şükela:  tümü | bugün
  • tarihe yazilan katliamlar listesinin (bkz:dersim, maraş, sivas, çorum,1 mayis 77, gazi, .. katliami)en son olmasi umut edilen halkasi.
    nasil ki unutulmadi o katliamlar. bu katliamda unutulmayacak. her 10 ekimde ankara tren garinin onunde ayni turkuyle halaya durulacak.
    " bu meydan kanli meydan"

    unutma! hicbir sey yapmasan da unutma! çünkü her unuttugumuzda yeni bir katliamla hatirlattilar bize.
  • tarihin en alçak katliamlarından.

    doğan çetinkaya katliamın arkasındaki iradeyi şöyle özetliyor:

    "başlangıç derginin son sayısında cihan çabuk ile yazdığımız yazıda hdp’nin aldığı %13 oy sonrasında devlet’in nasıl ve neden topyekun bir tepki verdiğini ve bu tepki çerçevesinde savaş bloku’nun oluşturulmasının farklı nedenlerine daha yeni değindik. her ne kadar hdp’nin seçim başarısı kısa vadede daha çok erdoğan, ekibi ve başkanlık planları için bir tehdit oluşturmuşsa da chp’sinden sermayesine egemenler açısından da bir tehlike arz ediyordu. özellikle devlet’in resmi ve gayr-i resmi güvenlik aygıtı için “milli” düşman addedilen kesimlerin gerek sandıkta gerekse de sokakta artan oranda bir araya geliyor oluşu onlar açısından çalan tehlike çanlarıydı. gerek erdoğan için gerekse de devletin güvenlik aygıtı için çözüm süreci olarak adlandırılan dönemin ve şartların hem sandıkta hem sokakta karşıtlarını güçlendirdiği açığa çıkmış oldu. 7 haziran seçimlerinde.
    aslında seçim süreci boyunca hdp bürolarına yapılan baskınlar, mersin, erzurum, diyarbakır saldırıları, diyadin provokasyonu hep “çözüm” süreci olarak anılan dönemden murat ettiğini sonucu alamayan devlet’in çatışmasızlığa son verme adımlarıydı. yazıda da belirttiğimiz gibi çatışmasızlık süreci; kürt özgürlük hareketi’nin 1999’dan itibaren değişen stratejisini bir toplumsal hareket olarak ördüğü, derinleştirdiği ve meşru bir proje ve program olarak inşa ettiği ve nihayetinde farklı toplumsal kesimleri sol bir kitle partisi çerçevesinde örgütlemeye başladığı bir süreç olmuştu. zaten seçim öncesinde çatışmasızlığın istediği yönde bir sonuca varmadığının ortaya çıkmaya başladığını gördüğü için devlet hem dolmabahçe mutabakatı yıkmış hem de iç güvenlik yasası ile hazırlık yapmaya çalışmıştı.
    suruç saldırısı bu noktada önemli bir halkayı teşkil etti. zira saldırının açık hedefi türkiye’nin birçok yerinden gençlerin, üniversitelilerin kobane’ye gitme ve dayanışma girişimiydi. bu hdp hamlesinin tutmakta olduğunu gösteren sembolik bir gelişmeydi. “devletin geleneksel düşmanlarının”, yani sosyalistlerin, alevilerin, kürtlerin, aydınların hdp’nin “türkiyelileşmesi” olarak kodlanan bir süreç içinde ezilenlere yönelik bir söylem ile büyümesi bir panik yaratıyordu. bu saldırı ile özellikle türkiye’nin batısına ve türk soluna “kürtlerden uzak durun” mesajı veriliyordu. aslında türk solu bu mesajı uzun zamandır bildiği için mümkün olan tüm argümanlarla bedeli ağır olan bu yakınlaşmadan imtina ediyordu. ancak kürt özgürlük hareketi kendi hamleleriyle bu izolasyonu kırma yönünde önemli bir adım attı ve kendinden kaçan solu hızla marjinalleştirmeye başladı. akp’nin hegemonyası dağıldıkça ve çürüdükçe şiddet, zor ve savaş politikaları güçlendi. ancak 1 kasım seçimlerine gidilirken suruç benzeri saldırıların murat edilen sonucu elde etmediği görülüyordu.
    erdoğan, akp ve devletin güvenlik aygıtının hdp içinde ve çevresinde oluşan bir araya gelişi ve dayanışmayı dağıtmak için elinde şiddetten başka bir şey kalmış durumda değil. zira bu bir araya geliş hem sandıkta hem sokakta hızla güçleniyor. tarihimizden biliyoruz ki 16 mart’lar, 1 mayıs 1977’ler bizim en genel anlamda güçlendiğimiz zamanlarda yapılan katliamlardır. arkalarındaki “karanlık güçler”, ortaya çıkış mekanikleri ne kadar önemli olsa da temel nedeni bizim yükselişimizdir.
    bundan dolayı 10 ekim katliamının erdoğan’ın seçim planları, akp’nin devlet kadrolarının hesapları, “eski türkiye”nin derin ilişkilerinin tekrar oyuna girme girişimleri, suriye’deki iç savaş ve bunun gibi birçok nedeni olsa da asıl sebebi en genel bizim sandıkta ve sokakta önemli bir başarı kazanıyor olmamız ve ortadoğu’da başka bir yaşam için referans noktası olan bir programa doğru adım atıyor olmamızdır. bu noktada türkiye’de solun merkezinin inşasının bu gerçek göz önünde bulundurularak tartışılmaya başlanması gerekmektedir. zira böyle bir politik merkez hali hazırda kurucu bir irade tarafından örülmektedir. sorun bunun içinde bir özne olarak bulunulacak mı yoksa uzun zamandır yapıldığı gibi kenarından izlenilecek mi olunacağıdır."

