şükela:  tümü | bugün
  • istanbul'da hizbullah adli asiri dinci teror orgutu uyesi militanlarin evine duzenlenen baskin. evdeki uc kisinin orgutun ust duzey uyeleri oldugu ve aralarindan birinin orgutun lideri olan huseyin velioglu oldugu ortaya cikti. polisin saatler boyu kusatmis oldugu evde catismalar yasandi ve operasyonun bitiminde huseyin velioglu olu, diger iki yonetici ise sag olarak ele gecirildi. (2000)
  • temmuzda kısa donem askerlige baslayanlarin izinlerini kullanmadiklari takdirde muhtemelen teskere ozlemi ile bekledikleri gün
  • karaköytünel meydanı'na bağlayan, 573 metre uzunluğundaki tünel açıldı. (1875)
  • tarihdeki ilk gs-fb derbisinin yapıldığı gün...
    (bkz: 17 ocak 1909 fenerbahçe galatasaray maçı)
  • gökhan semiz'in bakırköy'de bir trafik kazası sonucu hayatını kaybettiği lanet gün.
  • beypazarı'nda son anadolu panteri öldürüldü. (1974)
  • vakti zamanında milliyet'in "azrail'in doğum günü" başlığı attığı gündür.
    bunun sebebiyse, 17 ocak 1993'te kuşiro'da, 17 ocak 1994'te los angeles'ta, 17 ocak 1995'te ise osaka'da civarı depremler olmasıdır.
  • zaman… bugün bir baktım tam 8 sene geçmiş. tam sekiz sene olmuş o gideli. sızısı, yokluğu hala kalbimde. o gittiğinden beri bir yanım hep eksik. o gitti, ben büyüdüm. önceleri isyan ettim. hiç büyümek istemedim. evin küçüğüydüm, onun biricik kızıydım. o yokken kime şımaracaktım? kime nazlanacaktım? ilk zamanlar, yaş aralığı fark etmeksizin gördüğüm her anne kızı kıskandım. değişik hislere değişik düşüncelere kapıldım. “asla anne olmayacağım!” dedim mesela, sanki bir gün anne olursam, onun biricik kızı olma statüsünü kaybedecektim. derler ya zaman her şeyin ilacı diye… zamanla bu çocuksu naif düşünceler bitti. büyümeye başladım. kendime haksızlık etmeyeyim, o gitti diye ne kadar mahvolduğumu dışarıya pek yansıtmadım. 17 ocaktı gittiğinde. iki hafta sonra finaller vardı. istanbul’a döndüm. oturdum ders çalıştım. sınavlara girdim. hepsini geçtim. herhangi bir şeyin hırsı içinde değildim, ya da çok farkında değildim. uyuşmuştum. o yoktu, ama hayat devam ediyordu. yokluğunu daha idrak etmemiştim ki. geceleri rüyamda; onu görüyor, sarılıyor, öpüyor, bazen telefonda konuşuyordum.

    ölüm sen ne soğuk bir şeysin! ne kötü bir kelimesin! telafuz etmek ortamı germeye yetiyor. insan -hele - sevdiğine, canına, kanına, kendinden bir parçaya o kelimeyi hiç ama hiç yakıştıramıyor. neyse ki biz insanoğlu kendimizi teselli edecek kelimeleri de türetmişiz. güzel sıfatlar bulmuşuz mesela, sevdiklerimize yakıştırabileceğimiz. derken, bir meleğim var diye teselli etmeye başladım kendimi. üstelik her an benimleydi. gerçekten de bunu hissedebiliyordum. metanet duygusu bizim icadımız mı, metafizik şeyler gerçekten var mı bunlara pek kafa patlatmadım o sıralar. ama güçlü durduğum, dışarıdan öyle gözüktüğüm bir gerçekti.

    şimdilerde dostluğumuzu rafa kaldırdığımız bir dostum vardı o sıralar. ev arkadaşımdı. olsa olsa o şahit olmuştur o dönem, dışarıdan gözüken güçlü tavrımın perde arkasına. o zamanlar, çok sevdiğim dostumdan bile gizlerdim güçsüz yanımı. hüngür hüngür, it gibi yatağımda ağladığım o gecelerde, belki duymuştur sesimi. yine de varlığı bana büyük destekti. beni anladığını düşünüyordum. o sıralar ihtiyacım olan anaç duyguyu verebileceği ölçüde bana vermişti. yer yer şımartmıştı. hayatımı kolaylaştırmaya çalışmıştı. bunların hep farkında oldum ve hala unutmadım. teşekkür ederim, o zamanlar evcil ev hayvanım diye takıldığım güzel dostum.

