şükela:  tümü | bugün
  • dedemlerde oturuyorduk. dedemin ve anneannemin bütün çocukları, ve onların eşleri oradaydı. neden toplanmıştık hatırlamıyorum. sanırım, özel bir nedeni yoktu. benim çocukluğumda aile meclisleri çok sık toplanırdı zaten. insanın ailesiyle birlikte zaman geçirmesi için özel bir neden gerekmezdi şimdiki gibi.

    birisinin parmağı kapının düğmesine takılmıştı sanki. basıyor ha basıyordu. yahu, bir kez bas, açmazsak yine çalarsın. yok, dinlemiyordu. anneannem, "hayırdır." diyerek kalktı. babam ve büyük dayım "sen dur anne!" deyip, ondan önce koştular kapıya. çalanın bir derdi vardı çünkü. ve o günler tekin günler değildi. her gün çatışmalar olurdu evin önünde. birilerinin kafaları gözleri yarılırdı.

    biz çocuklar işi öğrenmiştik. bize genelde bir şey olmazdı. kavga edenleri tiplerinden ayırırdık. baskın tarafın nabzına göre şerbet verirdik.

    "sol pezevenkler sol. siz ananızdan, siz babanızdan böyle mi terbiye gördünüz?"
    ertesi gün bakardık ki solcular maçı önce götürüyor. biz de takımı değiştiriverirdik...
    "hoşt hoşt faşistler, millet sizden ne bekler..."

    babamın "evren paşa, sıçtı taşa" diye evin içinde nida atmaları bir kaç ay sonra'ya denk gelir. ama küçük dayımın bir gün okuldan eve dönemeyip ertesi gün kafası kazınmış olarak döndüğü günler tam da o günlerdi.

    uzun lafın kısası, babamla büyük dayımın kapıyı birlikte açtılar. ve açmalarıyla birlikte evin içi eli silahlı polislerle doluverdi. o kadar çok polisi bir arada hiç görmemiştim. onlar akıllarınca bizim evi basmışlardı. biz kardeşimle tabii böyle bir şeyden haber değildik. polisleri misafir gibi düşünmüştük. ama 50 yaşını geçmiş dedem de bizden farksızdı. sanki, polislere kız veriyorduk da, düğün alayı kızı almaya gelmişti.

    hemen ayağa fırladı, en öndeki polisten itibaren sırayla teker teker hepsinin ellerini sıkmaya, "hoş geldiniz" demeye başladı. doğma büyüme chp'li olan dedem. devletin herhangi bir memurunu, evin fertlerinden ayrı tutmazdı. ölene kadar da böyle kaldı. yıllar sonra, memuriyeti bırakıp özel sektöre geçtiğimde bana kızgınlığı aylarca devam etmişti. evin kardeşim dedem ve ben dışındaki bütün fertleri korkaklıkla şaşkınlık arasında gidip geliyorlardı. bu arda dedem hoşgeldin faslını bitirip polislere yer gösterdi. polisler de şaşkındılar. dedem gibi güler yüzlü tonton bir adamı kıramıyorlardı herhalde. oturdular mecburen. evin bütün fertleri ayakta, elleri önde bağlanmış olanları seyrediyordu. dedem sıradan başladı:
    - efenim, ben emekli öğretmenim, 10 yıl önce emekli olduktan sonra eşimle birlikte göçtük ankara'ya. bu büyük kızım, kendisi de gazi eğitim'den öğretmendir. damadımız mülkiye'den mezun, cebeci'deki okul. oğlum, kızım, üniversitedeki küçük oğlum...

    aslında o dönem öğretmenlik hiç söylenecek bir şey değildi. okullar en tehlikeli yerlerdi. hele mülkiye falan. ama polisler dedemin samimiyetinden şüphe etmemişlerdi herhalde... içlerinden biri sıkkın sıkkın:

    - beyefendi, biz aramaya yapmaya gelmiştik. bir ihbar vardı da... işimiz gücümüz de var. hemen bitirelim de gidelim izninizle...

    dedem onları şaşırtmaya devam ediyordu:
    - ne demek efenim? buyrun, arayın. isterseniz biz çıkalım da siz rahat arayın. bu ev de gördüğünüz her şeyi devletin verdiği maaşlarla aldık, saklayacak bir şey yok...

    polis çıkma fikrini pek beğenmedi:
    yok beyefendi, siz de burada kalın. bize refakat edin.