    http://baslangicdergi.org/…ruz-cunku-daha-gucluyuz/
  • 10 km çapında devletin tüm önemli yapılarının bulunduğu noktada bomba patlatılması ile gerçekleşmiş elim olay.

    sen yanı başında bomba patlattırabiliyorsan, her şeyi geçtim, en açık ve basit hali ile, sen bu ülkeyi yönetemiyorsun arkadaşım, siktir git artık! hem o haliyle, hem bu haliyle, sen bu olayı hiçbir şekilde makul gösteremezsin.

    hadi bombayı senin patlattığını biliyoruz, bu zaten skandal ve siktirip gitmen için yeter bile. ama hani senden bağımsız şekilde bir terör örgütü kendi inisiyatifi ile patlatmış gibi davranıyoruz ya, işte bu halde bile sen bana yarın genelkurmay başkanlığında bomba patlatılamayacağının garantisini veremiyorsun. darphanenin, bankalarının, bakanlıklarının patlatılamayacağını garanti edemiyorsun. manzara budur. hadi siktir git az öteye de keyfini çıkar. amına koduğumun yavşağı.
  • tarihte yerini alsın,
    emperyalizmin masaları etrafında şekillenen planlarla 104 canın alındığını yazsın tarih
    onların ortadoğu'daki planlarının tetikçisi olan işid'i de yazsın tarih.
    tarih hepsinin hesabını soracak, elbette ki soracağız.
    çocukken gittiğim evler, oyunlar oynadığım insanlar, oyunumuza almadığımız küçükler katledildi sıhhiye'de.
  • günlerce bombanın sesini nasıl duymadığımı düşündüm. sonra kulaklığımın olmadığını farkedince anladım. bir toplu taşıma yolculuğu klasiği olarak müzik dinliyordum. bir yanda da, gara doğru yürürken, eyleme sıhhıye'de katılacak arkadaşımla mesajlaşıyordum. arkadaşım birden bire "gitme" diye mesaj attı. arkasına "bomba patlamış" yazdı. güldüm. ben halay çekerken o toplantıda olacağı için kıskanmamasını yazdım ve kafamı kaldırıp yola baktım. insanlar bana doğru koşuyordu. bağırarak, ağlayarak, birbirlerini tutarak bana doğru koşuyorlardı. ben de koşmaya başladım. bir yanda da alanda olduğunu bildiğim insanları aradım. kimseye ulaşamıyordum. sonrası felaket... her yerde kan her yerde insan parçaları vardı. bazıları boş boş bakıyor, bazıları sinir krizi geçiriyordu. ilk panikle koşup kaçanlar yardım etmek için tekrar gara doğru geliyordu. sonra ne oldu bilmiyorum ama hepimiz bu durumlara alışkın çok eğitimli doktorlar gibi birbirimize yardım etmeye başladık. yürüyebilecek durumda olanları alanın uzağına aldık. ağır yaralıları flamalarla arabalara, alanda olan ambulanslara taşıdık. gördüklerimi uzun uzun anlatmayacağım. bir arkadaşım "şunu yaşadık, bunu yaşadık diyerek olayın mağduru bizmişiz gibi davranmayalım. biz ölmedik" demişti. haklı. bu seferde ölenler biz değildik. sadece o an orada olmayanlar az da olsa görüntüyü canlandırabilsinler diye birkaç şey söyleyeceğim.
