şükela:  tümü | bugün sorunsallar (2)
  • birkaç bilgi vereyim, 2019 şubat-mart gibi daha detaylı ele alınır bu konular. milliyet-hürriyet-şamdan ayarında basınla büyümüş nesiller de biraz aydınlanmış olsun.

    -dünyada en düşük faizle borç veren kurum imf’dir. hatta reel faizler düşünüldüğünde imf’den alınan borç bedavadan biraz daha pahalıdır.

    -bir ülke eğer imf ile olan borcunu sıfırladığını söylüyor ve cari açığı artıyorsa, daha yüksek faizle serbest borçlanıyor demektir. (üzerinizde ambargo yoksa bu enayiliktir)

    -imf borç anlaşması yaptığı ülkeye parayı kredi dilimleri halinde verir. parayı geri ödeyemeyeceğiniz politikalar izlediğinizi görürse sıradaki dilimi vermez. “imf iç işlerimize karışıyor” köylülüğü bu kısımda ortaya çıkar. imf sadece borç vermeyi durdurur.çünkü ödeyemeyeceğinizi hesaplamıştır.

    -imf emekçi yada işçi düşmanı değildir. emekçi ve işçi düşmanı, kamuyu imf’ye muhtaç edenlerdir. imf asla zengini elleme, fakirden al demez. bu ayarlamayı hükümetler yapar.

    -imf borcunuzu, eğer durup dururken yepyeni bir gelir ortaya çıkarmadıysanız (norveç’in petrol çıkarması, rusya’nın gazının pahalılaşması vb.) sıfırlamak saflıktır.

    -bir iktidar kamu bütçesi için, yukarıda saydığım sürpriz gelirleri yaratmadığı halde imf’den borç almaya yanaşmıyor, hatta onu kötülüyorsa “harcamalarının denetlenmesini” istemiyor demektir.

    -imf borç verdiği ülkeler ile ilgili raporlarını kamuya açık yayınlar. örneğin şu an prim ödeyen sgk üyelerinin durum böyle giderse emekli olduklarında para alamayacağını söyleyebilir. (öyledir demiyorum, kesinlikle mükemmel durumda olduğuna inancım tam.)

    -imf ile bir anlaşma yapıldıysa, imf bir sayıştay gibi çalışarak üye ülkelere borçlu ülke hakkında rapor verir. (imf’nin parası esasen üyelerden alınan aidat benzeri paralardır) bu durum eğer ülkenizde sayıştay çalışmıyor ise halkın bazı harcamaların anlatıldığı gibi olmadığını öğrenmesine yol açabilir.

    hani aklınızda bulunsun. belki lazım olur.
  • isvicrede akp cok iyi örgütlü, cesitli dernek isimleri altinda, bulusuyorlar, piknikler düzenliyorlar, secim zamanlari konsolosluklarda cok güzel organize oluyorlar, oy atmaya gidebilecek kuvveti olsa bile gencler yaslilari oy kullanmaya götürüyorlar vs vs.
    arada bir metin külnük diye bir millet vekili geliyor toplaniyorlar, konusmalar yapiyorlar, selfieler cekiliyor yemekler yeniyor.
    burada yasiyan secmene kesinlikle hicbir tartismada karsi tarafa yanit vermemesi ögretliyor, belgeyle osman gazi isimli tecavüz köprüsünü izah ediyorsun, karsilik vermiyorlar.
    durumun türkiyedeki ekonomik perisanligina gelince, diyorsun ki; " vay be akp iktidara geldiginde bir frank bir tl idi su an bir frank dört yüz otuz iki tl. harbiden de hayaldi gercek oldu, hatta hayal bile degildi "
    hemen hepsinin dudaklarindan sevincli bir tebessüm belli belirsiz gecip gidiyor, cünkü;
    yukarida bir üniversite ögrencimiz izah etmis, yari ac yari tok yatagina giderken,
    kiz arkadasinin ellerinden kaygisizca tutmazken,
    sinema, tiyatro, spor gibi aktiviteleri hayal dahi edemezken,
    ve o ülkenin bana göre gercek sahibi o yokluk icinde yasayan ögrenci iken,
    ısvicreden gurbetciler " hafta sonu istanbul yapalim mi, nolcak bi kac yüz frank harcar döneriz " diyorlar.
    ülkem sirt üstü uzanmis talan ediliyor gibi geliyor, buradaki yabancilar da türkiye'ye gidiyor, gecen bir makedon bayan istanbuldaydi dört gün, " bin frank bozdurdum ( 4300 tl. ) yemekler nuazzam, nusr et harika , cevahire gittik, giyisi bedava, istanbul alisveris icin muauzam " dedi.
    o anlatirken benim gözlerimin önünden traktörün üstünde, alninin terini silip toprak süren köylülerimiz geciyordu, iste o makedon kadin, o günes altinda kan ter icinde tarlasini süren adamin emegini yiyordu, iste o yukarida belirttigim yari ac yari tok okulunu bitirmeye calisan genc bu köylünün oglu idi.
    an itibari ile isvicre asgari ücretinin türk lirasi karsiligi 17.200 tl. genelde evlere iki maas giriyor es'de calistigi icin iki kisinin eline gecen asgari ücretin karsiligi türk lirasi olarak 34.400 tl. ıki hafta bu para ile izne gelsen o para biter mi?
    buradaki is ayni is, maas ayni maas ve on bes yildaki aradaki farki yazarak noktalamak istiyorum.
    onbes yil önce bir eve giren ortalama gelir 8.000 isvicre frangi, türk lirasi karsiligi 8.000 tl
    bu gün itibari ile maaslar ayni, eve giren ortalama gelirin türk parasi karsiligi 34.400 tl.
    onbes yilda olusan fark 26.400 tl.
    vicdani kölelesmisler icin olmayan krizdir.
  • benzin niye pahali diye sorgulayacagina, niye benzin aliyorsun diye sorgulayanlari gordugumuz baslik.

    sonra bu ulke niye boyle?
  • hepimiz aynı lüks yattayız

    (uzun bir ekonomi yazısı yazmayalı epey olmuştu. zamanı olmayanlara tweet zinciri, olanlara da grafikli hali blogda ve mediumda. reklamsız.)

