şükela:  tümü | bugün soru sor
  • vicdan filmleri kapsamında ilk 20 filmden biri olamasa da oldukça başarılı bir kısa film.
    yönetmen: aslıhan erguvan
    senaryo: ebru n. celkan
    oyuncu: mine tugay

    http://www.vicdanfilmleri.org/?see=gzmxx
  • sadece yüz mimikleri ve ses tonlamalarıyla ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi bu duygular. içime işledi, nefesimi tutarak izledim.
    mine tugay çok çok başarılı.

    "iyiyim, ben çok iyiyim, ben iyi biriyim."
  • acimi deprestirdin sozluk, 10 9 8 diyemeden bitti yilbasi. isin yoksa bi sene daha bekle
  • "doktor onların gözlerine bak ne kadar mutlu olduklarını gör bir düşün diyordu. antidepresanlar avuç avuç." başarılı bir çalışmadır. o sesleri duyanlar anlarlar. duvarın arkasında ne olduğunu ben de biliyorum.
  • yükseliyormuş, duvar, yükseltiyorlarmış. sesleri duyuyor musunuz?
    bakın yine… bu çığlık… sanki… bilemiyorum…
    umarım ciğerlerin parçalanır orospu sus artık! bağırmayı bırak.
    lütfen, yalvarıyorum -sessiz ol- çok büyük bir felaket içinden çıktık.
    detayları hatırlamıyorum.

    televizyon unutmamızı istemiyordu.
    kusan kadınlar, çocuklar, eriyen süzülen insan görüntüleri, durup dururken
    yere düşen insanlar. kötü bir gündü. kaçarken yerde yatan insanların üzerine
    basanlar, birbirini çekip düşürmeye çalışanlar. görüntüler onlara bakıyordum.
    (antidepresan kafamla ve tabi antidepresan gözlerimle, ekrandan onların
    gözlerini görebiliyordum, daha önce hiç göz görmemiş mi?)
    antidepresanlar avuç avuç…

    doktor, “onların gözlerine bak ne kadar mutlu olduklarını gör ve bunu
    bir düşün” diyordu. (virüslü olsaydım kaçmazdım, sonra duvarlar,
    orada kalanlar, duvarların arkasında kalanlar.) bir günde yaptılar
    kocaman yüksek kalın beyaz duvarı. bazen gece boyunca susmuyorlar.
    sabahın erken saatlerine doğru sesleri biraz azalıyor ama ertesi gün yine…
    oradan bağırıp duruyorlar. ben ilk zamanlar duvarları yapmaya
    başladıkları ilk zamanlar arka tarafa gidip gizlice onlara ekmek atıyordum
    sesleri kesilsin diye ve bazen bir kaç şişe su.
    fakat sustular mı? hayır.
    hatta daha fazla bağırmaya daha fazla çığlık atmaya başladılar.
    bende bıraktım. “açım, biz burada çok açız lütfen”,
    “biz…” (bunu söylemeli miyim?) ”biz burada çok açız ve başka çaremiz yok”
    (söyleyemem, söyle) ”biz birbirimizi yiyoruz orospu çocukları”,
    “biz açıklıktan birbirimizi yiyoruz” (arkada kaç kişi var?)
    duvarları yükselttiler sonra biraz daha… açıklamalar ardı ardına geliyordu.
    “duvar gerekliydi.” “duvar bizi kurtardı artık hastalık yayılmayacak.”
    hepimiz derin bir oh çektik. hastanedeydim, insanlar durmadan konuşuyorlardı.
    “büyük felaket…”, “hastalık yayılıyor.”

    hastanedeydim, çünkü depresyondaydım.
    (bağırmak istedim depresyon yayılıyor, depresyonum yayılıyor!)