    sonunda başlamıştı arama. dedem onlara arama sırasında yardım ediyor, nerede ne var gösteriyor; ailenin diğer fertleri de el pençe divan bekliyordu. yastıkları mıncıkladılar, koltukların altlarına baktılar, dolapların içlerini karıştırdılar, hiç bir şey bulamadılar. zaten yoktu bulunacak bir şey. emekli öğretmenin evinden ne çıkardı ki... tam gideceklerdi gözleri balkondaki bidonlara takıldı. mücevher bulmuş gibi hevesle açtılar balkon kapısını. "bunlarda ne var?" diye sordu polislerden biri. dedem anneanneme baktı. cevap hakkı onundu. anneannem biraz kekeler gibi konuştu.
    - şey var onun içinde, şey yani...
    - ne varmış?
    - turşu kurduydum da...

    "anlarız şimdi!" dedi polis, şüphelenmişti sanırım. bidonun kapağını açtığı gibi kolunu dirseğine kadar daldırdı içine. uzun uzun karıştırdı bidonun içini. evin içinde herkes suspus olmuştu. zaman donmuştu sanki, uzadıkça uzadı.

    sonunda elini çıkardığında üniformasının kolundan şapır şapır turşu suları damlıyordu.

    elinde ise koca bir kelek vardı...
  • 12 eylül ile ilgili en iyi tanımlamayı doğaldır ki kenan evren yapmıştır. darbenin en etkili olduğu dönemlerde bir konuşmasında şöyle demiştir: "şimdi benim evlendiğim yolunda dedikodular çıkaranlar var. onları bir bulursam 12 eylül'den fena yapacağım". gerçektir. böyle demiştir.
  • sonradan öğrendiklerimle değil de dokuz - on yaşımda yaşadıklarımla aktarmak istediğim "ihtilâl" (darbe denmezdi o zaman).

    12 eylül 1980'de ilkokul 4'e yeni geçmiştim. hemen öncesini çok iyi hatırlıyorum. ilkokul üçteyken, yanımızda bizden büyük ağabey ve ablaların okuduğu ticaret meslek lisesinin bahçesinde haftada iki - üç silahlı çatışma çıkar, gözümüzün önünde gencecik çocuklar birbirlerini yüzlerinden, enselerinden, başlarından vurup öldürürlerdi. alışmıştık artık, her "pat" sesini duyduğumuzda topluca yere yatıyorduk. sonra birileri ticaret meslek lisesini bombalamaya karar verdi ancak adresi şaşırıp bizim ilkokulda patlattı paketi, o zaman da sıraların arasına saklandık. bombalayacağı yerin kapısında kocaman harflerle ilkokul yazıyor, okuma yazması yok mudur bu adamın diye de şaşırmıştık çocuk halimizle.

    çocukken görüp bir şekilde alıştıklarımızın ne kadar korkunç şeyler olduğunu şimdi anlayabiliyorum. o zaman normal geliyordu, büyüyünce biz de tabancayla vuracağız - vurulacağız sanıyorduk.

    ancak o dönemi bir de anne babalarımızın yüzlerinde gördüklerimizle hatırlıyorum; bombaların patlamasından ya da insanların yanıbaşımızda kafalarının parçalanmasından bile daha korkutucuydu onların hislerinden bizlere yansıyanlar. cumhuriyet gazetesi alınırdı eve ancak sokakta gazeteyi alıp da elinde görünecek şekilde gezemezdi büyükler, ya da dolmuşta çocuk aklınızla ağzınızdan kaçırdığınız bir iki isim ya da kelime (erbakan - türkeş - ecevit - terör - komünist - ülkücü...) annenizle babanızın ecel terleri dökmelerine sebep olurdu.

    70'lerde özgürlük olduğunu iddia edenler ne yaşadı, ne gördü bilemem (özgürlük yoktu vs. demiyorum, ben çocuktum ve bilmiyordum) ancak sokakta yürürken vurulmaktan korkmanın nasıl bir özgürlük olduğunu da ben hatırlayamıyorum. benim çocuk gözümle gördüğüm ve hala da hatırladığım tek şey büyük bir eziklik ve müthiş bir korkuydu. o kadar çok masum insan taranıyor ve bombalanıyordu ki, yürürken yerde bulduğun misket için bile endişe edebiliyordu anne - babalar, aman patlar belki, boşver alma diye. herhalde çocuk sahibi olunca daha da iyi anlayabileceğim o korkuları.

