şükela:  tümü | bugün
  • mirgün cabas'ın bu hafta çıkacak kitabı.

    haberini duyduğum andan beri merakla bekliyorum. seviyorum bu adamı.
  • yakın tarih aşığı bir insan olarak hemen alıp okumaya başladığım kitap.
  • ismi ofsayt olan kitaptır.
    içeriğini bilmem. umarım yansız, objektif salt bilgi içeriyordur.
  • ismi gol olan kitaptir.
  • muazzam bir kitap. herşeyden önce fikri çok beğendim. 2001 yılına gitmek. ve sonra fikri de kitaba çok iyi aktarmış mirgün cabas. tebrikler.

    edit: ayrıca kitabın yazılış hikayesi içeriği hakkında şöyle bir söyleşisi var mirgün cabas'ın ruşen çakır'la tavsiye edilir:

    youtube
  • insana bu kadar kısa zamanda ne kadar çok şeyin değişebildiğini hatırlatan kitap.
  • henüz okumadım o nedenle hakkında yorum yapamam ancak bana hobsbawm'ın the age of empire kitabından bir pasajı anımsattı.
    19.yy'ın son çeyreğinde fiyatlarda yaşanan düşüşle birlikte beliren büyük buhranın korumacı devlet politikaları, oligopol yapılanma, taylorizm ve emperyalizmle tedavi altına alınmasını takiben coğrafi bakımından daha geniş, çoğulcu, daha teknolojik bir üretim patlaması yaşanmış. sir thomas lipton çay satarak işte bu dönemde büyük şehirlerin arka sokaklarından 500 şubeli bir deve dönüşmüş örneğin. demokrasiye evrilen siyasal düzende zamanla politikacılar da belli seçmenlerin isteklerine daha çok ağırlık vermeye başlamışlar. iş adamlarından bahsediyorum.
    iş bu koşullarda 1913, dünya savaşı sonrası burjuvazinin ve politikacıların dönmek istediği yıl olmuş hep. fiyat düşüşleriyle rahatlayan işçi sınıfı bile burjuva kadar özlem duymamış 1913'e. ancak hobsbawm bu noktada diyor ki dünya savaşını yaratan ve 1913'e dönmeyi imkansız kılan zaten tam olarak 1913 öncesi koşulların ta kendisiydi.
  • yakın tarihe olayın baş aktörlerinin direk kendi açıklamalarıyla da ışık tutan ve akıcı diliyle kolayca okunan eserdir. şiddetle tavsiye edilir.
  • 2023ten önce çıkarılan muhalif son kitap olma ihtimali olan kitap.
  • mirgün cabas’ın akp’den öncesini anlattığı, kendi sözüyle ‘akp’yi iş başına getiren zemini’ anlattığı kitap.

    siyasi ağırlıklı olmakla beraber dönemin mafyaları, gazeteci sinan özsarı’nın cezaevinde yaşadıkları -ayrı bir parantez açılması gerekiyor-, fatih terim’in italya macerası, televole, icq, ekşi sözlük de konular arasında.

    eğer kitabı okumayı düşünüyorsanız –ki tavsiye ediyorum- buradan sonrasını okumayın.

    --- spoiler ---

    öncelikle 90’lar kuşağından bir birey olarak kitaba başlamadan önce eski türkiye’nin bir ‘rüya’ olduğunu sanıyordum. ‘ekonomik kriz’ lafına aşinaydık belki ama demokrasi ve kendini ifade etme sorunlarının yaşanmadığını düşünüyordum, özellikle bugün olanları gördükçe. kitabın ilk sayfalarıyla birlikte bir hayal kırıklığı yaşadım. buraya geleceğim.

    kitap mgk kriziyle başlıyor, meşhur anayasa kitapçığı fırlatma hadisesi. burada bir kriz nasıl yönetilemez, o görülüyor. kitapçık fırlatma yaşanabilir –tabii ki normal değil- bir hadiseymiş belki ama olayın sıcaklığıyla yapılan açıklamalar, zaten bir güvensizlik içinde olan ekonomiyi uçurumun aşağısına itmiş. o sorun daha iyi aşılmış olsaydı belki bugünler yaşanmayacaktı.

    sonraki birkaç bölüm krizin yansımalarıyla (bankaların batması, ecevit’e yazarkasa atılması…) geçiyor. kitabın ortalarına doğru ise askeri vesayetin ne kadar etkin olduğunu görmek mümkün. sırasıyla dönemin başbakan yardımcısı mesut yılmaz’ın askere ‘her şeyi ulusal güvenlik tehdidi olarak görmeyin, bırakın işimize bakalım’ şeklindeki açıklaması, genelkurmay’ın verdiği tepki, mesut yılmaz’ı partisinin ‘düzeltmesi’; askerin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

    burada 28 şubat’a da değinmek lazım. kitapta kendisi yok belki ama dördüncü yılından bölümler var. üniversitelerde başörtüsü yasakları var, dine yakınlığın irtica doğurabileceği algısı hakim. bir şeyi ne kadar baskılarsanız imkân bulduğunda dönüşü o kadar sert oluyor maalesef, -rüzgar eken fırtına biçer-. fırtınayı şu an yaşıyoruz.