    bir arkadaşımın gözlerini ben kapattım mesela. eyleme gelen bir doktor, "ölmüş" dedi ve ben de elinde tuttuğu dövizi koydum yüzüne. başka bir arkadaşımın kopan bacağını aradım ölülerin arasında. bir bacak bulup arkadaşımın yanına koydum belki dikerler umuduyla. ama sorarsanız bacak onun bacağı mıydı diye, bilmiyorum. sonra birbirimizin kıyafetlerinden ve saçlarından arkadaşlarımızdan kopan parçaları topladık. birçoğunun kopan parçasına da yaralıları taşırken bastık. ve tüm bunlara rağmen mağdur olanlar bizler değiliz. anlayabiliyor musunuz? çünkü ölen "yine" bizler değildik.
    olayın üstünden saatler geçtikten sonra "sağlıklı" düşünmeye başlayabildim. ve düşündükçe öfkem büyüdü. yaşadığımız bir rezillikti çünkü. ben, tıp bilgisi "bu aralar herkes grip" kadar olan ben, kanlar içindeki yaralı insanlara yardım ettim. etmek zorundaydım. çünkü bizden başka yardım edecek kimse yoktu. uzun süre hiçbir yetkili görmedim. bu benim işim değil, yaralılara müdahale edemem, yanlış birşey yapar ölmelerine neden olurum diyemedim. yapmazsam da öleceklerdi çünkü. tarihe geçsin diye yazıyorum; 10 ekim 2015 tarihinde ankara'nın en merkezi yerinde bir arkadaşımın ölüp ölmediği kararını bana bıraktılar. çünkü hiçbir yetkilinin gözünde ne arkadaşımın düzgün bir tıbbı müdahale almaya hakkı vardı ne de benim bu travmayı yaşamama hakkım vardı. yazıyorum ki bilinsin. 10 ekim 2015 tarihinde bizi ölüme terkettiler. bizim gibi insanlar çok uzaklardan koşup yardıma gelirken, dibimizdeki hastanelerden gelmedi ekipler. insanları durdurabildiğimiz arabalara 5'şer 6'şar halde koyup hastanelere gönderdik. iyi yaptık, aman ne güzel yaptık demiyorum. yanlış yaptık diyorum. ama biz bu yanlışları yapmaya mecbur bırakıldık. bizlerin yerinde bu işin eğitimini almış insanlar olmalıydı diyorum. devlet, bombayı engelleyip bizi korumayan devlet, en azından yaralılarımıza sahip çıkmalıydı diyorum. ama çıkmadı. bizler kendi arkadaşlarımızı taşırken polisler sadece bize baktı. kafalarında kaskları, ellerinde kalkanları, hepsi bir arada durup sadece baktı. refleks olarak bile yanlarında kanlar içinde olan insanlara eğilmedi. "sakin olun, yardım geliyor" demedi. bir flamanın ucundan tutup bize yardım etmedi. herkesin görevi farklı diyeceksiniz, biliyorum. tamam, herkesin görevi farklı. peki, görevi yaralılara yardım etmek olanlar neredeydi?
    patlamadan ne kadar süre sonra olduğunu bilmiyorum, ama biz hala yaralıları taşıyorduk. annem ve bir arkadaşım gelmişler. polisler patlamanın olduğu meydana almamışlar onları. "güvenlik" demişler. güvenlik nedeniyle alamayız sizi. annem demiş ki "o zaman kızımı da çıkarın oradan". bu nasıl bir güvenlik ki tanıdıklarımız hayatta mı diye bakmamıza, onlara yardım etmemize izin verilmiyor, ama içeride hayatta olanların da dışarı çıkarılma gereği duyulmuyor. ya onları da çıkarıp yaralılara siz müdahale edin, ya da bizi de alın. almışlar. annemi de arkadaşımı da içeri almışlar. önce "olmaz", diyorlar. ısrar ederseniz, "tamam" diyorlar. rezilliğin farkında mısınız? hiçbir planları yok. ne yapmaları gerektiğine dair hiçbir fikirleri yok. ve çok açıkça söylüyorum ki içlerinde bir nebze insanlık yok. bizim arkadaşlarımızın kanlarının üstüne bastılar. zaten nefes almakta zorlanan insanların üstüne gaz attılar. ambulansların geçmesine izin vermediler. bizler bir yandan arkadaşlarımızı taşırken bir yandan "yolu açın" diye bağırdık. ama onlar açmadılar. bombaya engel olmadılar, patlamadan sonra yardım etmediler, yardım etmemize engel olmaya çalıştılar.