    ***

    hala eski parayla düşünenler varsa: şu anda 136 bin euro malvarlığı bulunan herkes kağıt üstünde trilyoner artık.

    çocukluğumda “milyoner” lafı zenginler için kullanılırdı, kemal sunal’ın çarıklı milyoner filmi 1983 tarihlidir. “milyarder” lafı da aşırı zenginler için kullanılırdı, şener şen’in milyarder filmi 1986 tarihli, 3 senede çağ atlamışız. “trilyon” kelimesi ise zaten insan zenginliği ölçmek için kullanılmazdı, hatta kelimeyi bilmek bile arkadaşlara hava atma sebebiydi. şimdi paris'i geçtim, istanbul'da iyi bir semtte ev sahibi olan herkes kağıt üstünde trilyoner oldu.

    kısacası aynı gemide değiliz, trilyonerlerle dolu bir vip yatındayız. gelsin buzlu bademler, gitsin şampanyalar…

    ***
    ***
    ***

    iki paralık bolivar
    ------------------------

    dalgasına söylüyorum tabii, tuvalet kağıdına dönmüş paranın zengini olsan ne olur?

    önce biraz venezüela “gerçeksosyalizmbudeğil” cumhuriyeti’nden bahsedeyim. bunların parası, son bir senede dolara karşı %2 milyon değer kaybetti. bugün bir çikolata almak için bir çanta dolusu bolivar lazım.

    hiperenflasyon öyle bir şey ki, para elinde durduğu her saat değer kaybettiğinden, onunla anında somut bir şeyler alman gerekiyor. sıcaklarda eriyen bir çikolata bile, nakitten daha güvenli bir zenginlik saklama aracı.

    yukardaki grafik 2000 yılından bu yana, 1 doların kaç “bolivar” ettiğini gösteriyor. mavi çizgi gerçek kur, siyah da resmi (çünkü sabit kur rejimi var). grafik logaritmik, öteki türlüsü sığmazdı.

    tek bir ülkenin değil, koca kıtanın bağımsızlığına kavuşmasının sembolü olan simon bolivar’ın ismi, dünya’daki en değersiz kağıt parçasının üstünde. nasıl bu hale geldiler?

    ***
    ***
    ***

    cari denge ve varlık fonu hakkında hızlandırılmış kurs
    ------------------------------------------------

    "petrol gelirini halka vereceğim" diye başkanlığa gelen chavez, bir süre sonra hem özel sermayeyi kontrol altına aldı, hem de devlet bütçesini kendi çiftliğine dönüştürdü. bunu yapmak için kurduğu ulusal kalkınma fonu (fonden), bizdeki varlık fonu muadili: denetimden uzak bir paralel bütçe yani.

    normalde, petrol gibi kaynakları olan ve cari işlemler fazlası veren ülkeler (cari işlemlerin en büyük bileşeni ticaret dengesidir, biz kısaca "tükettiğinden çok üreten ülkeler" diyelim), ellerine geçen doları ülke içinde harcamamak için bir fon kurarlar. bunun üç sebebi var:

    1) volatilite: ham madde fiyatları sürekli değişir. petrol fiyatı yüksekken kazandığın parayı tasarruf et ki, fiyatlar düşünce yoksul kalma.

    2) popülizm: bu tasarrufu hükümetin kontrolüne verme, yani bütçenin parçası yapma. dünya'da hiçbir politikacı, o paraları popülist programlara harcamaktan kendini alamaz.

    3) rekabet: elinde dolar biriktikçe, kendi para birimine kıyasla dövizin değeri düşer, ithal mallar ucuzlamış olur (millet aynı maaşla daha fazla iphone alabilir) ve ihracat zorlaşır (yerel parayla beslenen işçilerin maliyeti artıyor). bu sefer de ticaret açığı verirsin, dışarıya ödeme yaptıkça elindeki dolar azalır, azalan şey değerlenir, kendi paranın değeri düşer ve bu döngü yeniden başlar. bunu kırmanın yolu, mal sattıkça gelen doların bir kısmını dışarıya aktarmak. çin hükümeti mesela gidip abd'ye borç veriyor ve böylece kendi işçisinin alım gücü ve maliyeti çok artmıyor.

    (tüm bunları zaten biliyorduk değil mi?)

    ***

    şu anda dünya'daki en büyük tekil yatırımcı, norveç'in ulusal fonu. 1990'dan beri, tam 1 trilyon dolarlık birikim yarattılar ve dünya'daki tüm borsalarda işlem gören hisselerin %1.4'üne sahipler. sadece 2017 yılında bu fonun getirisi 131 milyar dolardı. norveç 5 milyonluk bir ülke, ankara kadar hepi topu. neredeyse hiç çalışmadan, sırf bu fonla geçinebilirler. birleşik arap emirlikleri ve katar gibi ufak ülkelerin de yüz milyarlarca dolarlık fonları var.

    chavez de bunu yapabilirdi, dünya'nın en büyük petrol rezervlerinden birine sahipti. ama petrol parasını akılcı yatırımlara değil, yandaş beslemeye ve popülist projelere kullandı. örneğin 2015'te iç piyasada petrolün fiyatı, galon başına (3.78 litre) sadece 6 sentti. bu bir "halk hizmeti" değil, sudan ucuza petrol satan ülke vatandaşına kötülük yapıyor demektir. devlet bütçesinin çeyreğini bu şekilde heba ettiler. sübvansiyonların gerçek maliyetini kavrayamayan ahmaklar için kahraman oldu chavez.

    zaten abd ile olan sürtüşmeden de puan kazanıyordu (en büyük ticaret ortağı abd olmaya devam etti gerçi). bu sayede, ülke batarken bile kötü yönetimi değil, dış güçleri suçlayan milyonlar oluştu.

    tanıdık geldi mi?