    sevgilim… o gitti… (çok acı… daha acı verici bir şey düşünemiyorum)
    hayır hayır o gitti… gitti… ( derin derin nefes al, burnundan al ağzından ver,
    saymaya başla, nefes almaya devam et nefes al 10…9…8…7...
    iyiyim, çok iyiyim, iyi biriyim 6…5…4…3…2…1.) o gitti…

    hastalık… televizyon… “bugün 7 kişi öldü”.
    olabilir dedim içimden olabilir insanlar ölebilir doğanın dengesi bu.
    ama insanlar birbirini terk edemez… eder… ama birdenbire
    edemez. (siz ölüyor olabilirsiniz ama sevgilim de beni terk etti.)
    içim o kadar acıyordu ki… içim…
    günler geçiyordu ya da geçtiğini söylüyorlardı ve insanlar ölüyordu.
    “size de bulaşabilir” dedi televizyon. sorular soruyorlardı.
    “bence orası bir an önce temizlenmeli”, “bence hasta olanlar bir yere toplanmalı.”
    herkesin bir bencesi vardı. imza kampanyaları. ben de imzaladım.
    (virüs kapanların kendi kaderleriyle baş başa kalmalarını onaylıyorum.
    altına en güzel imzamı attım.) umurumda değil… umurumda değil…
    ( ben kendi kaderimle baş başa bırakıldım, hiçbir şey olmuyor yaşamaya
    devam ediyorsun.)
    tek hatırladığım… “biz burada çok açız ve başka çaremiz yok”
    bir günde yaptılar. bunu hatırlıyorum. bu bir başarı hikayesi.
    hastalığın daha fazla yayılmaması için düşünülen önlem çerçevesinde
    duvarların yapılmasına karar verildi. duvarların yapımına bugün başlandı
    ve duvarlar bugün tamamlandı. harika haber… hasta olanlar duvarların
    arkasında kalacak. hepsi orada… gerekli yardım yapılacak televizyon
    öyle söyledi.

    sevgilim…
    onun için endişelenmiştim ya hastalığı kaparsa diye. (keşke hasta olsaydı.)
    hasta olsaydı onu görmeye gidebilirdim, elini tutardım, bana ne kadar üzgün
    olduğunu söylerdi ve biz yeniden birbirimizi çok severdik. (keşke hasta olsa.)

    televizyon duvarı unuttu, arkadakileri unuttu. ben hala onları duyuyorum.
    evim işkence bahçesi. belki taşınırım… ses… sadece ses.
    onların o korkunç sesi… duvarları yükseltiyorlarmış.
    (seslerini kesseler daha iyi olur.) ben kötü biri değilim
    (hayır hayır o gitti… o gitti… derin derin nefes al burnundan al
    ağzından ver, saymaya başla, nefes al 10…9…8…7…
    nefes almaya devam et 6…5…4…3…2…1.)
  • sürekli başa alıp alıp izliyordum. artık dinliyorum, şarkı dinler gibi. loop'a alıp duruyorum. keşke kafamın içindeki sesler sadece onun sesinden oluşsaydı.
    bu kısa filmin daha uzun olmasını isterdim. ortalama bir film süresinde olsaydı, sadece mine tugay ve o aynalı odadan oluşsaydı en sevdiğim film olurdu. iki film süresinde bir tiyatro olsaydı ona tapardım.
  • sadece mine tugay'ı ağlayarak izlediğim, yıllardır, kafayı her yiyecek durumda olduğumda aklıma gelen psiko-dramatik kısa film.

    diyor ki kadın:

    "yükseliyormuş, duvar, yükseltiyorlarmış. sesleri duyuyor musunuz?
    bakın yine… bu çığlık… sanki… bilemiyorum…
    umarım ciğerlerin parçalanır orospu sus artık! bağırmayı bırak."

    işte içinde savaşını verdiğin bir diğer kişi. sesini susturamadığın, gözlerinle örselediğin o yalancı, ikinci sahte kişilik. senden fakat değil. senin gibi biri ama senden çok uzakta. senin bastırdıklarını o yüzeye çıkartır. senin susturduklarını o konuşturur. anlayamaz gibisin dilinden ama anlıyor gibisin de. sürekli biri diğerini susturma derdinde. bir zaman sonra o sesler çoğalıyor ve hissizleşiyor iç sesin dış dünyaya karşı ve sen olmadık biri gibi davranmaya başlıyorsun.