    tüm bu vahşetin sonrası kan merkezleri, hastaneler, adli tıp... yaralıların isimlerine ulaşma, kayıpları belirleme, ameliyatta olanlardan haber almaya çalışma... her seferinde iyi haber diye açtığın telefonu bir kez daha yıkılarak kapatma... kıyafetlerimizde kan, ellerimizde ölüm kokusu oradan oraya koşturma. ertesi gün ölümün bizler için bu kadar kolay olduğunu bilmemize rağmen yine sokaklara çıkma. canımızın onlar için bu kadar değersiz olduğunu bilmemize rağmen yine kardeşlik deme, barış deme. hala insan kalabilmek için aldığımız her nefeste daha çok çaba harcama...
    katliamın üstünden iki gün geçti. ben hala hiçbir devlet yetkilisi görmedim. kimse bizi arayıp geçmiş olsun demedi. cumhurbaşkanı hastanedeki yaralıları ziyaret etmedi. cumhurbaşkanının eşi beyaz, temiz ve pahalı mendilini çıkarıp bizlere bakarak gözyaşı dökmedi. başbakan ölen arkadaşlarımın ailelerini arayıp başınız sağolsun demedi. bazen hala bunları beklediğim için kendime kızıyorum. ama insan yalandan da olsa bir hareket bekliyor. ama görünen o ki bizler yalandan bile üzülünmeyenleriz. yalandan bile korumaya çalışılmayanlar, yalandan bile arkalarından ağlanmayanlar.
    tüm bu yaşananlar sonucunda her seferinde aynı noktaya varıyorum. bizden alıyorlar bu cürreti. bizim insanlığımıza güvenip insanlıktan çıkıyorlar. bizden korkmuyorlar, çünkü en fazla ne kadar vahşileşebileceğimizi biliyorlar. yakmayacağımızı biliyorlar. katletmeyeceğimizi biliyorlar. onlar bizim insanlığımıza güveniyorlar. haklılar. sıhhıye'deki anmadan sonra arkadaşlarımıza bıçak çekenleri koruyan yine bizdik. küfürleri duymamıza rağmen kendimizi sakinleştiren, "işinize gidin" diyen bizdik. pazar günü korkmaz yoldaş'ın cenazesinde aramıza son ses müzikle dalıp, arabayı insanların üstüne süreni linç etmeden gönderen yine bizdik.
    gezi eylemleri sırasında kızılay göbekte insanların arasına dalan arabayı hatırlarsınız. ben de oradaydım. bir genç ezildi gözlerimin önünde. o gün dedim ki bundan daha kötüsünü gözlerim görmez herhalde. gördü. hem de defalarca gördü. ne kaybettiğim insanların sayısı var artık aklımda, ne de tanık olduğum vahşetin derecesi. belki de tam bu nedenle vazgeçmiyoruz. bu nedenle korkmuyoruz. direnmekten vazgeçersek yas tutmak kalacak üstümüze. ama yasımız boyumuzdan büyük. bu kadar acının yasını tutacak kadar ömür yok hiçbirimizde. çok cesur olduğumuzdan sokaklarda değiliz belki. durursak acıda boğulacağımız için direniyoruz hala.