    ***

    rekor seviyedeki petrol fiyatları, chavez'in bu harcamalarını anca karşılayabiliyordu ve ihracatın %95'si petroldü. petrol dışı ihracat birkaç milyar doları geçmiyordu. yani petrol geliriyle "fon kurup yatıralım" desen zaten yok da, "katma değeri yüksek endüstriler kuralım, başka şeyler de ihraç edelim" de yok. dolayısıyla petrolün değeri düşünce, tüm sistem patladı.

    oysa bae gibi kısa süre önce tamamen petrole bağlı bir ülkenin 2020 hedefi ne biliyor musunuz? petrol dışı gelirlerini %80'e çıkarmak. hele dubai iyice ilerde: petrol ve gaz gsmh'nın sadece %5'ini oluşturuyor. bugün petrol bitse, tık demeyecekler.

    türkiye'deki muhalif kesimin pek beğenmediği arapların kafası, chavez ve benzerlerinden daha iyi çalışıyor.

    ***
    ***
    ***

    dünya'nın en zayıf mülkiyet hakları
    ------------------------------------------------

    fonden giderek daha fazla şeyi içine çekti. wall street journal'a göre, dünya'daki en zayıf mülkiyet hakları venezüella'daydı, çünkü chavez istediği şirketi devletleştirip, bütçe dışına çıkartabiliyordu. kuvvetler ayrılığı yoktu, yargı onundu. böyle saçma bir ülkeye aklı başında kimse yatırım yapmadı ve inşaat bile yapılamadığı için emlak krizi çıktı.

    dışardan gelmeyenlere ek, içerde olup kendini kurtarabilen de kaçtı: birkaç sene içinde, 13000 olan şirket sayısı 4000'e düştü. yabancı uzmanlar kaçtığı için, ülkenin can damarı olan petrol üretimi dahi düştü ve halen de düşmekte.

    yeni yatırım gelmeyince,
    mevcut sermaye ve know-how kaçınca,
    petrol dışı ihracat çok az olunca,
    ve petrol fiyatı da düşünce, ülkedeki döviz krizi ayyuka çıktı.

    ***

    sabit kur rejimlerinde ve özellikle bugünün venezuella'sında, dolar alım satımı serbest değildir. çünkü serbest bırakıldığı anda, millet parasını tuvalet kağıdı alarak değil, dolar alarak korumaya çalışacak. herkes her yerde dolar kullanınca da, efektif olarak, bir başka ülkenin para birimine geçmiş oluyorsun. basamadıkları bir para birimine geçmeyi önlemek için, karaborsada dolar alıp satmanın cezası büyük. türkiye'yi aratmayacak bir şekilde, venezuela'da bu işe getirilen suçlama terörizm finansmanı.

    tüm bunların sonucu olarak, venezüella, her sene sefalet endeksinin (işsizlik + enflasyon) tepesinde yer alıyor. 2018 tahminlerinde de yemen'in, kongo'nun, mozambik'in açık ara ilerisindeler.

    bu tarihte daha kaç defa tekrarlanacak bilmiyorum. adına ister sosyalizm deyin, ister devlet kapitalizmi, ister korporatizm, ister komünizm, ne derseniz deyin, merkeziyetçiliğin sonu hep felaket. iyi niyetli olsan bile felaket, ama o kadar güç kazanınca iyi niyet de kalmıyor.

    ***
    ***
    ***

    türkiye'nin venezüella'dan farkı
    -------------------------------------------

    merkeziyetçilik, popülizm, zenofobi, ideolojik parasal yönetim, kuvvetler ayrılığı, denetimsiz fonlar...hepsi tanıdık geliyordur.

    mesela varlık fonu içinde bugün thy, halkbank, ziraat, ptt, botaş, borsa, ne ararsan var. yeni zenginlik yaratmak için değil, mevcut zenginliği, kanuni engellere takılmadan çarçur etmek için kurulmuş bir düzen.

    bir başka benzerlik: chavez, petrol fiyatları yüksekken har vurup harman savurdu, bizimkiler de borç para ucuzken. herkes olayı chp'ye, hor görülmüş halka filan bağlıyor da, zamanında abd'nin faizleri düşürme politikasının akp iktidarına katkısı, bence diğer tüm faktörlerden büyüktür. (abd bunu türkiye'yi düşünerek yapmadı tabii)

    ***

    fakat arada büyük farklar da var. bazı noktalardan arjantin'e daha çok benziyoruz:

    1) türkiye tek bir kaleme bağlı değil. yani petrol-dışı ihracatı öyle 3-5 milyar dolar değil, 150 milyar dolar. büyük bir ekonomi bu.

    2) lakin bunca ihracata rağmen, venezüella'nın aksine, ticaret açığı var: 2017'de 60 milyar dolardı. toplam cari açık da 50 milyar dolar kadar.

    3) çünkü türkiye'nin doğal gazı, petrolü yok (sürpriz!) ve ihracatın çoğu da ithal girdilere bağlı (gerçek sürpriz).

    4) yani normalde dolar artınca türk ihracatçısı daha cazip hale geliyor ama o kadar değil, çünkü tüm girdileri kafadan %70 artıyor. işçisine de daha çok para ödemek durumunda, çünkü işçinin evinde kulandığı doğalgaz, işyerine gelirken harcadığı benzin hep dolarla.

