şükela:  tümü | bugün
  • "9600. günden bildirdim, kaldı 400 gün. göz açıp kapayıncaya kadar geçer."

    hayattaki on bininci günümü merak ettiğimde bir kırmızı tuborg'un sol omzundaki melek gibiydim; içiyor ve yazıyordum. tam sayılara olan sevgim kimseye bir faydası olmayan tuhaf merakları beraberinde getirirken, miladi takvimler hayattaki on bininci günümün 1 aralık 2010 olduğunu söylüyordu. daha zaman vardı, daha askere gidip geri gelmeye çalışacaktım. yaşadığım takdirde bira içip tool'un bu şarkısına gömecektim ilk on binliği. çalışıyorsam işten, ölüyorsam azrailden izin alacak ve bu özel günün tadını çıkaracaktım.

    gözümü açıp kapadım ve kendimi 1 aralık 2010 sabahında buldum, uzun bir uykudan uyanmış gibi yatağımdan kalkıp gerindim. evdeydim, güneş çoktan doğmuştu ve izin alabileceğim bir patron, gelecek hafta mesaiye başlayacaktı. azrailin de benimle bir hesabı varmış gibi gözükmüyordu. on bininci günün diğer günlerden üslup olarak pek bir farkı yoktu, her şey bir önceki gün nasıl davrandıysa öyle davranmaya çalışıyordu. cnbc-e'de kayan yazı furyası vardı ve başka günlerde olduğu gibi yine midemi bulandırmıştı. başka bir kanalda golsüz maçlar mekkesi italyan liginin özetleri vardı ve çekilecek dert değildi. hiçbir kanalda bazı insanların on bininci gününü kutladığına dair bir bilgi yoktu, dünya'yı daha iyi bir yer haline getirme vaadiyle sikip bırakan politikacıların yediği haltları ortaya çıkaran wikileaks gündemi domine ediyordu. dünya olağan seyrinde ilerliyordu her zamanki gibi, buna olmayan anlamları ise sadece insan yüklüyordu. en azından tam sayılarla kafasını bozan bir kaplumbağa görmemiştim, dedeleri* ne yapmışsa onlar da aynısını yapıyordu. her jenerasyonda panik yapan bir biz vardık. başımıza gelen her şeyi sonuna kadar hak ediyorduk.

    mutfağa girdim, kahvaltı niyetine dünden kalan ve adını bilmediğim bir tatlıyı yedim. ev ahalisi görünürde yoktu, nükleer bir savaştan geriye kalan tek insan gibi dolaştım evin içinde. saatin kaç olduğu da pek umrumda değildi. işsiz geçen son günlerimdi, gelecek haftadan itibaren işe başlayacak ve ikinci on binliği çalışıp elimden geldiğince hırs yaparak geçirecektim. hedefim, eğer zamanım kalırsa üçüncü on binlikte balığa gidip sakin bir hayat yaşayan ihtiyara dönüşmekti; belki kitap yazmak üzerine o zamana kadar bir disiplin geliştirirsem, oturup aklımda varsa temize çekmekti. hem o zamana kadar hangi zaman kipini ne kadar kullanmam gerektiğini de öğrenirdim. geleceğe dair aklımdaki en net işaret, daha önce de olduğu gibi yine soru işaretiydi.

    sonunda işe alınmıştım, gelecek hafta başlayacak ve artık her zaman istediğim gibi antalya'da çalışacaktım. ailemden çok uzağa gitmeyecektim artık, bir saatlik mesafe hem yalnız kalma ihtiyacıma hem de aileme yakın olma isteğime yetecekti. antalya'daki fiyatlar istanbul'dakilerin yarısıydı, tek cepheli-kilim desenli apartmana verdiğim kira ile burada üçyüz metrekare eve çıkabilir ve antalyaspor deplasmanına gelen takımları bile ağırlayabilirdim. işe gitmeden önce yüzmeye gidebilir, zamanında çift daldığım sağlığıma gereken ilgiyi gösterebilirdim. her şeyden önemlisi, artık kendimi işime adayabilirdim. kapasitemi görebilir ve birkaç sene sonra kendi ofisimi açmak için gerekli olgunluğa erişebilirdim. istanbul'dakinden farklı olacaktım, işsiz geçen günlerimden sonra çoğunu kaybettiğim güvenimi geri kazanmak için fedakarlık yapacaktım. ikinci on binliğin hırsı, daha bu sabahtan bedenime işlemeye başlamıştı. şikayet etmeyecektim, yarım yamalak sistem karşıtlığı da yapmayacaktım.

