1. türk futbolunun kötü sayılabilecek bir döneminde oynanmıştır. polanya ise ispanya 82 de sanırım 4. olmuştu
    simoviçin galatasarayda oynadığı en iyi maçtır.
    maç başlar başlamaz 50. saniyede golü kalemizde gördük, peşinden birde penaltı, noluyoruz derken simoviç penaltıyı kurtardı
    özellikle smolarek diye bir adam vardı (-ki o dönem boniek ten sonra milli takımın en iyi oyuncusu idi) onun en az 5 karşı karşıya topunu çıkarmıştı. adam aldığı her topla defansı geçip simoviçle karşı karşıya kalıyor onunda sağında atıyor ancak simoviç topu bırakıp direk adamın üzerine çullanıyordu. o zamanlar son adam kırmızı kart olayı olmadığı için sadece serbest vuruş oluyor, adam öyle bir kullanıyorki adeta penaltı. simoviç çıkarıyordu topu. bu şekilde 3-4 pozisyon oldu. akıl almaz bir maçtı. adamlar en az 20 tane gol kaçırdı yada simoviç kurtardı. sonra erdal keserin attığı rahmani bir gol 1-1. bide hakem maçı 7 dakika falan uzatmıştı o zamanlarda görülmüş şey değildi bu. 2. golüde bu uzatmalarda bulmuşlardı
  2. 2-1 biten, son dakikasina 1-1 girilen, lodz'un tur atlamak icin 2 gol daha atmasi gereken ve hakemin o yillarda görülmemis sekilde epey uzattigi bu macta harikalar yaratan zoran simovic "baktim hakemin maci bitirecegi yok, bir gol yedim ki mac bitsin de ucagi kacirmadan eve dönelim" demistir bedri koraman'in ertesi gün milliyet'te yayinlanan karikatüründe.
  3. ilk maçı erhan önal'ın penaltı golüyle 1-0 kazanmasına rağmen galatasaray'ın bu turu geçeceğine neredeyse kimse inanamıyordu. zira kendi sahanda alınabilecek en az farklı galibiyetle bir demir perde ülkesine deplasmana gidiyorsun ve turu geçebilmen için vatan millet sakarya diyerek oynaman gereken tam 90 dakika var.

    peki galatasaray olarak onca transfer ve cakaya rağmen futbol olarak beklentinin neresindesin? ligde alınan sonuçlara bakılırsa derwall'in çizgili eşojmanının 10. haftadan sonra yerinde yeller esecek.

    anneanneler dualarını okudu, amcalar babalar "bu iş duayla olmaz. meseleye bilimsel ve teknik olarak yaklaşmak lazım" edasıyla sigaralarını yaktılar ve onlar kanepede biz yerde, henüz televizyonda kanal logosu bile icad edilmemişken maçı izlemeye koyulduk.

    "düüütt" başlama düdüğü, "düüütttt" gol! ulan allahsızlar neredeyse hakemin başlama düdüğü bitmeden gol mü yenir? buyur işte. sen daha dakika dolmadan gol yersen ben tabii ki maçın 5-0 a gideceğini iddia ederim.

    tabii hemen kendimizi yerden yere vurmalar başladı. yok efendim simoviç iyi bir adam olsa türkiye'ye gelirmiymiş, derwall zaten ununu elemiş eleğini asmışmış, yok şuymuş yok buymuş.

    biz oturduk ailece galatasaray'ın her oyuncusunu ve yöneticisini nasıl yerden yere vuruyor, polonyalı'ların alelade bir pasına bile ne derin anlamlar yüklüyoruz anlatamam. elalemin polonyalı'sı topa rastgele abanıyor, bizim yorum hazır "allah'tan tutmadı kaleyi. tutsa kesin gol. adam aslında köşeyi düşündü. yoksa istese ortadan bazuka gibi sokardı" "tabii efendim adamlar labaratuvarda çalışıyor bu boku"

    lafı uzatmayayım bizimkisi maç izlemekten çıktı, adeta galatasaray'a ve türklerin disiplinsizliğine bok atma, demir perde ülkelerinin kıçını yalama yarışına dönüştü. "ulan bir durun, susun maç daha yeni başladı" desen ben dahil herkes senin üstüne çullanır ve ne futbol bilgin kalır, ne aklın, ne mantığın.