    5) "petrolümüz" dediğimiz turizm geliri 25-30 milyar dolar. bu da çok fazla artamaz. lira düştükçe daha çok turist gelir ama bıraktıkları paranın dolar değeri düşük olacak. oysa suudilerin petrol geliri 150 milyar dolardan fazla. daha acısı, çölün ortasındaki küçücük bir şehir olan dubai'nin turizm geliri, dünya'nın en güzel coğrafyalarından birinde olan türkiye'nin tüm turizm gelirinden fazla olacak yakında (2020'de 20-25 milyon turist hedefliyorlar ve bizimkiler gibi adambaşı 630 dolar değil, çok daha fazlasını bırakıyor oranın turistleri).

    6) türkiye'ye yabancı yatırım çok daha fazla olduğu için, yani türkiye piyasalarla daha entegre olduğu için, "batması" kimsenin işine gelmez.

    ***
    ***
    ***

    yiğidin kamçısı, aptalın sonu
    ---------------------------------------

    venezüela'yı bir kenara bırakalım. bizim gibi yatırım ve borç alan birçok ülke var. mesela abd’nin de 20 trilyon dolar borcu var ama abd kendi parasıyla borçlanıyor. zaten bu borcun birkaç trilyonu devlet kurumları arasındaki borçlar, birkaç trilyonu da amerikalı yatırımcıların amerikan devletine verdikleri. e kalanı da (çin hükümeti örneğin) elindeki dolar rezervini oraya yatırıyor.

    dolayısıyla abd en kötü senaryoda, kendi parasını basıp, biraz enflasyona sebep olarak açığını kapatabilir. yahut vatandaşın üstündeki vergi yükü az, oradan sıkabilirler. kurumlar arasındaki hesapları maliye oyunlarıyla dengelerler, vs. bu sebeplerden dolayı kimse dolardan kaçıp euroya hücum etmiyor.

    ***

    oysa türkiye'nin büyümesi üreterek veya kendi parasıyla borçlanarak değil, döviz borcuyla oldu. bugün türkiye'ye her sene kafadan 50 milyar dolar girmesi lazım.

    türkiye'nin tüm yoksulluğunu, tüm eğitimsizliği, tüm vergileri, tüm o yetersiz sosyal harcamaları (oecd'de son üçte) düşünün: işte bu seviyeyi bile tutturabilmek için 50 milyar dolar net giriş gerek her sene.

    toplam ihtiyaç yerine net giriş diyorum, çünkü önümüzdeki sene içindeki ihtiyacı da katarsak (cari açık + vadesi gelen önceki borçları) tam 240 milyar dolar gerekiyor. yani bu ülkeden 240 milyar dolar bir şekilde çıkacak. bu ödemeler gün gün belli.

    oysa biz daha geçen seneki cari açığı telafi edemedik. mahfi eğilmez şurada dökümünü yapmış: 2017'de gereken paranın üçte ikisi "sıcak para" yoluyla girmiş -ki bu istenen bir şey değil, sıcak para girdiği gibi çıkar-, %17'si de hiç bulunamadığı için rezervlerden yenmiş.

    ***
    ***
    ***

    geliş(me)mekte olan ülke girdabı
    --------------------------------------------

    türkiye, klasik bir emerging markets girdabına kapılmış vaziyette:

    1) zamanında bizim gibi riskli ülkelere gelen yatırımcı artık çıkış yapıyor, yenisi de gelmiyor.

    2) dolar azaldıkça, yerine kendi dolarını koyamıyorsun (petrol satmadığın, fazla ihracat yapamadığın, ve rezervlerini yemiş olduğun için). doların değeri artıyor.

    3) bu da vadesi gelen döviz bazlı borçların maliyetini yükseltiyor. yani geçen ay 100 bin liralık borcu olan şirketin, bu ay 130 bin liralık borcu var. durduk yerde 30 bin lira daha kazanman lazım.

    4)ama sen zaten orijinal 100 bin lirayı da ödeyemiyordun, ortalama tahsilat süresi 83 günü bulmuştu (çin ve yunanistan'ın ardından dünya 3.'süydük ve o da mayıs ayının haberi.)

    5) bu ortamda şirketler ya batıyor (daha çok işsizlik) ya da hükümet tarafından kurtarılıyor (daha çok kamu borcu). erdoğan'a ne kadar yakınsan, borcunun vatandaşın üstüne yıkılması o kadar olası.

    6) bu güvensizlik hem yatırımcıyı daha çok kaçırıyor hem de içerde kalanları da dolara yöneltiyor ve başa sarıyoruz.

    7) ve tüm bunların üstüne bir de erdoğan etkisi var: artık insanlar, dünya'da eşi benzeri olmayan "faizleri arttırmak enflasyonu arttırır" teorisine gülüp geçmeyi bırakıp korkmaya başladılar. ekonomi bakanlığına damadın gelmesi ve güler sabancı gibiler karşısında lise 1 seviyesinde powerpoint sunumları.... tam bir kakistokrasi şöleni.