    "antidepresan kafamla ve tabi antidepresan gözlerimle, ekrandan onların
    gözlerini görebiliyordum, daha önce hiç göz görmemiş mi?
    antidepresanlar avuç avuç…

    doktor, 'onların gözlerine bak ne kadar mutlu olduklarını gör ve bunu
    bir düşün' diyordu."

    gözlerine yeni bir perde iniyor antidepresanla beraber. hayatın artık antidepresan öncesi ve antidepresan sonrası diye ikiye ayrılıveriyor. bu ayırım isteksiz. gayri-ihtiyari. antidepresanlar kafanın içinde ve antidepresanlar gözlerinde. kimsenin görmediğini duymak, duymadığını görmek, sezinlemek dahi artık bambaşka bir dünyaya itilmenin gerekçesiydi.

    işte doktorlar...

    bir hastane yatağındayım. kolumdaki serum iğnesinin morluklarını seyrederken bir genç kadın çıkageldi. psikiyatri servisinden geldiğini söyledi. antidepresanlar... avuç avuç... avuç avuç yutularak dibe vurulan antidepresanlarla yeniden yüzeye çıkmamı öneriyordu. bu bir karşılıklı, nihai, anlaşma gibiydi. ben o hapları alacaktım ve bütün dünya güzelleşecekti.
    onların gözlerine bir bak, ne kadar mutlu olduğunu gör ve bunu bir düşün...

    "ben ilk zamanlar duvarları yapmaya
    başladıkları ilk zamanlar arka tarafa gidip gizlice onlara ekmek atıyordum
    sesleri kesilsin diye ve bazen birkaç şişe su.
    fakat sustular mı? hayır.
    hatta daha fazla bağırmaya daha fazla çığlık atmaya başladılar.
    ben de bıraktım. 'açım, biz burada çok açız lütfen',
    'biz…' (bunu söylemeli miyim?) 'biz burada çok açız ve başka çaremiz yok'
    (söyleyemem, söyle) 'biz birbirimizi yiyoruz orospu çocukları',
    'biz açlıktan birbirimizi yiyoruz'..."

    susmuyorlar işte. bir türlü, asla ve kat'a susmuyorlar. susmayacaklar da. sen susmaları için belki de elinden gelen her şeyi yapıyorsun ama onlar gitmiyorlar, susmuyorlar ve günden güne daha da çoğalarak üzerine geliyorlar.
    yalnız değilsin.

    "hastanedeydim, çünkü depresyondaydım.
    (bağırmak istedim depresyon yayılıyor, depresyonum yayılıyor!) "

    hastanedeydim, çünkü intihar etmiştim. avuç avuç... antidepresanlar kafamda ve tabii ki antidepresanlar gözlerimde.
    bağırmak istiyorsun ya. o kalabalıklar içinde. depresyonum yayılıyor. kaçılın dağılın! diyemiyorsun ya...
    bu hastalık çok kötü. bağışıklık sisteminin en zayıf düştüğü anda nasıl bünyen hastalıklara davet açıyorsa, sinir sisteminin çöktüğü anda da, depresyon, buhran, cinnet, sesler... bambaşka şeyler. adına, majör dedikleri bazen. bazense dissosiyotif dedikleri... yeri geldiğinde anksiyete, yeri geldiğinde bipolar bozukluk... kim ne geçirirse.

    hastanedeydim. çünkü yaşamdan vazgeçmiştim.