    yalandan kahvaltı sonrası bilgisayarımı açtım, nereye ne yazmam gerektiğine karar verdim. sol frame yine arasına karışılacak gibi değildi, belli bir süredir artarak devam eden sözlüğe karşı soğukluğum beni bloga yöneltti. badilerim de benimle aynı şeyleri hissediyor olsa gerek, kimse pek bir şey yazmamıştı. tecavüzü futbol terimi gibi gören hastalıklı zihniyet, istikrarlı gerizekalılıklarına başka başlıklarda devam ediyordu. barcelona-real madrid maçından sonra ne kadar tecavüz, +18, porno içerikli entry varsa buldum, sahiplerinin en kısa zamanda lanetlenmesi için beddua ettim. biraz bir şeyler okumaya çalıştım fakat yine muvaffak olamadım.

    on bininci günüm, biraz liste yapmaya çalışmakla geçti. en önemli grup hangisiydi ona karar veremedim fakat rajaz en iyisiydi. ideal onbirimi yapmak istedim, o da olmadı. en iyi on film ve kitaplar hangisiydi, ilk on bine damgasını vuranlar neydi? bunları bilemedim, doğduğum güne olan uzaklığım her geçen gün değişirken beğenilerim de sabit kalmıyordu. queen-innuendo ile başlayan müzik serüvenim tool-10.000 days ile devam ederken, bir nöbetin ayazında illegal dinlediğim hey you'nun hatırasını unutmuyordum. camel, beni evimin kapısından alıp galakside dolaştırdıktan sonra geri geliyordu. radiohead, nasıl yapıldığını hala anlayamadığım parçalarıyla beni parçalayıp bir kenara yığıyordu.

    akşama doğru markete uğramak farz oldu, içmeden devam etmek bana yakışmazdı. içip z raporunu çıkarmalı ve hayatımın geri kalanını planlamalıydım. işimde mutlu olduğum takdirde döngüyü tamamlayacaktım, deniz gören bir evde kendi yağımla kavrulup günün birinde kendi ofisimi açtıktan sonra da sonsuza kadar cumartesileri çalışmayacaktım.
  • hayattaki on bininci günümde* bir yere kapanıp akşama kadar dinleyeceğim ve her başa sardığımda uğruna bir bira daha açacağım albüm. şimdiki dinleyişlerim gelecek seneye dair küçük tatbikatlar, ciğeri sıcak tutmaya yönelik önemsiz egzersizler. 1 aralık 2010'da eğer hala yeryüzünde dolaşıyorsam, yetiştirmem gereken iş-önceden verilmiş söz-çok önemli toplantı gibi faktörlere zerre aldırmadan o sabah sırra kadem basacağım. hayatımın ilk on binini gömmek ve ikinci on binine başlamak için görkemli bir parti vereceğim sadece kendimin katılacağı, tamsayılara hastalık derecesinde inanan bir insan olarak tüm günlerimi hatırlamaya çalışacağım. maynard'ın sesi çepeçevre saracak her tarafımı, en tuhaf günlerimden birisini kanımda artan alkol ve çıkmaya başlayan yıldızlar ile kutlayacağım. yağmur yağarsa o gün, tam on bin damlanın nüfuz etmesini bekleyeceğim bedenime. on bin yıldız yahut on bin damlayı yaşadığım her güne, akşamına ulaşmaya başardığım her sabaha, sabahına canlı bir şekilde kalktığım her karanlık geceye, acımasızca harcanmış akşamüstlerime adayacağım.

    belki de kendimi gömüp yeni bir kimlikle merhaba diyeceğim ikinci desteye. şansım yaver giderse yirmi bininci günümü de yine aynı yöntemle, sırra kadem basıp ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi kaldığım yerden devam ederek kutlarım. 54 yaşının getirdiği ağırlığı yine alkolle hafifletir, geride kalan yirmi bin günün bir göz kırpması kadar kısa sürdüğünü düşünürüm. belki sert bir albümle değil, güzelinden türk sanat müziğiyle geçiririm o günü. 27 sene önce ardı sıra açılan biralar yerini boğazdan yavaşça akan rakıya, mezelere ve beyaz gömleğe bırakır. belki o gün haber alamadığı için endişelenen oğlum, diğer gün beni görünce hafiften sitem eder. yirmi bininci günüm olan 18 nisan 2038, çiçek kokularının yanıbaşımdan ayrılmadığı güzel bir gün olur belki. dışarıya masa atmış eski bir meyhanenin temiz örtülü bir masasında durup da geçmişe şöyle bir bakarım.