    şimdilerde çok kızıyorum kendime geriye dönüp baktığımda; şu güçlü olmalıyım obsesyonu neyin çabasıymış? insan kaç kere kaybeder annesini? özgürce acımı yaşamaya, yasımı tutmaya hiç izin vermemişim kendime. şimdi başıma gelse daha farklı davranırdım sanıyorum. okulunu okuduk ya bu işin(!), insan psikolojisi… sonra sonra bir yerlerde okudum ki, ergenler yas sürecini bu şekilde yaşarmış genelde. güçlü durmaya çalışarak. bundandır, koca koca adamların, koca koca kadınların ebeveynleri öldüğünde büründükleri ruh hali bana bir süre komik geldi. bazen öfkelendim onlara. evlenip barklanmışsın, çocukların olmuş, annen/baban hepsini görmüş, daha neyin peşindesin? benim annem mezuniyetimi bile göremedi! diye söylendim kendi kendime. toydum tabii. daha büyümemiştim. herkesin acısını kendince bir yaşama stili olduğunu, en önemlisi ölümün yaşının olmadığını, her ölümün erken ölüm olduğunu henüz kavrayamamıştım.

    ben acımı normlardan farklı yaşamıştım. iç dünya resmen dış dünyaya kapalı, ancak kendim hayata karışık… baş başa kalınca ise kendimle, yoğun bir şekilde acı ve hüzün hissederek. iyi bok yemişim! şimdi bakıyorum, bu şekilde yaşamam, annemin gidişinden sonra geçen yaklaşık 6 seneyi major depresyonda geçirmeme sebep olmuş. içe atılan her duygu travmatize oluyor. söylenmeyen her söz sana ağırlık yapıyor. yas sürecinin uzamasına sebep oluyor. evet gündelik yaşamına, sorumluluklarını yerine getirmeye devam ediyorsun ama, sanki robotlaşmış durumdasın. keyfini çıkaramıyorsun hiçbir şeyin. neyse…
    her zamanki gibi yine kendime haksızlık ediyorum sanırım biraz. ilk kez başıma gelen bir şeyin, üstelik 20 yaşında, ideal davranış kalıbını kim bilebilir? mizacıma uygun şekilde tutmuşum yasımı belli ki. dezavantajları olduğu gibi, avantajlarının da olduğu aşikar.
    annenin yokluğu, bir anda büyütüyormuş insanı cidden. hele de benim gibi görece olarak şanssız bir insansanız, hayatın akışı sizi acımasız hayatla tek başına bırakıyorsa, geride kalan aile bireylerine karşı sorumluğunuz varsa, bir bakmışsınız büyüyorsunuz.
    bir de naif ritüeller geliştiriyorsunuz tabii… annesiz kalan evin düzenini bıraktığı gibi devam ettirme çabası hasıl oluyor bünyede. ailede tek dişi birey olunca, üstelik siz başka bir şehirde okurken… sanki görecekmiş gibi, “aferin güzel kızım” diyecekmiş gibi, geri dönecekmiş gibi. bir evi koordine etmenin ne zor olduğunu, yemek yapmayı, beyaz eşyaları kullanmayı, ev için alışveriş yapmayı vs. adım adım öğreniyorsunuz. yakınınızda bir akrabanız, bir aile büyüğünüz de olmayınca resmen iş başa düşüyor. neyse ki, internet yaşamımıza girmeye başlamıştı ve yemek yapmayı çoğunlukla internetteki yemek tariflerinden öğrenmiştim. keşke annem hayattayken ondan o güzel yemekleri yapmayı öğrenebilseydim yakınmaları, yemekleri onun pişirdiklerine benzetme çabası eşliğinde… elbette yaptığım hiçbir yemek onunki gibi olmadı. yılların deneyimi bir anda ortaya çıkmıyor maalesef.