    "sevgilim… o gitti… (çok acı… daha acı verici bir şey düşünemiyorum)
    hayır hayır o gitti… gitti… ( derin derin nefes al, burnundan al ağzından ver,
    saymaya başla, nefes almaya devam et nefes al 10…9…8…7...
    iyiyim, çok iyiyim, iyi biriyim 6…5…4…3…2…1.) o gitti… "

    o, gitti. tüm seferberliğimizi hiçe sayarak gitti. tüm çabalarımızı, saçma sapan ideolojilerine hapsederek gitti. bir daha da geri dönmeyecek. senin yaşamına son vermeyi istemen o gitti ya da o gelsin diye değildi ki. sesler... susmuyorlardı. hepsi bu. susmuyorlardı ve sen sil baştan ayağa kalkamıyordun. hepsi, ama hepsi bu. yanlış yerde yanlış kişiye verilen yanlış değerler...

    "umurumda değil… umurumda değil…"

    belki de olması gereken buydu. umurumda değil diyerek yaşamdan elini eteğini çekmekti olası durum. nasıl karşı koyabilirdin ki haksızlıklara, ne zaman ve nasıl umurumda değil? diyerek sessiz ve sakin kalabilirdin?

    "ben kötü biri değilim... iyiyim. ben çok iyiyim. ben iyi biriyim.
    sadece... sadece uyuyamıyorum."

    ve belki de final buydu. birileri hayatımıza giriyor ve bizi bir şekilde bize karşı kötü olduğumuza dair telkinlerde bulunuyordu. biz sonunda kötü bir insan olduğumuza karar vererek tüm özgüvensizliğimiz ve yıkılmışlığımızla çekip gidiyorduk birilerinin yaşamından. ne zaman ki umurumda değil demeyi öğreneceğiz, ne zaman ki o seslerle baş edebileceğiz ve ne zaman ki kötü biri olmadığımıza inanıp, ben iyi biriyim diyebileceğiz... belki de o zaman yeniden başlayacağız.

    ama durun bir dakika... durun. gerçekten durun. milyonlarca canlara kıyan birileri varken, dünyanın düzenini alt üst ederlerken, bir yerlerde kara paralar aklanıp birileri açlıktan geberiyorken, benim uyuyamamam niye?

    sesss... sadece sesss...
    her şey iyi güzel gidiyor da, işte ben sadece... sadece uyuyamıyorum...
  • kaç kişi ile yaşıyorum kendimi, kaç kişi yaşatıyor beni... içimde dur durak bilmeyen sesler, gözlerimi kapattığımda beynimi kemiren mırıldanmalar... basınçtan patlayacak...

    hangisi benim? hangisindeyim... yıllarca içimde kendimle yaşadığım ben bildiğim kendim mi? dışarıya her şey normal işte diyen ben mi?, yıllar sonra inkârla kabulle yeni tanımaya başladığım ben mi? hayat dolu kendinden vazgeçmeye ramak kalan tutunamayan kendim mi?

    bazen başkalarının mut'unda kendisinden de bir parça bırakan yakın zamanda kirlendiğini öğrenen, örselenmişliğinin farkında olmayan , yüzü gülen iç güldüren, sevgisi hak etmez/görmez, dokunsan ağlayacak, teması sağlıksız, dişlerini sıkarken, nefesini tutup kendi nefesinde boğulan, iç çatışmasında toz toprakta kendini kaybeden ben'ler

    kendi içindeki hayat bir anda nasıl ters-yüz olur ... şems'i tebriz'inin dediği gibi midir gerçekten tersinin düzünden daha güzel olabileceği ihtimali var mıdır? bir insan aslını, yaşadıklarını, maruz kaldıklarını inkar etmeden nasıl kabullenir kendini

    kafası bulanık, aklı dağınık, içi buruk, ruhu esrik ama yaşıyor ya demek ki her şey normal... kendimde büyüttüğüm kendimler belki de .. tüm bu olanlar bitenlerin faturası tabii ki bana kesilecek.. kendi hayatım bu!

    yine de "ben kötü biri değilim... iyiyim. ben çok iyiyim. ben iyi biriyim. sadece... sadece uyuyamıyorum."
  • vicdan filmleri resmi web sitesinden ulaşılamayan, efsane kısa film. buradan da izlenebilir