    onların sonradan telaffuz ettikleri en büyük endişeleri, bizim büyüyor ve "belaya" giderek daha çok yaklaşıyor oluşumuzdu.

    insanlar o kadar sindirilmiş ve korkmuş durumdaydı ki 12 eylül günü ve sonrasında tanıdığım herkesin müthiş rahatlamış olduğunu hatırlıyorum. sonrasını doğal olarak umursamıyordu o anda insanlar.

    derken ihtilâl denen şeyle çocuk olarak tanıştık. yeni okuluma başlamıştım*. ilkokulumuzun bahçesine karargâh kurulmuştu, panzer, cipler ve silahlı askerler arasında teneffüse çıkıyorduk. her sınıfa bir asker koydular, öğretmenlerin "başlarına buyruk" ders yapmamaları için. sonra müdür ilgili komutanla görüştü, "çocuklar korkuyor" özetli bir açıklamayla. askerler sınıflardan çıktı ama sınıfların kapısı açık kalacak ve askerler de dışarıda, sınıf kapılarının hemen yanında bekleyecekti. uzunca bir süre böyle ders gördük. derken bir gün okulun kütüphanesini aramak geldi akıllarına. içeride ne kadar aziz nesin ve samed behrengi kitabı varsa toplanıp bahçede yakıldı. çocuk yaşımda en severek okuduğum iki yazarın kitaplarının yakılması, bir yıl önce gençlerin birbirini vurması kadar ürkütücü bir manzaraydı benim için.

    çok da haktan - hukuktan, anayasadan - demokrasiden filan anlamaya gerek yok. oniki eylül öncesi sürekli bir ölüm korkusuyla yaşıyordu insanlar. ancak 12 eylül'den sonrası bambaşka bir karanlık çöktü, bu karanlığın hala dağılmadığını ve giderek başka şeylere dönüştüğünü de gören gözler farkediyordur. son 20 küsur senedir birbirinden cahil gençler "yetiştiriliyor". o dönemde dinci kesimin pohpohlanmasının somut sonuçlarını yaşıyoruz. gençler okumuyorlar, dolayısıyla kendi dillerini doğru dürüst kullanamadıkları gibi düşüncelerini de dillendirebilmekten yoksun kaldılar. başka kültürlere ilgileri, farklılıklara tahammülleri yok. az sayıda düzgün ve kendini eğiten çocuklar vardır mutlaka, ama bütün toplum bok varmış gibi kurtlar vadisi oldu. günümüzde yaşanan bütün popüler akımlar 12 eylül'ün amaçlarının ister istemez uzantısı durumunda.

    bundan sonrası belli, türkiye islami bir amerika olacak. birilerinin "böyle" bir ülkenin varlığına ihtiyacı vardı diye milyonlarca genç harcandı. kimisi hayatını verdi, kimisi de şu andakiler gibi kişiliğini. daha neler göreceğiz bakalım?

    konu dışı edit:

    bu yazdıklarımın üzerine hiç ummadığım bir eleştiriyi çeşitli kereler aldım. arkadaşlar şuraya takılmıştı: "atma şimdi, din kardeşiyiz, çocuk ne anlar behrengi'den, nesin'den, o yaşta okunmaz ki o kitaplar, okusan bile anlayamazsın". bu edit'in amacı kendilerine herhangi bir cevap vermek değil. sadece böyle insanların da olduğunun bilinmesini istedim.
  • babaların kaçak pall mall içtiği, akşamları yemekten sonra ailecek televizyon izlenen günlerdi. semt pazarlarından ellerinde filelerle dönerdi alışverişe çıkanlar ya da büyük alışverişler için "beyoğlu'na çıkılır"dı. gazeteler siyah beyaz, dünya ise rengarenkti. trt 1 izlenirdi...

    küçüktük ufacıktık, top oynamış acıkmıştık. ertesi sabah okul var mıydı? önemi yok, mızırdanarak yataklarımıza yollanmıştık. geceyi renkli rüyaların koynunda geçirmiştik. uyandığımız sabah ise siyah beyaz bir sabah oldu.