    ancak bu arada yavaş yavaş farkediyoruz ki maç hala 1-0. yani öyle dakika başı gol, beş dakikada bir penaltı ve kırmızı kart falan olmuyor. ama bizde bahane hazır "haaaa" diyoruz bilgiç bilgiç. "adamların planı başkaymııış. demek ki bizimkileri yorup öyle rezil edecekler" tamam artık. bunu yumurtladık ya. o dakikadan sonra topa canla başla koşan her sarı kırmızılı oyuncu "aptal, dana, beyinsiz" oluyor. "ulan adam seni yormaya çalışıyor, bırak çıksın top" gibi akla mantığa aykırı laflar ediyoruz ama artık iş şirazeden çıkmış. galatasaray'a ne kadar laf soksan çayın o kadar demli geliyor.

    belli bir noktadan sonra millet maçtan kopup ama maçtan hareketle "zihniyet bozukluğumuzdan" falan dem vuruyor. o sırada ilk yarı bitiyor. ikinci yarı biz artık rakibin güzel gollerini ve oyun sistemini çözmek için ekran başına oturuyoruz. fakat "engellenemeyen tecavüz'ün tadını çıkarma" hevesimiz kursağımızda kalıyor. adamlar galatasaray'a tecavüz falan edemiyor. olsa olsa ön sevişmeyle geçiyor dakikalar.

    o arada her zamanki gibi "önemsiz" ve "tesadüfen" gelişen bir galatasaray atağında top rakip kaleciden dönüyor ve o güne kadar hiç ama hiç bekleneni veremeyen erdal keser meşin yuvarlağa yetişip....

    ... bundan sonrası adeta yavaşlatılmış gösterim gibi. önce mekanı tarif edeyim. amcamlardayız. amcam yeni evlenmiş, evdeki bütün eşyalar çeyiz sandığından çıkmış. ev doğal olarak sobalı. büyükler yeni kadife kanepelerde, biz çocuklar halının üzerinde fındık fıstık çay muhabbetindeyiz. taze gelin yenge hanım bize biraz gıcık davranıyor çünkü maç izlerken fıstık kabuklarını tabağa atmakta yeterli özeni göstermiyoruz. arasıra gelip gözümüze sokarcasına halıyı eliyle süpürür gibi yapıp bize mesaj vermeye çalışyor ama biz bilmemkaç tane öküz ruhlu kuzen ve kardeşin bu mesajı almaya hiç niyeti yok. babalar da zaten yengenin çırpınmasından memnun. anneler ise genç gelinden gizli intikam almak için sessiz kalıp sabrını deniyorlar.

    ..erdal'ın topa yetişmesine bir adımı kalmıştı ki ben ayağa kalkmaya başladım. dedemin hep tipini hep bana benzettiği erdal topa vurduğunda ayaklarım yerden kesildi, top ağlarla kucaklaşırken ben artık yükselebileceğim kadar yükselmiş ve soba borularının sıcağını avuçlarımda hissetmiştim. bu kötüye, ama çok kötüye işaretti. arkamdaki kanepedekiler golü değil benim götümün yükselişini seyretmiş, bu arada emaye soba borularına temasım da faltaşı gibi açılmış gözlerden kaçmamıştı.

