şükela:  tümü | bugün soru sor
  • kadir inanır beyefendinin doğum günüymüş, 1948.
  • simeranyanın kuruluş günü.
    o günü görenler anlatıyor; yıllar süren acı dolu bir savaş nihayete erdiğinde arda kalan insanlar kin ve nefretlerini savaşın küllerine gömerek birbirlerine sahip çıktıklarında kurdukları tek devletli düzenin adına simeranya adını verip geçmişte yaptıkları hataları tekrarlamamak için gözyaşları içinde birbirlerine söz verirler.
  • odo önderliğinde bir grup insanın urrastan ayrılarak annarese taşındıkları gün.
    o günü görenler anlatıyor; yıllar süren işkence dolu günler sona erdiğinde annaresliler sert bir kum rüzgarının estiği soğuk bir akşam üstü bir araya gelip refah için eşitliği ayaklar altına almayacaklarına dair ant içmişler.
  • her tarihin bir anlamı vardır.benim için dündür.
  • 2000'den sonra bu tarihte doğduysanız büyük ihtimalle (yer-yurt saat meseleleri) balık burcusunuzdur.
  • jose arcadio buendio önderliğinde bir grup insanın yağmurun hiç dinmediği ıssız bir yere yerleştikleri ve sonradan adını macondo adını verdikleri kasabayı kurdukları gün.
    o günü görenler anlatıyor; yağmurun bir an için dindiği ufacık bir anda ursula gökyüzüne bakar ve burasının yuvası olduğunu anlar, and içer; bir yüzyıl boyunca yalnız kalsak da ben, çocuklarım, torunlarım ve çocuklarımın torunları burada büyüyüp öleceğiz.
    rivayet odur ki; melquíades de kuş seslerini takip ederek macondo'yu başka senenin aynı gününde bulmuştur.
  • cosimonun bir akşam üstü her şeyden kurtulmak için ağaçlarda yaşamaya başladığı gün.
    o günü gören erkek kardeşi biagio anlatıyor: abim o gün ayaklarını yerden kestiğinde ben de kendimi hafiflemiş hissetttim. her ne kadar bir ailede ancak bir deli çıkabilir diyerek benden ayaklarımın yere basması beklense de ve abimden beklenen gelecek kaygıları da benim üzerime zamanla yüklenmiş olsa da hemen yanı başımda her şeyden bağlarını koparmış birisinin varlığı beni daha da güçlendirdi. o ağaçlarda gezdikçe ben adım atmayı, koşmayı, düşmeyi ve düştükçe tekrar kalkabilmeyi öğrendim.
    o günden beri insanlar ağaçlara farklı bakarlar; ağaçlar biraz ev biraz da özgürlük demektir.
  • bir şubat sabahı erken saatlerde uyandım. güneş ışığı kalın perdenin kıvrımlarından bir aralık bulup yüzüme vuruyordu. ne zaman ve nasıl uyuduğumu hatırlamıyordum. üstümdeki pantolon ve yanı başımdaki kaset çalar dün geceyi hatırlamaya yetmedi. uykudayken birileri zihnimi silmiş olmalı. el yordamıyla etrafta başka ipucu arayışlarım boşa çıkınca zihnimi zorlamaya başladım. ne yapsam boşuna. uzun zaman önce yaşanmış önemsiz detaylar sıra sıra gözümün önünden geçse de dün geceye ait tek bir anı bulamadım. sert bir süngerle kaplı tahta divan üstünde sırtım duvara yaslı bağdaş kurmuşken aradığım hafıza kırıntısını çekip alabilmek için gözlerimi kapamam da fayda etmedi. dün gece yaşanmamış kapkara bir boşluk. o boşluktan bir an kırmızı bir kitap geçiyor. arka kapağında yazarın siyah beyaz fotoğrafının yer aldığı kısa öykülerden oluşan kırmızı bir kitap. raslantılar üzerine kurulu bir aşk masalı. gözlerim avuç içlerimle ovuşturup bu masaldan çıkıp odaya geri döndüm. elimle yastığı kaldırıp göz attım. kitap orada değilse nerede olabilir ki? divandan düşmüş olduğuna kanaat getirdiğim sırada aslında benim dün gece o kitabı hiç okumamış olduğumu farkettim. o hikayeyi ben günler önce körüklü bir halk otobüsünün arka koltuklarından birisinde okumuştum. rastlantı bu ya; o aşk masalı da bir otobüste başlıyordu.