    şans benimle olursa yirmi bini görürüm ama otuz bin için içimde en ufak umut yok. 81 yaşında olabileceğimi sanmıyorum. 3 eylül 2065 çok uzak kaptan, uyuyup uyanmakla geçmez. bu zamana kadar olacak sayısız günbatışını, dolunayı ve yağmuru bünyem kaldırmaz. ruhumu teslim ederim o zamana. mimari projesini erkenden teslim edip son ana kadar teslim stresi yaşamak yerine bir an önce bu sıkıntıdan kurtulan mimarlık öğrencisi teoremi gerçek hayatta da geçerli midir acaba? erkenden teslim edersem ruhumu rahata erer miyim? bunun üzerine de düşünmek lazım.

    9600. günden bildirdim, kaldı 400 gün. göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

    (gün hesaplamalarında kırmızı tuborg kullanılmıştır.)
  • (hakkında konuşurken «şarkı» demeye dilim varmıyor ama) bir şarkı olarak "10.000 days" ve elbette "wings for marie" yalnızca bir "anne" için değil, bunun da ötesinde, "kişisel bir mesih olarak anne" için yazılmış bir eser olarak salınıyor kulaklarımda.

    "wings" ile olan birlikteliğim, öyle sanıyorum ki bu aralık ayının ilk günlerinde, beşinci senesini tamamlayıp altıncıdan gün alacak. şimdi geçmişe dönüp baktığımda pencereye vuran yağmur damlalarında titreşen sokak lambalarının turuncu sıcaklığının genel oda atmosferinin mavi soğukluğu içinde solup gittiğini görüyorum. henüz sırtlanılmamış gam yüklerinin acısını erkenden (hem de çok erkenden) sırtlanıvermiş bir ben görüyorum. her şeyin yeni yeni başladığı günlerde başını iki eli arasına alıp «yapacak bir şey yok» demekten gayrı bir şeye mecal bulamayışlarımı görüyorum. albüm dinlemeleri sırasında "jambi"nin son saniyeleri nihayete ermeden parmak çabukluğu ile "the pot"a geçişlerimi görüyorüm. anlam yüklü bu zaman parçasını anlamsızlaştırmaya yönelik tüm o beyhude çabalarımı görüyorum.

    ama artık bu görüntüler karşısında gözlerimi kaçırmıyorum. yatağın altındaki, gardrobun içindeki, karanlığın ortasındaki canavarların aslında orada değil, tam burada, bu kafatasının içinde var olduğunu ve içe dönük olanın tedavi edilemezliğine karşın dışa dönük olanın dermanının yalnızca bir göz atımından ibaret olduğunu artık biliyorum. korkuların, endişelerin ve her çeşitten ürkünün önüne geçmek için gerekenin gemleri tam kararlılıkla ele almak olduğunu ve —bakılan her ne olursa olsun— uzun süre bakılan her şeyin ama her şeyin bir noktada tüm önemlerden, tüm farklılıklardan, tüm sıradışılıklardan bütün bütün arındığını hepten öğrenmiş bulunuyorum.

    ve son bir haftadır "wings"e o denli uzun uzun kulak veriyorum ki, artık "wings"e kulak vermemek gibi bir seçeneğim kalmadı elimde. öyle ki, o 17 dakika 25 saniyedeki her bir saliseyi aslına uygun biçimde kafamın içinde çalabiliyor, geri ya da ileri sarabiliyorum fakat bir türlü durdurmayı başaramıyorum. denemeyi de bıraktım artık; teslim ettim kendimi ve «madem,» dedim «madem "wings"ten kaçış yok, bari sözleri çevireyim, alt metinlerin izini süreyim, maynard james keenan'a judith marie keenan'dan miras kalan ışığı takip ederek bu karanlık tünelden çıkmak için uğraş vereyim.»