    ***

    bu tip piyasalardan kaçış öyle lineer olmaz, yavaş yavaş başlar sonra çorap söküğü gibi gelir her şey (borsadaki stop-loss'ların devreye girip akıntıyı sele dönüştürmesi gibi). bizde olan da bu. bu kırılma noktalarının yüzeysel tetikleyicileri olabilir (papaz olayı gibi) ama her halükarda olacak bir şeyden bahsediyoruz.

    işin açıkcası, asıl soru şu olmalı: kriz neden bu kadar gecikti. ben türkiye'nin bu kadar dayandığına şaşıyorum. sanırım dünya'da para aşırı bollaştığı için saçmasapan ülkelere bile gelmeye devam etti. bu sistemin çarkı olan kredi kuruluşları, tıpkı 2008 krizinde yaptıkları gibi, çalan müziğin biraz daha uzaması için lakayıt davrandılar.

    allah aşkına şu devletin nasıl yönetildiğine bir örnek: türkiye'nin haziran ayındaki bütçe açığı 25.6 milyar lira. diyanet denen ve 150 bin tane üretim yapmayan erkeği beslemekten ibaret kurumun rekor seviyedeki bütçesiyse 8 milyar. buna o kadar laf ediyoruz ama diyaneti tümden kapatsanız, anca haziran'ın ilk 10 gününü kurtarıyorsunuz. devletin her yeri çürük. kredi kuruluşları bunu veya özel borç stokunu görmüyorlar mıydı?

    ben uzman olmadığım için, aklı başında kimsenin 2015'ten sonra türkiye'ye yatırım yapmayacağını sanmış, üç beş kuruş kalan paramı da 2016'da dışarıya çıkarmıştım. bu yüzden son iki senede bir miktar faiz geliri kaybetmiş oldum ama kafayı yemediğime değdi.

    sonuçta, bu amerikan papazı bir bahane oldu, "dış güçler" anlatısına meze oldu. yoksa durumun bu noktaya geleceği bariz bir matematik hesabıydı, mayıs'taki bloomberg röportajı sonrasında da tekrarlamıştım

    ***
    ***
    ***

    amariga'nın oyunları
    ----------------------------

    bu yazıyı okuyanların çoğunun, "ülkemize operasyon yapılıyor" kafasında olmadıklarını varsayıyorum. bu söylev, tarihte sıçıp batırmış her popülist rejimin sığındığı söylevdir. fakat etrafınızda buna inananlar varsa diye, bu işin abd-türkiye ilişkileri ile sınırlı olmadığını anlatmak için 4 grafik vereceğim (buraya linkleyemedim, orijinal yazıdan bakarsınız). sonra da trump'ın akılalmaz hamleleri ve çin üstüne laf edeyim:

    1) doların son bir aydaki genel değeri:

    pound, yuan, euro karşısında neredeyse aynı. yeniden ambargo başlattığı iran'ın parası karşısında %6, ambargoyu sıkılaştırmak istediği rusya'nın rublesi karşısında %8 değerlenmiş. herhangi bir ambargoyla filan uğraşmayan lira karşısında ise %29 değerlenmiş.

    2) lira açısından bakarsak:

    aynı para birimlerinin her birine karşı değer kaybı %20-%32 arası. yani hepsi birden artıyor. emperyalistler doğusuyla batısıyla bir olmuş, bize saldırıyorlar (!)

    3) lira ve aşırı dandik para birimleri:

    meşhur haiti gurdesine, suriye pounduna, ırak dinarına, küba pesosuna ve kuzey kore wonuna(?) karşı dahi %28-29 değer kaybı var. (bu paraların bir kısmı doğrudan dolara endeksli gerçi).

    yani abd ile karşılıklı "bonbaların ucuna taramalı takar, sizi yokederiz" diye atışan ülkelerden bahsediyoruz artık. onlara karşı bir "ekonomik savaş" yok, varsa da bu kadar etkili değil, ama nedense "güçlü türkiye" -ve başkanlıkla birlikte daha güçleneceği vaadedilmiş türkiye- porselen bebek gibi kırılmış.

    4) alacaklar:

    türk bankalarının borçları ile alacakları arasındaki makas çok açık. bu bankalara kim borç veriyor: “dış mihraklar”. türkiye’ye dünya kadar para gömmüş diğer bankaların planı, türkiye’nin tamamen batması olabilir mi?

    ***
    ***
    ***

    trump’ın gümrük çıkışı
    ------------------------------

    ülkenin muhaliflerinde de nedensellik ilkesi ve temel ekonomi bilgisi pek yaygın olmadığından, “amerika da az değil” diye araya laf sıkıştırıyorlar hep. ne olur ne olmaz, bu memlekette batı düşmalığından kim puan kaybedecek ki. işte trump’ın yaptığı son gümrük vergisi çıkışı bu hikayelere inananlara iyi bahane oldu.

    trump’ın cezalandırıcı vergilerinin mantığını bilmiyorum. arkaplanda, abd iç politikasında, bir korumacılık (anti-serbest ticaret) almış başını gidiyordu. ekseriyetle çin, rusya ve ab hakkındaydı bu. türkiye’yi de papaz olayı sonrası buna dahil etti, “lira çok düştü, haksız rekabet yaratıyor, kendi üreticilerimizi korumalıyız” bahanesiyle bazı türk mallarına vergi koydu. halbuki dolar krizindeki bir ülke için, yerel paranın daha da düşmesi demek bu. yani abd ihracatçısına yararı değil, zararı var.

    ***

    çok cömert davranırsak, şöyle bir rasyonel plan bulabiliriz: kriz derinleşirse, türkiye’ye borç vermiş ab bankaları alacaklarını tahsil edemezler. yani trump bunu, ab ile arasında bir koz olarak kullanıyor olabilir.

    ama abd’nin son 1.5 senede ne kadar amatörce yönetildiğini gördükten sonra, buna dahi pek ihtimal vermiyorum. muhtemelen trump, halkbank davasını filan geciktirerek erdoğan’a jest yaptığını, şimdi de papaz olayıyla kazık yediğini düşünüp hırs yaptı. tabanındaki imajına da yaradığı için, böyle garip garip işler yapıyor.

    bunları da böyle söyleyince “bak işte üstümüzde oynanan oyunlar” algısı iyice yerleşecek, halbuki bahsettiğim şey olan bitenin çok ufak bir kısmı. trump bugün ölse veya erdoğan’ın vücuduna daron acemoğlu’nun zihni girse, yine de türkiye’nin durumu değişmeyecek.

    peki seçmeni oyalamak için batı’ya milliyetçi atarlanmalar yaparken, diğer yandan gidip ne yapıyoruz?