    zihnimde bir yığın olgunlaşmamış fikir var. birini dahi diğerlerinden ayıramadığım kocaman bir kördüğüm sanki. bunlar dururken dün geceye kafa yorduğum için kendime kızıyorum. bırak o da diğer bir çok gece gibi karanlıkta gömülü kalsın. belki bir gün hiç beklemediğim bir an karşıma çıkar ve beni durduk yere gülümsetirdi. bir kelime arıyorum. dilimin ucunda dolaşan fakat seslendiremediğim absürd bir kelime. daha önce kimsenin bu kelimeyi kullanmadığına eminim. çünkü daha önce hiç kimsenin bunu hissetmediğini biliyorum. ilk defa ben isem bu duruma düşen, bunun adını koymak da bana düşerdi. ‘karmaşık’tan çok öte, ‘darmadağın’ olamayacak kadar istemli ve itici bir güçten bahsediyorum. dinlemesi acı veren fakat söylemesi hayata bağlayan karanlık bir melodi gibi. hepsi iki harfli en az dört heceden oluşan ritmik bir kelime. uzun zamandır yapageldiğim gibi bu işi de sonra halletmek düşüncesiyle yarım kalmış işler çöplüğüme savuruyorum. bir fikir tohumunu ortaya çıkarıp yeşertmek, nasıl yapmam gerektiği habire öğütlenen fakat hiç bir zaman neden yapmam gerektiği açıklanmayan sözde sorumluluklarımdan bir kaçıştı. fakat büyüyüp tıpkı diğerleri gibi sırtımda yük olmaya başladıklarında onları bırakıp başka tohumlar arıyordum. belki de diye düşündüm, unutkanlığım ezilmemin sonucu değil ayakta hala durabilmemin sebebiydi. unutmasam, olmadığını sandığım için yürüyebildiğim fakat hep sırtımda duran bu ağırlığa nasıl katlanırdım?
    evde oyalanmadan dışarı çıktım. elimde milan kundera’nın hafif! bir kitabı. sırtımda amerikan markalı lacivert montla dolmuş durağına ilerlerken cebimdeki bir kaç bozuk parayı parmaklarım kavrıyor. şıkır şıkır oynuyorum paralarla. onu düşünüyorum. bozuklukları birbirlerine sertçe vurduruyorum. şıkır şıkır. sesi duydukça moralim bozuluyor. olmayacak ihtimalleri düşünmeye itiyor bu ses beni. güzel hayaller boş vaatler gibi. ‘ya olursa!’ ile başlayıp ‘olmadı ya!’ ile biten bayağı öyküler. dolmuşta arka koltukta pencere kenarında bulduğum yere oturuyorum. burası dolmuştaki en ayrıcalıklı yerdir. para uzatma derdi olmadan yolcuları onların bakışlarına yakalanmadan izleyebileceğiniz yegane mevki. daha ne olsun? son durağa kadar hiç kimseyle konuşma gereği duymadan gidiyorum. tedirginim. onunla olması gerektiği kadar konuşup olması gerektiği kadar sessiz kalmak niyetindeyim. mektuplar bir kişiyi tanımaya yeterse eğer o sözünü benden sakınmayacak, usturuplu cümlelerle tüm kaçışlarımın hesabını soracak bana. belki bir son kaçış tüm eski hataları silecektir. bozuklukları yumruk yaptığım parmaklarımın arasında sıkıyorum. parmaklarımın eklem yerleri acıdıkça ondan kaçamayacağımı anlıyorum. başka yolu yok. ne olursa olsun onunla bu gün buluşacağım.