    hayatta bir anda tek başına kalınca, insan alışveriş konusunda bile afallıyor. mutlu,huzurlu ve konforlu bir çocukluk geçirmiş bir insansanız hele ki… dolmalık biber, patates, soğan almayı bile problem haline getirebiliyor insan. neyi nasıl seçeceğim, nasıl isteyeceğim, ne kadar alacağım? iş başa düşünce öğreniyor insan…
    annesiz yaşamın nasıl bir şey olduğunu sayfalarca yazabilirim. iyi ve sevecen bir annenin ölmesinin yarattığı boşluğun ne kadar büyük olduğunu da. ama hala biraz ürküyorum sanırım, hem bunları tekrar tekrar hissedip farkına varmaktan, hem de çoğu zaman ne kadar aciz hissettiğimi diğer insanlara göstermekten…

    sekiz yıllık sürecin en başından bu güne kadar, acımı hep içimde yaşamayı, acımın şovunu yapmamayı tercih ettim. insanlar beni anlamayacaklardı, ya da acıyacaklardı. mesafeli durmayı tercih ettim. anne kelimesini öyle özlüyordum ki, buna çare olarak, sevdiklerimin yanında, samimi anlarda çokça annemden bahsettim. içinde “annem” kelimesinin geçtiği cümleler adeta ısıtıyordu beni. sanki yaşıyormuş gibi, onunla olan güzel anılarımızı, annemin komik yönlerini anlattım hep. ani ölümünden olabildiğince az bahsederek…

    yine de şanslı bir insanım. annesizliğin nasıl bir şey olduğunu anlatabildiğim için. yani bir zamanlar annem olduğu için. 20 yaşıma kadar benimleydi. onu tanıdım, sevdim, beni büyüttü, beni sevdi, benim için endişelendi, an geldi benimle gurur duydu. bu duyguyu hiç yaşayamayan insanları düşününce şanslıyım evet. belki birçok şey yarım kaldı, eksik kaldı. gidişinin ardından bazı duyguları yaşayamadım, ve birçok şeyi de yaşayamayacağım… bir gün evlenirsem, içli içli mutluluktan ağlayacak, bir gün doğum yaparsam hastanede bana refakat edecek, yer yer evlilik içi sorunlarda kaynanalık yapacak bir annem olmayacak misal… çevremdeki anne kızları gözlemlediğimde, gözüme ilk çarpan detaylar bunlar oldu. böyle anlarda ne diyorduk? kader, mukadderat… napalım. genellikle sürüden ayrı oldum, hayatın bu evrelerinde de mor inek ben olurum. dert değil. yalnızlığı artık iyi biliyorum. aradan geçen sekiz sene beni öyle olgunlaştırmış ki, cidden bunlar artık canımı yakamıyor. tuhaf bir hüzün çöküyor hepsi bu.

    ne diyordum? yine de şanslı bir insanım evet. atomu parçalamamış olsa da, varlığıyla gurur duyabildiğim bir annem olduğu için. minimal ve kısa yaşamında, iyi bir insan, iyi bir öğretmen, iyi bir evlat, iyi bir arkadaş, iyi bir eş, iyi bir anne olmayı başarmış bir anneye sahip olduğum için.

    akla gelen başat özellikleridir: güler yüzlülüğü, yardımseverliği, nazik ve narin duruşu, sevecenliği… ha bir de titizliği… tanıyan insanlar bunlardan bahsediyor. herkese nasip olmuyor sanırım bu sıfatlar.

    en sevdiğim filmlerden biridir vizontele tuba, ve en sevdiğim repliğidir o filmin:

    -ceviz getireyim yersin?

    annemle sinemada izleyebildiğim ilk ve tek filmdir. annem günlerce evde o repliği söyleyerek takılmıştı bize. tvde ne zaman denk gelsem içimi tuhaf bir duygu kaplar. sevdiğin insanın kaybı çok değişik deneyimler kazandırıyor bireye. kaybettiğin kişiyi hatırlatan şeyler, hem burnunu sızlatıyor hem de tuhaf bir sıcaklık veriyor.

    bir de tuhaf tesadüfler yaşatıyor hayat sana. annenin vefatı sonrası, sahaftan random şekilde seçip aldığın bir kitabı okumaya başladığında; aynı hastalıktan, aynı yaşta, benzer bir şekilde annesini kaybeden bir genç kız karakteriyle karşılaşmak gibi… eğer ilahi güçlere inanıyorsan bu gibi şeylere farklı anlamlar yükleyebilirsin.

    ama hala dinleyemediğim yasaklı şarkılar ve türküler var. istem dışı maruz kaldığımda kaçacak delik arıyorum.