    ***
    ***
    ***

    çin malı
    ---------------

    çin’den medet umuyoruz. piyasayla takıştıktan, abd’yi azarladıktan, imf’ye zaten kapıyı kapadıktan sonra, elinde hiçbir koz olmadan, başkasının kapısında dilenmek kadar aptalca bir strateji olabilir mi?

    onca milliyetçi tatavanın sonu bu: gidip başka bir ülkeye domalmak.

    başka çare de yok tabii ama durumu ölçüp biçin:
    5 gün önce, borsa istanbul’da işlem gören tüm hisse senetlerinin değeri 122 milyar dolardı. sadece apple’ın neredeyse onda biri.

    çin bugün çıldırıp, “tamam kardeşim, halka açık olan her şirketinizi satın alıyoruz” dese bile, cari açığı 2 sene kapatamıyorsun. varını yoğunu satsan statükoyu 2 sene uzatamıyorsun yani. bu rakamların abd’yle bir alakası yok.

    ***
    ***
    ***

    reçete
    -------------

    yok arkadaşlar bir reçete; gidebilen gitsin, gidemeyen de kendini ağaca çiceğe böceğe filan versin, hayatta hala ilginç şeyler var. size umut satanlara inanmak isteyeceksiniz, insan doğası böyledir (wishful thinking) ama umut matematiğe çare olamaz.

    bu ülkenin borsasında işlem gören şirketlerden çok daha fazlasını yabancılara satması lazım. kemer sıkma ile büyüme arasındaki dengenin çok iyi tutturulması lazım.

    paul krugman bugün şunu yazmış: “kısa vadede sermaye kontrolü ve borç reddi, uzun vadede de rasyonel bir faiz, tasarruf ve yatırım politikası…bu dengeyi tutturmak her halükarda çok zor ama erdoğan yönetiminde bunu becerecek teknik altyapı yahut siyasi irade yok”. (mahfi hoca, krugman'ın sermaye kontrolü önerisini eleştirmiş )

    kur stabilize olduğunda dahi dev enflasyon, işsizlik ve vergiler kaçınılmaz. “kendinize bir viski koyup rahatlayın” diyeceğim ama zaten onu bile yapamadığınız için durum bu kadar vahim.

    ***

    şaka gibi ama bu ülke haketmediği bir “refah” yaşıyordu, ve şimdi hem o dönemin, hem de akp öncesinden beri devam eden sorunların hesabını ödüyor. bunu bir nesil boyunca ödeyip kurtulsak neyse, bir de üstüne akıllara ziyan bir "alternatif gerçeklik" medyası ve gittikçe artan bir sığ milliyetçilikle boğuşacağız.

    mandarin konuşmasını öğrenin bari, belki işinize yarar.

    [tweet zinciri | blog yazısı | medium'daki yazı ]
  • dangalakların akılları sıra dalga geçerek, senelerdir bitmedi kriz diyerek trollemeye çalıştıkları başlık.

    lehman brothers'ın batışının ardından fed ile başlayan parasal genişleme furyası bitene kadar dünya teknik olarak krizde demektir sayın dangalaklar. bu parasal genişleme furyası bizim gibi ülkelere sanki kendileri krizde değilmiş gibi hissettirdi.

    neden mi?
    200 senedir bu ülkenin tasarruf sorunu var. yani bu ülkenin vatandaşları, şirketleri ve devleti yatırım yapmak istediğinde içeride birikmiş para yetersiz. belki çok harcadığımız için belki de tasarruf edecek kadar gelirimiz olmadığı için.

    tasarrufların yetersizse iki seçeneğin mevcut. ya elindeki kadar harcayacaksın, ya da tasarruf ithal edeceksin.

    tasarruf ithal etmek ne demek?
    kazandığı paralarla yatırımlarını, harcamalarını yaptığında dahi elinde para kalan ülkelerden faizle borç almak demek. bu ülkelerde kimsenin şaşırmayacağı üzere gelişmiş ülkeler.

    2008 krizinden sonra yapılan parasal genişlemeyle gelişmiş ülkelerde faizler çakıldı. çünkü parasal genişleme yapan fed, amb, japon ve ingiliz merkez bankaları para basıp, piyasaya bunları çeşitli yollarla sürdüler. faizleri de sıfırladılar ki, bankalar düşük faizle borç versin ve insanlar alıp tüketsin. böylece ekonomi de canlansın. fakat bu gelişmiş ülkelerin insanları gerçekçi insanlar oldukları için, ekonomiye güvenmediler ve harcamadılar. zaten gelirleri de pek artmadığı için borç altına girmek istemediler. bu yüzden paraları alan bu gelişmiş ülkelerin zengin vatandaşları fonlar aracılığıyla parayı borç verecek ülke aradı.
    avrupa merkez bankası eksi faiz bile verdi. şaka gibi ama gerçek. avrupa'da paranı bankaya yatırıp faiz istediğinde, senden para istiyorlardı.

    adamlar da sokarım böyle işe diyerek dünyada paraya faiz veren ülke aradılar. işte gelişmekte olan ülkeler bu adamların hedef tanımına tam uyuyordu. gelişmekte olan ülkeler ucuz para buldu, para sahibi gelişmiş ülke vatandaşları da paralarına reel getiri elde etti.