    - baba polis amcalar niye gelmişler?
    - polis değil, jandarma onlar.
    - hımm, ne kadar kalabalıklar...
    - şimdi evi aramaya gelecekler. indirelim şunları bodruma haydi...
    - neden? neden arayacaklar evimizi? ne arıyorlar? kitapları niye indiriyoruz bodruma?
    - darbe oldu. herşey değişti, sonra anlatırım. tut şunların ucundan haydi. hazinemizi saklıyoruz onlardan şimdi, tamam mı?

    kaçak sigaraları da sakladık bodruma kitaplarla birlikte. saklambaç oyunun ebesi çoktu. hepsinin silahları vardı. çok heyecanlıydı! bodrum kapısını kamufle edecek koca kilimi dekorasyon malzemesi olarak kullanmak benim fikrimdi. bakalım bu abiler bulabilecekler miydi bizim gizli hazinemizi? belki sonra da dekman oynardık hem... geldiler, heryeri aradılar... bodrum kapısının önünden geçip durdular. ama kitaplarımızı ve sigaralarımızı bulamadılar...

    sokakta oyun oynayamayacağımızı öğrendik. evin içinde oyunlar icat ettik biz de... bir zaman sonra, hazinelerini iyi saklayamamış ya da saklamamış ailelerin çocukları belirsiz bir süre babasız kaldı. kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşan bir köyde yaşadık 12 eylül gününden sonraki yıllar. alıştık... belirsiz bir süreliğine, herşeye.
  • ülkemiz siyasi hayatındaki en önemli olaylardan biri de 12 eylül ihtilalidir. çok partili hayata geçişten itibaren, geleneksel olarak, her on yılda bir gerçekleşen darbe/muhtıraların son ayağı olan bu darbe, siyasi hayatı kökünden değiştirmekle kalmamış, türk halkını, etkilerini günümüze kadar sürdüren bir durumla karşı karşıya bırakmıştır.

    darbenin ana nedeni olarak sağ – sol çatışmaları görünse de asıl nedenler daha eskilere dayanmaktadır. darbenin sebebinin incelenmesi, 1974 petrol bunalımı ile başlayabilir. işbu petrol bunalımı nedeniyle, başta enflasyon olmak üzere, oluşan ekonomik olumsuzluklar, özellikle sol meslek gruplarını ve sendikaları halkın tepkilerini yansıtmaya zorladı. oluşan huzursuzluk ortamı, sağ - sol kavgalarını tırmandırdı. hükümetin, huzuru sağlamak için, 1977’de devlet güvenlik mahkemelerini kurmaya çalışması, chp ve sendikaların yoğun protestosu üzerine mümkün olmadı. tam bu arada meydana gelen 1 mayıs katliamı ve olay faillerinin yakalanamaması, hükümetin tutumunun bir göstergesi sayılmıştır.

    bu olayların sonunda, mutabakata varılarak erken seçime gitme kararı alındı fakat seçim sonuçları çoğunluk sağlayacak bir parti olmadığını gösteriyordu. 21 temmuz 1977’de msp – mhp – ap hükümeti kuruldu. bu koalisyona karşı çıkan milletvekilleri yüzünde çoğunluğu yitiren koalisyon, chp’ye katılan bu milletvekillerinin verdiği bir gensoru önergesiyle düşürüldü, chp, tek başına iktidar oldu.

    başbakan olan bülent ecevit, giderek tansiyonu artan olaylarla başa çıkamadı. malatya’da nisan, kahramanmaraş’ta aralık aylarında mezhep ayrılıkları yüzünden çıkan çatışmalarda yüzden fazla kişi öldü, on üç ilde sıkı yönetim uygulamasına geçildi (adana, ankara, bingöl, elazığ, erzincan, erzurum, gaziantep, istanbul, kars, malatya, kahramanmaraş, sivas, şanlıurfa).

    ekim 1979’da yapılan ara seçimle, mhp ve msp’nin de dışarıdan desteklediği bir azınlık hükümetiyle tekrar süleyman demirel hükümeti başa geliyordu. tam bu sıralarda ülkenin genel durumundan rahatsız olan genelkurmay başkanı kenan evren ve kuvvet komutanları, 27 aralık 1979’da, cumhurbaşkanına bir açık mektup yazıyor (türk silahlı kuvvetleri’nin görüşü), particiliğin bir tarafa atılarak ülkenin sağlam adımlarla, kaos ortamından düze çıkarılması gerektiğini öneriyordu ki bu darbenin ilk sinyallerinden sayılabilir. iktidara yeni gelen ap, bu mektubun kendilerini bağlamadığını söylerken, chp ise topu demirel’e atarak, kendisinin de aynı uyarılarda bulunmuş olduğunu belirtiyordu.