    ~~

    "wings"i anlamak için "wings"ten öncesine, hem de 6 sene öncesine, 2000'e, a perfect circle'ın çıkış albümü "mer de noms"un 4 numarası "judith"e bakmak gerekiyor. kendi dilindeki sözlerine buradan, çevrilmiş sözlerine ise buradan ulaşılabilen işbu eserde keenan, annesi judith marie'nin ateşler içinde on bin gün geçirmesinin faturasını «sana tüm bunları yapan o'ydu!» diyerek isa mesih'e keserken yükselen öfkesinin frenlerini tamamen boşaltıyor ve şarkının zirve noktalarından birinde tanrı'yı ve mesih'i beline dolayacak denli ileri gidiyordu.

    isa mesih'le arasındaki bu tatsız yakınlaşmanın üzerinden geçen 6 sene içinde maynard neler yaşadı bilinmez. ama şunu görmek zor değil: evet, maynard annesinin "kör inançlar"ıyla barıştı belki ama bu içsel yolculuğu onun kendisini baba'ya, oğul'a ve kutsal ruh'a bütün bir bağlılıkla adamasına da sebep olmadı. bu tür bir psikolojinin sırlarına bütünüyle malik olmak bir hayli güç olsa da, bunlara dair doyurucu bir irfanı salt "wings"in söz yürüyüşüne yakından baktığımızda dahi edinebiliyoruz. bu sözlere baktığımızda, maynard keenan'ın ruhani yolculuğunda aydınlık alanlara isa'nın yolundan giderek değil, bir çeşit kişisel mesih olarak gördüğü annesi judith marie'nin aydınlattığı yoldan ilerleyerek ulaştığını görüyoruz. klasik hristiyan mitolojisindeki "aşkın bir insan olarak isa"dan boşalttığı koltuğa "aşkın bir insan olarak judith marie"yi yerleştirdiğini fark ediyoruz. «yüksek olan yol'dur» diyen maynard'ın, tıpkı "yürüme" adlı şiirinde «mutlak olan, yoldur —ya da, yürümek.» yazan oruç aruoba gibi "yol"u her şeyden yüksekte tuttuğunu ve onu annesiyle özdeşleştirerek dolaylı yoldan annesini de diğer her şeyden daha yüksek bir mertebeye kondurduğunu öğreniyoruz. hatta maynard'ın —kimi katoliklerce "küfür" olarak dahi görülebilecek bir tutum içinde— annesine, kutsal üçlü'yü ayağına çağırabilecek denli aşkın bir yücelik atfettiğine tanık oluyoruz.

    yani evet, "judith"in üzerinden geçen 6 yıl, maynard james'in metafizik yaklaşımını kulakla duyulur derecede etkilemiş/dönüştürmüş fakat bunu sağlayan, onun başı-sonu belli bir doktrinler silsilesi olarak "din"e doğrudan ve farklı bir açıdan bakması değil, annesinin buna bakışı üzerinden yaptığı dolaylı okuma olmuş. 6 yıllık içsel yolculuğunun nihayetinde "wings"i yazan keenan, farklı kişilerin bağlamlarından bağımsız birer kavram olarak tanrı'ya, peygamber'e küfretmeye devam edebilecek olsa da annesinin tanrı'sına, rab'bine, mesih'ine dil uzatmayı düşünmeyecek bir insan haline gelmiş. ve sözlerin (şuradaki resmi sözleri temel alarak yaptığım) çevirilerine geçmeden evvel iddia edebilirim ki, 2006 model maynard james keenan'a "holy trinity"nin kimleri içerdiğini sorsaydık, alacağımız cevap «the holy spirit*, the father* and the daughter*» olurdu.

    ~~
    "marie'nin kanatları"

    sen...
    sen inandın...
    sen kimselerin göremediklerine inandın...
    sen bana inandın.

    tutkulu bir ruhtu sendeki;
    kesin,
    açık ve engin.
    gözlerindeki nur
    şimdi sakin.

    belim bükük.
    sense artık göremediklerimin ellerindesin.
    her şeye rağmen benim için dua eden sendin.
    peki ya ben, ben ne yaptım da
    senin gibi bir meleğin oğlu olmayı hak ettim?
    sana layık olacak
    ne eyledim?

    günün sıcak nuru yerini soğuk bir ışığa bırakıyor.
    böyle bir ışıkta seni görmek epey güç.
    bağışla bu bencil sorumu ama,
    ne olur, söyle bana,
    gece çökende kapımda biten hayaletlere ne diyeceğim?
    «o asla yalan söylemedi,
    —eh, belki de söyledi,
    ama onun hayatı asla bir yalan değildi.
    o bir hayata bile sahip değildi,
    ama şu da bir gerçek ki,
    o birine bir hayat bahşetti.» mi diyeceğim?

    görüyorsun ya, ben iyiyim.
    ve şimdi bize düşen,
    son yolculuğuna uğurlamak seni.