    tabi her şey bu kadar masumane mi gelişti, yoksa gelişmiş ülkeler para basarak krizlerini gelişmekte olan ülkelere mi ihraç ettiler orası açık değil. bu konuda türk uzmanlarla yapılan programlardan birisinin bağlantısı aşağıda.
    https://www.youtube.com/watch?v=am6mhvc5qhk

    işte türkiye bu paralarla gününü gün etti senelerdir. ilk darbeyi 22 mayıs 2013 tarihinde ben bernanke'nin açıklamasıyla yedik. gezi olayları olanların güme gitmesini; yani düşük faizli diye aldığımız borçların maliyetinin ilk defa göze battığını, gelişmiş ülkelerin paralarının fiyatını düşürerek ve bize borç vererek kendi üretimlerini arttırırken bizi borçlandırmasının ilk maliyetini, kısacası hükümetin oy için yediği bokun üstünü kolay örtmesini sağladı. ben bernanke açıklamasında parasal genişlemeyi sonlandıracaklarını söyledi. bunun ardından türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde piyasalar karıştı. çünkü para sahiplerinin paralarını alıp amerika'ya döneceği korkusu ve bu korkunun sebep olduğu ülkelerin sermaye sahiplerini ikna etmek için faiz arttırma zorunluluğu pembe tabloyu bok sarısına buladı. inanmayan hisse fiyatlarının 2013 yılındaki performansına bakabilir. internette araştırabilir.

    tabi bu kadar sert düzeltmeye gerek yoktu. çünkü uzun seneler süren genişlemenin bir anda bitmeyeceği aşikardı. ama piyasalarda işler böyle yürüyor. parasal bolluktan dolayı gelişmekte olan ülkelerde varlık fiyatları çok yükseldiği için birileri bernanke'nin açıklamalarını bahane ederek karlarını ceplerine attılar. bu sırada da ortalığı karıştırdılar.

    böyle bir durumu açıklayan güzel bir atasözümüz var. el sikiyle gerdeğe girilmez demişler. cuk oturuyor.

    bernanke ortalık karışınca açıklama yaparak hemen bu işe başlamayacaklarını ilan etti. ortalık sakinleşti. olan bu spekülasyona kanıp panikleyen garibanların parasına oldu. işte bu karışıklık tekrar yaşanmasın diye günümüzdeki fed güvercinlikten ölecek.

    fed son 2 senedir de faizleri yavaş yavaş arttırıyor. her arttırdığında da bizim borçlanma faizimiz artıyor. çünkü tüm ülkelerin faizleri küresel piyasalarda baz alınan amerikan faizinin üzerine ülkenin risk primi eklenerek hesaplanıyor.

    peki türkiye borç aldığı bu paraları ne yaptı?
    yollar, köprüler, tüneller, tren hatları, rezidanslar, cep telefonları, bilgisayarlar, son teknoloji televizyonlar, arabalar..............

    say say bitmez.

    siyasi iktidarın bu altyapı sevdasının nedeni nedir?
    en kolay para cukkalama yolu budur.

    işte türkiye aldığı paralarla aptalca tüketim yaptı. ithal mal cenneti oldu ülke. tabi borçta birikti. hemde 60-65 milyar dolarlık özelleştirmeye rağmen.

    dünyadaki faizler yükseldikçe borçlanmanın maliyeti arttığı için artık eskisi gibi borçlanamayacağız. yani borçları ödemeye başlayacağız. ama belli de olmaz. siyaset bu, ne yapacağı belli olmaz.seçimi kurtarmak için yüksek faiz vermeye razı olabilir. sonuçta ithalata dayalı tüketimle büyüyen ülkeye parayı basıp enflasyonu %13'e sıçratmış adamlardan bahsediyoruz.

    fakat 2017 yılında bankalarımız borç ödemiş. çünkü bankaların riski kendisine ait. o kadar yüksek faizle dışarıdan borçlandığında içeride kimseye kredi veremeyeceği için artık ödemeye başladılar. yani vatandaşa kredi vermek için seneler seneler önce dışarıdan döviz borçlanıp bunu tl yaparak piyasaya süren bankalar artık içeriden topladıkları tl'leri dövize çevirip dışarıya borçlarını ödeyecekler. işte bu ödemeler bizim refahımızı düşürecek. çünkü bizim gibi gariban ülkelerin para basmasının yolu piyasadaki döviz miktarının artmasıdır. bankalar borç ödedikçe piyasadan dövizi çekecekler. o zaman da dövizin fiyatı uçacak. fakat türkiye varlık fonu ile devlet borçlanıp ülkeyi 1 sene daha idare edecek kadar para bulacak diye tahmin ediliyor.

    peki bu alınan borçların bedelini kim ödeyecek?
    gariban vatandaşlar. içtiğiniz limonataya, meyve suyuna ötv getirerek; evde içki üretilerek ve sigara sarılarak vergi kaybı yaşanmasın diye garip garip önlemler alarak; her türlü vergiye, köprü ve otoyollara %15-20 zam yaparak sizleri parmaklayıp borçları ödeyecekler.

    hala kriz yok diyerek dalga geçin siz.
    akp vergilere yaptığı son zamlarla ülkenin ekonomisinin tarrağı yediğini itiraf etti.

    bundan sonra ne olacak?
    amerikanvari tüketim sisteminden vazgeçilmediği her gün gelecekten çalınıyor demektir. amerikanın parası rezerv para olduğu için onlar tüketir. adam 1 cent maliyetle 100 dolar basıyor. 1 koyuyor 10000 alıyor. tüm dünya da birilerine mal satıp dolar almak için birbirini eziyor. bu noktada; bitcoin'e caiz değil diyen diyanet acaba doların ne demek olduğunu biliyor mu merak ediyorum.

    bu arada amerika kendi parasını kendisi de basmıyor. fed banker ailelerin elinde olan bir kurumdur. yani tüm dünyayı bir avuç insan sömürüyor. birisi diyanete elde dolar tutarak bu bankerlere, yani faizle dünyayı sömürenlere borç verildiğini anlatmalı.