    "ayy ayyy" çığlıkları arasında ben herkes benim gibi gole seviniyor zannederken birilerinin beni belimdan, kolumdan tutmaya çalıştığını, bunun bir gol sevincinin ötesinde anlamlar taşıdığını hissettim. ne oluyor diye arkamı döndüğümde kanepenin geri kalan kısmının boruları zaptetmeye çalıştığını farkettim. neyse ki borular bükülmüş demir tellerle tavana tutturulmuştu ve sıcak borulara el yakma pahasına yapılan müdahaleler tezgahın dağılmasına engel olmuştu.

    ancak bu arada benim bir ayağım çay tepsisine, diğer ayağım kuru yemiş tabağına dalmış ve resmen ortalığın amına koymuştum. artık ne laf işittiğimi anlatamam. anlamadım da zaten. hakem santraya koşuyor, annem gözlerini en korkunç haline sokuyor, babam ise sigarasının dumanını daha bir derine çekiyordu.

    alelacele halı silmeler, etiketi bile sökülmemiş elektrik süpürgeleri falan. rezalet...

    maçın sonraki dakikaları hem galatasaray hem de benim için çok stresli oldu. bir yanda evde yiyeceğim papara, diğer yanda domuz gibi saldıran polonya takımı.

    neyse ki o donem kaleciye pas henüz yasaklanmamıştı da maçın 80 ile 90. dakikaları arası galatasaray defans oyuncularinin simoviç ile paslaşmaları ile geçti.

    hele bir pozisyonda galiba raşit çetiner idi tam hatirlamıyorum, simoviç'ten aldığı topu hakemin gözü önünde ayağında saydırıp saydırıp tekrar simoviç'e verince elleri belindeki hakemin bu futbolcuya öyle çaresiz bir bakışı vardı ki "siz gol yiyinceye kadar maçı oynatmazsam bana da hakem demesinler" diye adeta yemin ediyor gibiydi.

    nitekim öyle de oldu. maçı 10 dakikaya yakın uzatan hakem lodz golü atınca maçı bitirdi. bizim trt spikerleri adeta avrupa şampiyonluğu sevincini yaşayan galatasaray'lı oyuncuların içine daldı. önce erdal'a uzatıldı mikrofon. gurbetçi türkçesiyle düşüne taşına birkaç beylik laf eden erdal'dan sonra mikrofon -sanırım- küçük mustafa'ya uzatıldı. ama o da ne? küçük mustafa tur sevinci ile şortunu çıkarmış, bugün gibi hatırladığım kıpkırmızı slip mayosuyla kameranın karşısında bulmuştu kendini. yeni evlilerin renkli televizyonunda maç izlemenin avantajıyla bu mayonun daha doğrusu iç çamaşırın rengini de öğrenmiş olduk. arkadaşım forman üstünde şortun niye yok? bir de ne yapacağını bilemez halde mayosunun kenarlarını düzeltme hareketi falan yapınca babam iyice vitesten attı. vay efendim bunlar tur atlasa ne olurmuş, önce adam olmak lazımmış falan da falan. benim ortalığı dağıtmamın verdiği gerginlikle babam küçük mustafa üzerinden bana giydirmeğe başladı.

    eve dönüş yolu çok uzun ve sessiz oldu. sonrasını söylememe gerek yok. resmen ağzıma sıçıldı.
  4. dün gibi hatırladığım maçtır.... neredeyse çeyrek asır geçmiş.....kanımca bu maç,, uefa kupasına uzanan,,derwall'le başlayan 15yıllık serüvenin ilk günüdür....simovic'in kurtardığı penaltı gözlerimin önünde....çanakkale'de bir çay bahçesinde izlemiştim....simovic'i galatasaray taraftarının kalbine sokan ilk maçtır....daha fazlası için;

    (bkz: bravo simovic koçum benim)
  5. zoran simoviç'in belki de kariyer maçı. hayatında bir kez daha böyle bir performans gösteremedi, yaklaştı ama böylesi olmadı. çıkardığı %100'lük gollerin sayısı 8-9 tane idi. galatasaray kafilesi o deplasmana o kadar korkarak gitmişti ki, ilk maçta nasıl oldu 1-2 gol daha atamadık diye derwall'a hayıflanıyordu bütün basın. neticesi itibariyle de galatasaray'ın avrupa'daki başarılarına bir yenisini daha ekleyen maçtır..

2 ekim 1985 widzew lodz galatasaray maçı hakkında bilgi verin