    dolmuşta elimdeki kitaptan rasgele cümleler okumaya başladım. saçma bir fikir gibi gelse de belki bugunkü buluşma sırasında kullanırım düşüncesiyle bu cümleleri evirip çeviriyor onlardan kısa bir hikaye üretmeye çalışıyordum. eğer o kadın dolmuşa binmeyeseydi, yolculuğun sonunda bu dolmuştan bir hikaye ile ayrılacağıma emindim. fakat olmadı. milli kütüphane durağında binen orta yaşlı sıfatını almaya az kalmış kısa boylu zayıfça bir kadın önünde durmayıp bu soğuk havada koşmasına neden olduğu için şoföre söylense de ondan karşılık alamayınca arkasını dönüp o’na boş koltuk bırakmamış biz yolcuları süzmeye başladı. belli ki birisinin ona yer vermesini bekliyordu. hemen yanımda oturan siyah bereli delikanlı onun bakışlarına yakalanmamak için benim tarafımda bulunan pencereye kafasını sakin bir tavırla çevirdi. bu olayların hepsini dikkatli bir gözlemci gibi dışardan takip ederken kadının bakışlarına yakalandığımda gözetlenen kişinin aslında ben olduğum hissine kapıldım. bu farkındalık beni tedirgin ettiği için istemesem de gözlerimi onun emir buyuran bakışlarından ayıramadım. bunun doğal sonucu olarak ayaklarım bedenimin yönetimini ele aldı ve kadına yer verdi. bir elim tavana paralel uzanan kırmızı boyalı demir çubuğa tutunmuş vaziyette ineceğim durağa kadar sallana sallana gitmek zorunda kaldım. halbuki kitap okumaya ne çok ihtiyacım vardı! güvenpark son durak. dolmuşa binmek için bizim inişimizi ellerini avuştururarak sabırsızlıkla bekleyen insanların arasından yalpalayarak geçtim. o sırada kitabın ön kapağının kıyısı hafifçe kıvrılıp çirkin bir kat izi oluşturduğunu kalabalıktan sıyrılınca farkettim. kıvrılan yere elimle bastırsam da nafile. her ne kadar o’nun bunu önemsemeyeceğini bilsem de kapağı kıvrılmış bir kitap vermek istemiyordum ona. fakat yeni bir kitap almak için ne vaktim ne de param vardı. çaresiz, buluşmak için sözleştiğimiz alışveriş merkezinin kafesine doğru en kestirme yoldan yürüdüm.
    küçük konuşmalar yapmasını hiç bir zaman beceremedim. telefonda konuşurken veya yoldaki rastgele birisiyle konuşurken ‘naber! nasılsın?’ dan öteye gidemememin sebebi de budur. bu eksikliği kimi zaman görmezden geldim kimi zaman ise bunun bedelini bir yığın -sonrası pişmanlık olan- monologla ödedim. o gün de öyle oldu. ben cebimde bir kaç kelime ve aklımda bir dolu cevaplanmamış soru ile karşısına çıktığımda cebimdekileri unutup onu benim bile rahatsız olduğum bir sessizlikle süzmeye başladım. saçlarını kestirmişti. gözlerini daha belli eden bu kısa saçlı haline ilk defa tanık oluyordum. kot pantolon üzerine giydiği renkli boğazlı kazağı ile buralara ait olmadığını söylüyordu sanki. -tam düşündüğüm gibi- yaşından beklenmeyecek rahat ve sakin hareketlerle bana selam verip boş bir masa aradı. kafenin kitapçıya yakın tarafına kurulmuş bir masaya karşılıklı oturduk. sanki bu anı ilk ve son kez yaşayacakmışım gibi gözlerim hep ondaydı. uzun bakışlarımdan rahatsız olabileceğini düşünerek başka yerlere odaklanmaya çalışsam da nasıl olduğunu anlamadan bir şekilde yine ona bakarken buluyordum kendimi. açıkçası onu özlemiştim. demek ki insan mektuplarla tanıdığı birisini de özleyebilirmiş. bu özlemi kuşatan merakımı da yanıma alıp iki adet portakal suyu sipariş ettim. onun hakkında o kadar çok şey merak ediyordum ki hiç bir şey soramadan sessizce ona bakmaya devam ettim. ilk buluşma ve sonrasında gerçekleşen portakal suyu molası tek taraflı bir sessizlik ile geçti. o sakin ve tane tane konuşurken ben onun bir önceki cümlesine nasıl cevap verebilirdim ile kafamı yoruyordum. o bu halimi görmezden gelip konuşmasını başladığı gibi sakince bitirdi. boş bardağı masaya bırakıp önce bana sonra etrafa bakmaya başladı. elimdeki kitabı sordu. kitap hakkında pek de bilgim olmadığı için yazarı basit bir kaç kelimeyle överek bu kitabı o’na hediye etmek istediğimi söyledim. ön kapağın kıvrılmış olduğunu görmemesi için arkası yukarı dönük bir şekilde kitabı ona uzattım. teşekkür etti sakince. kitabın arka kapak