    8 sene… insan sekiz seneye çok şey sığdırabilir gerçekten. özellikle genç yaştayken… azimliysen iki lisans programı bitirebilirsin mesela. ya da evlenmiş olsan ilkokula giden bir evlat sahibi olabilirsin. 8 yıldır çalışan insansan iyi bir kariyere ulaşmış olabilirsin veya. uzun bir zaman dilimi gerçekten. benim için de çok şey değişti, çok şey yaşandı gerçekten. okul bitti, çalışmaya başladım, aşık oldum, güzel arkadaşlıklar kurdum, ekonomik özgürlüğün tadını çıkarttım, ayrılıklar yaşadım, gezdim, dolaştım, küstüğüm insanlar oldu, kitaplar okudum, yaşıtlarım çoluk çocuğa karıştı vs… ama böyle durup düşününce, hiçbir şey onun yokluğu kadar sarsmadı beni. zaten sevdiğin insanın defin ritüellerinin her anına şahitlik edecek kadar cevval yürekliysen, sonrasında karşılaştığın hiçbir şey o denli acıtamıyor canını. yalnızca büyük bir kaygı kaplıyor zihnini, ara ara gün yüzüne çıkan, ya diğer sevdiklerim de erken giderse? onları erken kaybetmekten başka ne korkum olabilir?

    bir zamanlar prenses, nazlı bir kız çocuğuydum, derken büyüdüm ayakları yere basan güçlü bir kadın oldum. “madem bana bu rol biçildi elimden gelenin en iyisini yapayım.” dedim hep. yapmaya da devam ediyorum. bir şeyler üretmek en büyük çabam. biliyorum ki bu yaşanmışlıklar olmasaydı, ben şimdiki ben olmazdım. başka bir ben olurdum ama yine de annem yaşasaydı keşke desem de bazen: hayatı deneyimlemeye, öğrenmeye, dersler çıkarmaya devam ediyorum.

    bugünün özelliğini sabah hastanede randevu defterine bakarken fark ettim. görüşme yaptığım çocuk da –tesadüf- tam 8 yaşındaydı. sonra akşam oldu, mutfakta yemek yaparken, ekranlarda senelerce gördüğümüz bir gazetecinin aynı hastalık sebebiyle, aynı 17 ocak tarihinde, bugün vefat ettiğini öğrendim. yine bir tuhaf oldum. yazmam gereken başka şeyler vardı ama bu satırları yazarken buldum kendimi. bazen bir şeyler tetikliyor ve insan dökülüveriyor. belli ki ihtiyacım varmış.

    sekiz sene sonra yokluğunla baş etmeyi öğrenmiş durumdayım. yinelemek gerekirse, “bir şeyler hep eksik.” başka bir senaryo gerçekleşsin çok isterdim, ama şuan bu gerçeğin içindeyim. en gerçek duygularımı tariflemek gerekirse; zaman zaman sana dair sitemkar duygulara kapılıyorum. kalmayı çok isteseydi gitmezdi gibi saçma düşüncelere kapılıyorum… belki en iyisini yaptın gitmekle. dünya sen gittiğinden beri giderek boktanlaşıyor. çok milli duygularla sevdiğin türkiye cumhuriyeti içerik ve vizyon değiştiriyor. her şey sahte, bir çok duygu illizyon. bir var bir yok. ama bazı şeyler öyle gerçek ki, ne olursa olsun değişmiyor ve baki kalıyor:

    seni sevgi ve saygıyla anıyorum anneciğim. varsa şayet, mekanın cennet olsun.

    http://www.youtube.com/watch?v=e5aqljz5idc
  • benim için, hayatımda unutmayacağım bir gün olarak kalacak.
    birçok kişi için vakitsiz ölümler, ayrılıklar, hayalkırıklıkları ile doluyken, benim için yeni bir başlangıç, yeni bir umut.

    (bkz: lance armstrong)
    (bkz: mehmet ali birand)