaları gerektiğini düşünüyorum halen; ama, barınakların halini gördükten sonra, şimdilik, bizim buradaki tüylü dostlarımıza kendimiz bakarız, dedik ve düzenli olarak da bu işi yapıyoruz mahalle halkı olarak. kadıköy belediyesi, sağlık ile ilgili bakımları yapıyor. köpeklerin aşıları tam. biz de düzenli yiyecek veriyor, sularını koyuyor, mama ve su kaplarını düzenli temizliyoruz.

    bugün sıra bendeydi... hastane ve şeri hanım derken aklımdan çıkmış. hemen dışarı çıktım. su ve mama kaplarını doldurdum.

    bizde yedi tane köpek ve onun üç katı kedi nüfusu var. yalnız, bugün köpeklerden dördü yoktu. dört güzel kız, dediğim de bu kayıp arkadaşlarımız. sokak sokak dolaşıp ikisini buldum. diğer ikisi de beni buldu. ve takımı tamamladık.

    eve geldim. annem, uyuya kalmış. filme devam ettim. oturuyorum işte... bugün yorucu bir gündü. fazla bir şey yazamayacağım...

    yarın görüşmek ümidiyle...
  • dün gecekini “mutlu” ve “umutlu” bir şekilde tuttuğum nöbettir. bunun nedeni de örgütçü bir fındık faresinin herkesi kendisine hayran bırakması, herkesin sevgi ve saygısını kazanmasıdır.

    bizim çete kendisine selam ediyor...

    not; bu geceki nöbette daha ayrıntılı yazacağım.