    özellikle bu son iki kısım, bendeki hayal kırıklığının başlıca sebebi. bu ülkede demokrasinin ‘eski güzel türkiye’ diye bahsedilen yıllarda da tam anlamıyla uygulanamadığını görüyoruz, gücü ele geçiren kesim –asker, medya, siyaset- kendisine ters gördüğüne tahakküm kurmuş.

    daha sonra ise akp’nin kuruluşu anlatılmış. parti programının tanıtıldığı toplantıda:

    “adalet ve kalkınma partisi liderliğin bilincinde olan, ancak, partiyi liderlik sultasına dönüştürmeyen bir yapı ile siyası hayata ‘merhaba’ diyor. adalet ve kalkınma partisi’nin lideri demokrat ve interaktiftir. katılımı ve kolektif karar almayı benimser.

    adalet ve kalkınma partisi’nin hukuk anlayışını, toplu olarak bir arada yaşamanın ortak güvencesi olarak hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığı oluşturur.

    toplum mutabakatına dayalı demokratik bir anayasa’nın oluşturulmasını benimser.

    dini eğitimi kişilerin kendi isteklerine bırakır.”

    ve recep tayyip erdoğan’ın:

    “partide asla bir lider diktatoryası oluşmayacaktır.

    ak partili milletvekilleri olarak sizler, diğer milletvekillerinden çok daha özgür olacaksınız. çünkü ak parti grubunda çok istisnai haller dışında bağlayıcı grup kararı alınmayacaktır. milletvekillerimiz birer parmak kaldırma makinesi olmaktan çıkıp özgür halk temsilcisi olacaktır.

    muhalefet sadece demokrasilerde olur. parti içi demokrasi açısından muhalefet denilen kavrama şiddetle ihtiyacımız var.”

    sözleri bulunuyor. bunları yorumsuz geçmek durumundayım.

    burada şuna da değinmek lazım, askerin bu denli güçlü olduğu bir ortamda akp’nin sıyrılıp bugünleri görebilmesi de stratejik bir deha örneği. başbakan yardımcısının iki satırlık açıklamasına roman yazan genelkurmay’la bugünkü genelkurmay çok farklı. burada olumlu ya da olumsuz bir şey söylemiyorum, yalnızca gözlem yapıyorum.

    kitabın bir bölümünde de cumhurbaşkanlığı sistemine dair güzel bir eleştiri var. cabas, ersin kalaycıoğlu ile konuşmuş ve şu cümleleri duymuş:

    “bugünkü devletlerin kökenine bakacak olursanız gördüğümüz şey, bunların hepsinin bir aşiret ya da kabileye dayanmaları. onun önde gelen ailesinin ve ailenin en saygın kişisinin kral olduğu, imparator, padişah ya da şah olduğu mutlakiyetçi bir yönetim biçimi… burada yönetim erkini elinde bulunduran kişi hem yasa koyuyor, hem uyguluyor, hem de icabında yargılıyor. bu zaman itibarıyla ayrıştı ve bunların her birinin kurumsal yapısı gelişti… şimdi biz bunu tersine çevirdik. yasama, yürütme ve yargının tek kişinin kişisel ve mutlakiyetçi yönetimine doğru gidiyoruz. bu içeride muhteşem güçlü bir kişi üretebilir ama dışa karşı zayıf bir yapı kurmuş olursunuz… çünkü yüz kişinin, beş yüz kişinin aklı, bir kişinin aklından daha güçlüdür… çok amiyane olarak ifade etmem gerekirse, trump telefonu kaldırdı, ‘şunu yap’ dedi. buna hayır cevabı verme imkânı ne kadar cumhurbaşkanının?

    cumhurbaşkanı diyebilir mi ki, ‘benim çok güçlü bir meclisim var, bunu ben meclisten nasıl geçireceğim? benim çok güçlü bir partim var, ben bunu partime nasıl anlatacağım? benim çok güçlü bir yargım var, benim çok güçlü bir dışişlerim var, milli güvenlik kurulum var.’ türkiye’de bunların hepsi vardı. daha önceki liderler diyordu ki: ‘biz bunlara anlatabilirsek derdimizi, yaparız…’ 1 mart tezkeresi onun için geçmedi. şimdi bunların hepsini dümdüz ettiniz, sindirdiniz, marjinalize ettiniz, bir kişiyi öne çıkardınız. o bir kişi son derece etkilenebilir bir pozisyona geldi. kim olduğu fark etmiyor. bir kişi olduğunuz andan itibaren sizin dış gücünüz inanılmaz derecede düşüyor.”

    --- spoiler ---

    bu kitabı okuduktan sonra bu ülke için üzüldüğüm şey, herkesin az çok mutlu olduğu bir ortam yaratamıyor olmamız. 28 şubat’ta baskı görenler var, şu anda da başka kesimler aynı baskıyı görüyor. yarın belki yine 28 şubat'takiler görecek. elimize birlikte yaşama adına birçok fırsat geçmiş ama değerlendirememişiz. 15 temmuz’da mesela, burada, sokakta, en azılı muhaliflerin bile ılımlı bir havası vardı recep tayyip erdoğan’a karşı. ben de ‘acaba’ dedim. ama bir yılda nereye geldik? ya da gezi parkında ılımlı bir dil kullanılsaydı şu an ne durumda olurduk? bu nereye kadar devam edecek, sonunda kim mutlu olacak?