    demirel, sorunların kaynağının iktisadi olduğunu düşünerek bir dizi önlem almaya girişmiştir. “24 ocak kararları” adı verilen bu önlemler, imf’in önerdiği bir paket çerçevesinde uygulandı. devalüasyon yapıldı, sıkı para politikası uygulandı, iç talep kısılarak, satımlar dışa yönlendirilmeye çalışıldı, fakat bu sistem çok partili demokrasiyle beraber yürümedi.
    tüm olanların üzerine bir de cumhurbaşkanlığı seçimi eklendi. 6 nisan’da fahri korutürk’ün görev süresinin dolması üzerine, 15 gün öncesinden yeni cumhurbaşkanının seçilmesi gerekiyor ancak hiçbir parti 2/3 çoğunluğu sağlayamıyordu. turların iyice uzaması hem yönetim kademesini hem de vatandaşı çıkmaza sokmuştu. durum öyle bir hal almıştı ki sandıktan zeki müren ve türkan şoray isimlerinin çıktığı bile söylenmeye başlanmıştı. seçimlerdeki bu belirsizlik hem askerin, sivil yönetime güvenini kırıyordu hem de 1982 anayasası’nda, cumhurbaşkanlığı seçimini sağlam temellere dayandıracak adımların atılmasına neden olacaktı.

    terörist eylemlerin bir iç savaş ortamı yarattığı, günde ortalama on kişinin öldürüldüğü bu dönemde (ağustos 1980’de 258 ölü, 468 yaralı) 6 eylül günü msp’nin düzenlediği “kudüs’ü kurtarma yürüyüşü”nde anti – laik sloganlar atılmış, şeriat düzenine duyulan özlem gösterilmiştir.
    nihayet beklenen oldu ve ordu, aylardır beklenen; zaten ordu içerisinde de planlanmakta olan hamlesini yaparak, tüm emir – komuta zinciri içerisinde , saat sabaha karşı 03:00’de, bayrak harekatı’nı uygulamaya koydu ve saat 04:00’da milli güvenlik kurulu’nun ilk bildirisi radyodan yayımlandı:

    “yüce türk milleti;
    büyük atatürk'ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bir bütün olan, türkiye cumhuriyeti devleti, son yıllarda izlediğimiz gibi dış ve iç düşmanların tahrikiyle, varlığına rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.

    devlet, başlıca organları ile işlemez duruma getirilmiş, anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumları ile devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır. böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can ve mal güvenliği tehlikeye düşmüştür.

    atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür.

    aziz türk milleti;
    işte bu ortam içerisinde türk silahlı kuvvetleri, iç hizmet kanununun verdiği türkiye cumhuriyetini kollama ve koruma görevini yüce türk milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünü ile el koymuştur.

    girişilen harekâtın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.

    parlamento ve hükümet feshedilmiştir. parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır.
    bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.
    yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır.

    vatandaşların can ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05.00'den itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur.
    bu kollama ve koruma harekâtı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat 13.00'teki türkiye radyoları ve televizyonunun haber bülteninde tarafımdan yapılacaktır. vatandaşların sükûnet içinde radyo ve televizyonları başında, yayımlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan türk silahlı kuvvetlerine güvenmelerini beklerim"

    bu açıklamanın ardından genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanlarının oluşturduğu mgk, ülkeyi yönetmeye başlamıştır. kenan evren, ilerleyen günlerde yaptığı açıklamalarda, hızlı kalkınmanın gerçekleştirilmesi, yönetimin tarafsızlaştırılması, işçilerin – mevcut koşullar dahilinde – haklarının korunması gibi önlemlerle ülkenin huzura kavuşacağını bildirmiştir.
    parlamento ve hükümet feshedildi, üyelerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı, siyasi partilerin faaliyetleri durduruldu ve genel başkanları gözetim altına alındı. emekli oramiral bülent ulusu yönetiminde bir hükümet oluşturuldu (bu hükümetin ekonomi bakanı, 24 ocak kararlarını da hazırlayan turgut özal’dır.). 24 ocak ile başlayan ekonomi politikası sürdürüldü, daha sonra ise mgk kararıyla kurucu meclis kuruldu ve anayasa başta olmak üzere bir çok temel yasa hazırlanmaya başlandı. ekim 1981’de hazırdaki tüm siyasi partiler feshedildi. hazırlanan anayasa, 6 kasım 1982’de bir referandumla, ezici bir çoğunlukla (% 93 - % 7) kabul edildi. aynı referandum ile mgk ve genelkurmay başkanı kenan evren de cumhurbaşkanı seçildi.