    ~~
    "10.000 gün"

    masalları dinliyor ve romantikleştiriyoruz;
    nasıl da yürümüştük kahraman'ın yolunda...
    nehirlerin yataklarından taştığı gün ile övünüyoruz;
    nasıl da yükselmiştik nurlar katına...

    kurtarıcı'nın kollarına varan bu yolu akla uydururken
    masalları dinliyor ve maskelere bürünüyoruz;
    sanki tüm o imtihanlardan geçen bizmişiz gibi...
    sanki tüm o musibetler bizim başımıza gelmiş gibi...
    halbuki hiçbirimiz ama hiçbirimiz orada değildik,
    senin olduğun gibi.

    cenaze merasimindeki cahil kardeşler,*
    etrafa sahte duygudaşlık saçıyor
    başka işleri yokmuş gibi...
    aralarında bir teki bile yok ki
    su dökebilsin eline senin.
    gözlerine perde takmış bu kalabalık, bu ikiyüzlüler
    asla göremeyecekler.

    bu judas'lar** alayı hakkında bunca laf yetsin.
    senin aydınlanmış olduğunu, sende ilahi bir parça bulunduğunu
    kim inkar edebilir?

    ve şu küçük nur var ya hani, bana senden miras kalan;
    sen yürüdüğün müddetçe
    onu canlı tutacağım,
    sen evine dönebilesin diye.

    ama ah, peki ya onlar ne yapacaklar, ışıklar sönüverdiğinde?
    sen olmazsan siyon'a* giden yolu nasıl bulacaklar?
    nehirler yataklarından taştığında ne yapacak onlar,
    tir tir titremekten başka?

    yüksek olan yol'dur, ama gözlerimiz toprağa kilitli.
    sen ışıktın, sen yoldun ve herkes böyle anacak seni.
    ben yalnızca dua ediyorum; rab seni yanına alacağı vakti bilir.
    ateşler içinde on bin gün yeterince uzundu
    ve şimdi sen evine dönüyorsun.

    sen; alnını ak, başını dik tutabilmiş tek insan,
    cennet'in kapısına vardığında yumruğunu salla ve şöyle de;
    «işte, döndüm evime!
    kutsal ruh'u, oğul'u ve baba'yı getirin bana!
    onlara benim, bu iman timsalinin, yükseldiğini söyleyin!
    vakit geldi artık!
    vaktim geldi!
    verin bana kanatlarımı!
    kanatlarımı verin!»

    sen ışıksın, sen yolsun ve herkes böyle anacak seni.

    bense buyum; yoldan çıkmışlığım, kibrim
    ve inananların üzerine fırlatılmış kanıtların yüküyle iki büklüm.
    sendin benim şahidim;
    kalp gözüm, delilim sendin.
    judith marie, sen, koşulsuz iman edendin.

    günün sıcak nuru yerini soğuk bir ışığa bırakıyor.
    böyle bir ışıkta seni görmek epey güç.
    ne olur, bağışla bu kaba önerimi ama,
    bu akşam yaradan'ının karşısına çıktığında
    o'nun gözlerine bak, gözlerine bak o'nun ve şöyle de;

    «asla yalandan bir hayat yaşamadım, asla bir cana kıymadım,
    ama şu da bir gerçek ki,
    birine bir hayat bağışladım.
    şükürler olsun sana, artık evime götür beni.»
  • 2 mayıs 2006'da çıkacak yeni tool albumu.
    bu entiriyi girmeyi nasib eden yaradana şükürler olsun.

    tracklist :

    1.vicarious 07:06
    2. jambi 07:28
    3. wings for marie (pt 1) 06:11
    4. 10,000 days (wings pt 2) 11:14
    5. the pot 06:22
    6. lipan conjuring 01:11
    7. lost keys (blame hofmann) 03:44
    8. rosetta stoned 11:14
    9. intension 07:21
    10. right in two 08:56
    11. viginti tres 05:01
  • büyük bir kayıbın ardından ` :annenin ölmesi` ancak bu kadar güzel ve korkutucu bir haykırış olabilirdi!!!