yazısını okurken hafifçe gülümsediğini farkedince moralim yerine geldi. demek ki hediyemi beğenmişti. demek ki hala bir ihtimal daha vardı. fakat o sırada ne konuşmaya ne de bu ihtimali düşünmeye cesaretim vardı. kısa ve tedirgin bir sessizlik çöktü masaya. bu yüzden sağımızda duran kitapçıya gitme teklifini hemen kabul ettim. biraz yürümek, biraz yer değişikliği belki de bana faydalı olacaktı. fakat olmadı. o kitapçının girişinden hemen sonra sağa dönüp ilerlerken ben daha önce bir kitapçıya bu amaçla hiç gelmediğimi şaşkınlıkla kendime itiraf ediyordum. ‘dünya klasikleri’nin olduğu bölümün önünde durup kitapları gözden geçirmeye başladık. hem rahat görünmek hem de rahatlamak için kitaplardan birisini alıp sayfalarını gelişigüzel çevirmeye başladım. yeterince sessiz kalmıştım. konuşma sırasının bende olduğunu hissettiğim için sayfaları hızlıca çevirerek bana ilham kaynağı olabilecek bir cümle veya kelimeyi umutsuzca aradım. elbette ki; sorun kitapta değildi. söylemesi bile haz verici içi büyük kelimeleri o harf kalabalığından cımbızla çekip çıkarmama rağmen kelimeler ve dolayısıyla tüm çabalarım iki dudağımın arasına varmadan derinlerde bir yerde eriyip gidiyordu. neyse ki o bana bir adım yaklaşıp elimdeki kitabı okuduğunu belli eden fakat gururlu olmayan bir ses tonuyla kitap hakkında ne düşündüğünü söyledi. elime geçen bu güzel fırsatı değerlendirip konuşacak bir şey üretemediğim böyle durumlarda olduğu gibi ona soru sormaya başladım. bana kitabı lisenin ilk senesinde yurtta kalırken okuduğunu gözlerini kitaptan ayırmadan söyledi. o sırada bir anlığına da olsa bana baktığında gözlerindeki ışıltıyı yakaladım. bugün ikinci defa bana böyle bakıyordu. fakat ben o sırada bu ışıltıyı anlamlandırmaktan çok uzakta kendimce oluşturduğum gel-gitler arasında boğuluyordum. bu yüzden gözlerindeki ışıltının ardındaki kapıyı ancak o günün akşamında aralayacağımı bilmiyordum henüz. o gün kitaplar hakkında bir süre daha konuştuktan sonra gitmesi gerektiğini söyleyip bana veda etti ve ayrıldı.
    şimdi ve daha önce o günü bir çok kere daha yaşadım. o güne gidip o kitapçıda onunla bir çok kere konuştum ve yine aynı masada taze sıkılmış portakal suyu içtim. ona kitaplardan arakladığım bir kaç alıntıyla cevap verdikçe ve ufaacık bir espri ile onu gülümsetmeyi başardıkça yaşadığım o günün oldukça kötü geçtiğini kendime itiraf ettim. bu durumda önümde iki yol vardı. ya her zaman yaptığım gibi bu anı da unutmak için kendimi oynadığım bayağı oyunlara adayacaktım ya da o’na ne düşündüğümü söyleyecektim. ben o gün ilk defa ikinci yolu seçtim.
    o gün farklı bir gün. öyle olmasını istiyordum. çünkü artık unutmak istemiyordum. uzun zamandır yaptığımın aksine bugün bir karar verecek ve bunun hayatımı yönlendirmesine izin verecektim. aslında hayat bu kadar basitti. telefonu elime alıp aklıma ilk gelen sözleri iki adet yüzaltmış karaktere sığdırmam da bu hayata ilk adımım oldu.
    bugün 18 şubat. ne yapacağıma önceden karar vermeden yaşadığım binlerce günden her hangi birisi. bugün o binlerce gün arasında pişman olmadığım tek gün.
  • nicholas urfe'nin geçmişini geride bırakmak pahasına bir yunan adasına öğretmen olarak ayak bastığı gün. onun için muhakkak ki önemsiz fakat bir çok okur için önemli bir milat.
    ada'dan ayrıldığı gün onunla seyahat eden bir öğretmen arkadaşı anlatıyor:
    biraz gergin bir ses tonuyla 'pişman mısın?' diye sorduğumda anladım ondaki değişikliği. ada'da geçirdiği aylar boyunca o hiç bir şeyi umursamayan insan gitmiş yerine kederli, tedirgin bir insan gelmişti. yine de onda pişmanlığın zerresi yoktu. umutsuz bir oyunun içine bilerek sürüklenmiş, kendi yönetemediği dümeni başkasına* vererek hayatına bir amaç aramıştı. ona göre kaybedecek bir şeyi yoktu. bu oyunda ne kadar kullanılsa kendisini o kadar anlamlı hissetmişti. ne de olsa o seçilmişti; bir piyon da olsa bir hikayeye tutunmuştu. bundan sonra yaşadıkları gerçek olmasa ne yazardı?
  • sahra çölüne kar'ın yağdığı 1979 yılının bir günüdür.