    bir not olarak belirtmek gerekir ki 1982 anayasası, 1961’de çok daha farklı özellikler taşımaktaydı. 1961’in nispeten liberal anlayışını bu anayasada görememekteyiz. progresif bir özgürleşme hareketinin görüldüğü dünyamızda bu anayasa, mustafa erdoğan’ın deyimiyle “anayasacılıkta atılmış geri bir adımdır”. öyle ki hazırlanan otoriter anayasa taslağı bile üst düzey komutanlarca beğenilmemiş, daha sert maddelerin koyulması istenmişti.

    uzun süren yasaklardan sonra nihayet mayıs 1983’te tekrar siyasi parti kurulma izni verildi. ilk olarak eski orgeneral turgut sunalp’in liderliğindeki milliyetçi demokrasi partisi (mdp), daha sonra ise 82’deki “banker olayı”ndan sonra bakanlıktan istifa eden turgut özal’ın anavatan partisi (anap), eski müsteşarlardan necdet calp’in halkçı parti’si kuruldu. haziran ayında ise erdal inönü’nün kurduğu sosyal demokrasi partisi’ni (sodep) ve yıldırım avcı’nın kurduğu, ap tabanına yönelen dyp’yi görmek mümkündür.
    6 kasım 1983’te yapılan genel seçimlere hp, anap ve mdp katıldı. dyp ve sodep ise mgk’nın vetosuna takıldı. seçimlerin sonuçlarına göre, birleştirici eğilimde olan anap oyların %45’ini alarak tek başına iktidara geldi., devletçi hp % 30 turgut sunalp’i12 n eylül rejimi takipçisi ve cunta tarafından desteklenen mdp’si ise beklenenin çok altında %23.2 oy aldı.

    sonuç olarak, darbenin hemen ardından, özellikle kenan evren’in cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra sivil yönetime doğru meyilleşen bir siyasi anlayış görülmektedir. nitekim bu anlayış 27 mayıs ihtilalinden ve 12 mart muhtırasından sonra da görülen bir anlayıştır ve uğur mumcu’ya göre “türk silahlı kuvvetleri, çok partili yaşama adımımızı attığımız günden bu yana oluşa gelen olaylar karşısında hiçbir zaman sürekli ve kalıcı bir askeri yönetim kurmayı düşünmemiştir. bu tutum, değeri çok sonra anlaşılacak bir büyük güvencedir.”
  • 1980 yilinda orgeneral kenan evren (bkz: netekim) tarafindan "bu demokrasinin bize bol geldigi"nin ilan edildigi ve devletin yonetimine el koyularak iskenceler ve idamlarla memleketin huzur(!) bulmasina, apolotik ve uyuz bir genclik icin politikalara uygun zemin hazirlanmasina (bkz: nasil bir nesil geliyor arkadan), turkiye cumhuriyeti tarihinde ucuncu bir utanca adim atildigi tarih.
  • darbelerin darbesidir. en baba darbedir.
    korkunun sessiz çığlıkları. darbe olmadan bir gün önce sokağa çıkmanın olanaksız olduğu bir dönemdi. nasılsa darbe oldu aaa birde baktık ki ortalık süt liman iyi de ne oldu bu olayları yaratanlar nereye gitti. bunlar göğe çekilmedi ya. dernekler kapandı. işçiler haklarını alamadığı gibi grev haklarıda elerinden alındı. işçi memur maaşlarına zam istemek ne demek adı bile anılamadı. ne verirlerse onu alacaksın ve susacaksın dendi. üniversitelerin özerkliği kalmadı. suskun, apolitik, köşe dönmeci bir zihniyetin egemen olduğu bir gençlik yaratıldı. kültür yerlere döküldü. şehirlere muazzam göç başladı. akın akın gelenler sonucunda şehirlerin etrafında korkutucu boyutlarda varoşlar oluştu. bu varoşlara yerleşenler ne tam köylü ne de kentli oldular. köylerinden kopamadılar, kentede uyum sağlayamadılar. kendi aralarında gettolaştılar. ucuz insan gücü haline geldiler. kısacası 12 eylül darbesi dış düşmanların yapamadığını yaptı. yeni nesli bu günkü hale getirdi. kültür emparyalizminin sahneleyecisi oldu. ülkeye yazık oldu. insana yazık oldu. gençliğe yazık oldu. bir kuşak gençlik yitip gitti. hiç kimse de ne oldu, ne oluyor demedi, diyemedi.
  • 11 eylül 1980 konya "şeriat isteriz" mitinginden 12 saat sonra gerçekleştirilmiş askeri darbe. bir ayıbı örtmek isterken bin ayıba yol açmış, düşünmekten korkan bir gençlik yaratmış ve şeriat yanlılarına istediklerinden de daha uygun bir zemin hazırlamıştır.
  • 12 eylül'un utanç tablosu