    kaybettiğimiz tüm yoldaşlara saygıyla...
    erdemleri rehberimiz, anıları yolumuza ışık olsun...
  • bugün bu katliamda hayatını kaybeden chp malatya gençlik kolları üyesi çocuklar anısına yapılan belgeselin gösterimi ve katliamda hayatını kaybeden 101 vatandaş anısına yapılan anıtın açılışı yapıldı. anıtın bulunduğu parkın çevre düzenlemesi malatya yeşilyurt belediyesince, anıtın kendisi ise kadıköy belediyesince yapılmış.

    (bkz: baba ben de gideyim mi)

    https://www.youtube.com/watch?v=ef6ln0k8zzw
  • yola çıktılar bir kaç saat önce. veysel, gökmen, başak, dicle,ali, ismail, korkmaz...

    kara bir kentin girişinde buluşup barış'ı inşa etmek için.

    yarın, saat 10.04'de öldürüleceklerini bilmeden.
  • "...

    sonbaharda sonra ankara'da
    yalnızca kuşların isyanı vardır
    bakarsınız bir akşamüstü
    bütün ağaçlar kuş açmıştır
    ve gökyüzü meydanında
    kuş dilinde bir miting başlamıştır

    bir çığlıktır artık yaşanan
    sözcükler yetmez anlatmaya
    notalar fırçalar susar
    çünkü mitingden sonra kuşlar
    kırıp kanatlarını
    ankara'ya ölüm bırakırlar."
    adnan yücel
  • turgut uyar'ın "hızla gelişecek kalbimiz" ve "biraz daha" isimli şiirleriyle birlikte gözümde akmayan yaştır ankara katliamı:

    ...ve her şeye ve ölüme kalbimiz
    hızla gelişecek
    çağımıza pek uygun bir hızla
    gelişecek kalbimiz
    kalbimiz
    yerin ve göğün alt edilmez bir dirilikte olduğu
    tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz.
    kalbimiz
    kalbimiz hızla gelişecek.

    turgut uyar - hızla gelişecek kalbimiz
  • katillerini tanıyoruz, biliyoruz.

    bunu duymaktan sıkılmadınız, biliyoruz, sıkılsanız artık bize söyletmemek için biraz usturuplu davranırsınız.

    biz, söyletmenizden biraz usandık açıkçası. kan dökmeseniz belki bu kadar usanmayacağız ancak katilsiniz; kan istiyor, başka türlü var olamıyorsunuz, kandan besleniyorsunuz.

    iyi haberler var size: bizler de öfkeden besleniyoruz. o haklı öfkenin altında ezilmeye mahkumsunuz. katiller, sizi tanıyoruz, her yere yayıldığınızı, tam bir kanser olduğunuzu biliyoruz.

    unutmuyoruz, unutmayacağız, nesilden nesiler yediğiniz bokları ayrıntılı aktaracağız, bunun altından kalkamayacaksınız. bombalarla parçaladığınız güzel insanları; 'öl ama boşanma' dediğiniz kadınları; çıplak fotoğrafladığınız insanları; bedeni buzlukta, caddede kalanları; işkence görenleri; yakılan askerleri... hiçbirisini unutmayacağız, hiçbirini affetmeyeceğiz. azız ama hafızamız güçlü. sizinle mücadele etmek her onurlu insanın boynuna borçtur. alçaklar.