    benzer bir kayıbı yaşamış biri olarak dinlemek ciğerimi yakıyor, gözlerimi yaşartıyor, kafamı duvarlara vurasım geliyor ama yine de dinliyorum haykırıyorum, içimin zehirini akıtıyorum daha beter dolacağını bile bile ve kıskanıyorum maynard'ı ben neden acımı böyle somut ve güzel bir şekilde dile getiremedim diye...
  • bu albümü "onbin deyz" olarak telaffuz eden insan ne de samimi, ne de güzel insandır. "ten tavzınd deyz" olarak telaffuz edenden biraz soğurum. tool'dan çıkma her ürün gibi mükemmel bir albüm olmasına rağmen kanımca lateralus'un biraz gerisindedir.
  • albümdeki wings for marie (6:11) ve viginti tres (5:02) parçalarını peş peşe koyup, bunları 10,000 days (11:13) ile senkron bir şekilde çaldığınızda gerçekten çok güzel bir bonuş parça edebiliyormuşsunuz. benim playlistimde yerini aldı en azından.

    hayırsever bir vatandaş bu işi bizim için yapmış:

    http://www.ninjafingaz.com/…days secret megamix.mp3

    not: link ölmeden... çabuk, çabuk...
  • şahane şarkının sözleri:

    listen to the tales and romanticize,
    how we follow the path of the hero.
    boast about the day when the rivers overrun.
    how we rise to the height of our halo.

    listen to the tales as we all rationalize
    our way into the arms of the savior,
    fading all the trials and the tribulations,
    none of us have actually been there,
    not like you.

    ignorant fibbers in the congregation,
    gather around spewing sympathy,
    spare me.
    none of them can even hold a candle up to you.
    blinded by choices, hypocrites won't [seek / see].

    but, enough about the collective judas.
    who could deny you were the one who
    [would have made it, / illuminated]
    you'll have a piece of the divine.

    this little light of mine, the gift you passed on to me;
    i'll let it shine, to guide you safely on your way,
    your way home ...

    oh, what are they going to do when the lights go down
    without you to guide them all to zion?
    what are they going to do when the rivers overrun
    other than tremble incessantly?

    high as a wave, but i'll rise on up off the ground.
    you [are / were] the light and the way, they'll only read about.
    i only pray, [heaven / god] knows when to lift you out.
    ten thousand days in the fire is long enough, you're going home.

    you're the only one who can hold your head up high,
    shake your fists at the gates saying:
    "i have come home now!
    fetch me the spirit, the son, and the father
    tell them their pillar of faith has ascended.
    it's time now!
    my time now!
    give me my, give me my wings!"

    give me my wings!

    you are the light and way, that they will only read about.

    set as i am in my ways and my arrogance,
    burden of proof tossed upon the believers.

    you were [the / my] witness, my eyes, my evidence,
    judith marie, unconditional one.

    daylight dims leaving cold fluorescence.
    difficult to see you in this light.
    please forgive this bold suggestion:
    should you see your maker's face tonight,
    look him in the eye, look him in the eye, and tell him:
    i never lived a lie, never took a life, but surely saved one.
    hallelujah, it's time for you to bring me home.

    edit: daha doğru hali için bathique'e teşekkürler
  • yuzyilin en iyi ikinci albumu.
    yuzyilin en iyi birinci albumu icin (bkz: lateralus)
  • "the true meaning of the album name 10,000 days. you see, judith marie garrison had a severe stroke in 1976 which left her paralyzed and wheelchair bound. yet all the time up until her death in 2003, she kept her faith in the lord unbreakable and lived her life unselfishly for others. maynard tells us what's up with the line "10,000 days in the fire is long enough....you're going home."

    judith was paralyzed for 27 years, or roughly 10,000 days. this song also adds a whole new perspective on the a perfect circle track "judith" which seemed to be a backhanded slap toward the woman with lines such as "fuck you god, your lord and your christ....he did this" and especially the sarcastic "pray for the one who left you broken down and paralyzed....he did it all for you."

    10,000 days has a distinctly different tone, with maynard praising his mother the whole song, stating how she's the only person he's ever met truly deserving of heaven, re-iterating how she saved his life, and even advising her that when she finally does meet god, she should tell him that she never took a life, but surely saved one, and it's time for him to bring her home. "