    toplumun üzerinden acımasızca geçtiği 12 eylül'ün utanç tablosunda şunlar yer alıyor:

    1 milyon kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, yaklaşık 100 bin kişi 'örgüt üyesi' olmak suçundan yargılandı. 7000 kişi için idam istendi, 517 kişiye ölüm cezası verildi, 259 kişinin idam dosyası meclis'e gönderildi, 55 kişi idam edildi, 17 yaşındaki erdal eren'in yaşını büyütülüp idam edildi, binlerce kişiye müebbet hapis cezası, onbinlerce kişiye çeşitli hapis cezaları verildi.

    30 bin kişi yurtdışına gitti, 4 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı, 388 bin kişiye pasaport verilmedi, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten çıkarıldı, 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı, işkence sonucu ölen diğer yüzlerce insan resmi kayıtlara giremedi, metris, mamak, diyarbakır gibi büyük cezaevleri işkencecilerin sayısız yeni işkenceyi denediği yerler haline geldi, diyarbakır cezaevinde 14 kişi açlık grevlerinde yaşamını kaybetti, 300 gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazeteci öldürüldü, gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi, 13 büyük gazete için 303 dava açıldı, gazetecilere toplam 3315 yıl 6 ay hapis cezası verildi, gazeteler 300 gün kapatıldı, 49 ton gazete, dergi ve kitap sakıncalı olduğu için imha edildi, 23 667 derneğin faaliyeti durduruldu, 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
  • apoletlerden korkmayı öğrendiğim ilk gün..
    sokağa çıkma yasağıyla tanıştığım ilk gün..
    hasan mutlucan'dan ve generallerden nefret etmeyi öğrendiğim ilk gün..
    mahallemizdeki güzel türkü söyleyen ablayı son gördüğüm günün ertesi..
    öğretmenimi tedirginlik içinde görmeye başlayacağım ve sonra da nereye yokolduğunu bilemeyeceğim dönemin başlangıcı..
    bana her hafta başka bir roman öneren ve param yetmediğinde indirim yapan, bazen de hediye eden kitapçı abinin yerinde yeller eseceğinin ilk işareti..
    bana "çizgilerle marks" ve "çizgilerle darwin" isimli çocuk kitaplarını veren abinin sandalla denize açılıp kitaplarını denize attığı, sonra da yakalandığı gün..
    abimin nazım hikmet kitaplarından bir kaç tanesini araklayıp saklamayı içgüdüsel olarak akıl ettiğim gün..
    bir kaç yıl sonra okulda yazdığım bir kompozisyonu nazım hikmet'in şiirlerinden bir dizeyle bitirdiğim için disipline verileceğimin habercisi..
    sokağa çıkma yasağına rağmen çocuk hınzırlığımla evden sıvışıp ara sokaklarda kanlar içinde vurulmuş bir adamla (solcu bıyığı vardı) karşılaştığım günden 3 gün öncesi..
    yıllar sonra yurttaki dolabımda bulunan lenin'in bir kitabı yüzünden hakkımda "dolabında yasadışı yayın bulundurmak" hususunda işlem yapılacağı günün müsebbibi..
    küçük yaşta cezaevinde mektup arkadaşımın olmasını sağlayan gün..
    babamın devrimci bir ablayı misafir olarak evimize getirdiği ve kendisine "balkona falan çıkma" diye tembih ettiği gün.. (bir kaç gün sonra abla evden çıktı ve bir daha da kendisinden haber alamadık)
    henüz ne olduğunu tam kestiremediğim bir isyan ateşiyle tutuşturulduğum ilk gün..