    burada bir parantez açmam lazım. yukarıdaki ifademden bitcoin'i çok sevdiğim anlamı çıkmasın. arkasında kimin olduğu belli olmayan, tamamen spekülasyonla fiyatı yükselen herhangi bir şeye güvenmem. bitcoin'i altın ile kıyaslayanlar var. efendim altına da insanlar değer verdiği için altın o kadar para ediyormuş. altının değerli olmasının fiziksel ve kimyasal özellikleriyle de alakası var. altın soy metaldir. yani hemen hemen hiç bir şeyle reaksiyona girmez. sadece insanın kendi üretimi olan kral suyu ile reaksiyona girer. o yüzden altın saf olarak çıkar. mesela demir, alüminyum gibi metaller oksitli bileşik olarak çıkar ve bunları saflaştırmak için çok uğraşılır. saflaştırmakta yetmez. çünkü saflığını koruması için önlemler almak zorunludur, çünkü hava ile temasında reaksiyona girer ve hemen oksitlenir. fakat altında böyle bir reaksiyon olmaz. 1 milyon sene dışarıda bırak, yine de bana mısın demez.

    altının başka özelliği yok mu?
    çok iyi bir iletkendir. aynı zamanda insanları cezbeden ışıltılı güzel bir görüntüsü vardır. diğer metallerin saflaştırılmış halini görseniz altını öper, koklarsınız. hadi bunlar yetmedi altını özel yapmaya. diğer soy metal olan platin mali piyasalarda rezerv ögesi olarak geçmemesine rağmen neden kıymetli diye sorarım bende.

    borsalarda, gayrimenkul sektöründe de elbet spekülasyon olur. fakat ne olursa olsun elinde bir mal vardır ve öyle yada böyle para eder.

    vay efendim arkasında düzenleyici kurum yokmuş da özgür ortammış. düzenleyici kurumlar her zaman adil olmayabilir, akıllıca işler yapmayabilir. ama kurulmalarının bir sebebi var.
    herkes kendisini deha zannediyor. dünyada piyasalarda yatırım yapmaya çalışan milyonlarca, belki de on milyonlarca insan var. bu insanların hepsi piyasanın nasıl çalıştığını, yaptığı yatırımın ne kadar doğru olduğunu anlayacak çapta insanlar değiller. bu insanları gelişmiş ülkelerin devasa fonlarından ve bunların nereye akacağını yönlendiren spekülatörlerden korumak için düzenleyici kurumlar var.

    konumuza dönersek; türkiye tüketimden vazgeçip üretime geçmek zorunda ve elbet geçecek. işte bu dönüş çok acılı olacak. varlık fiyatları yere çakılacak, bazı sektörler çok zor günler geçirecek, işsizlik artacak. fakat türkiye'nin bir şansı var. türkiye italya'dan sonra ihracatta en yüksek çeşitliliğe sahip 2.ülkeymiş. bloomberght'de ki uzmanların yalancısıyım. yani bu dönüşümü hızlıca gerçekleştirebilir.

    bu dönüşümle ilk baş eğitimli kesim para kazanacak. 2017'de lise ve altı eğitime sahip insanların istihdam oranı artarken, üniversite ve üstü eğitim alanların ki düşmüş. işe girenlerin çoğuda hizmet sektöründe iş bulmuş. işte bunlar ülkenin tüketimle büyüdüğünün işaretidir. yani tayyibin bağıra çağıra anlattığı %11 bir illüzyon.

    inanılmaz bir şekilde tl dünyada rezerv para olursa, tayyip bu ülkeye sultan bile olur. ama olmazsa muhtemelen boka basacak. amaç seçimlere kadar boka basmamak. sonrası mühim değil. o zaman düşünürler.

    akp'nin son 4-5 senede nasıl bu kadar alt yapı yatırımı yaptığına ve bu yatırımların bedellerinin ne olduğuna değinelim biraz da.
    http://www.paraanaliz.com/…anti-verilmeli-mi-19700/

    yukarıdaki bağlantı da bu işler ayrıntılı, fakat yumuşak şekilde anlatılmış.
    esas sıkıntı şu ki; akp'nin sandıktan çıkmak için göstermesi gereken, çalıştığını ispat eden bir şeyler yapması lazımdı. akp tayfasının müthiş eğitimli ve zeki halkımızdan oy alması için yapması gereken nedir?

    almanya'nın hasetinden çatlamasına yol açan ve halkımızın üzerinde araç radyosundan oyun havası açarak göbek attığı köprüler gibi alt yapı yatırımları.

    fakat bu yatırımların hepsini aynı anda yapacak ekonomik gücün yoksa ne yaparsın?
    çeşitli finansman yolları bulursun. işte yukarıdaki yazıda bunlardan bahsediyor. ama bu finansman yollarının ne kadar karlı olduğu tartışmalı. hatta tartışmalı bile değil. bu finansmanı kabul eden, öven ve savunan herkesin sülalelerine buradan saygılarımı iletiyorum.

    işte akp ülkeyi borçlandıra borçlandıra yolun sonuna geldi. sonra klasik şark kurnazlığı sergileyerek, köi tipi sözleşmelerle verdiği garantilerin bilançoda borç olarak görünmediğini fark etti. zaten o yatırımların parasını köprüden geçecekler ödeyecekti. ama köprüden mali imkanları yetmeyen vatandaşlarımızın geçemeyeceğini herhalde tahmin etmişlerdir. demek ki ufolara hgs taktılar ki böyle sözleşmeleri hepimizin sırtına attılar.

    bunlar öyle sözleşmeler ki; vatanını, milletini bu kadar çok seven siyasilerimizin neredeyse halkın parasıyla kendilerine yakın körpecik, deha iş adamlarına servet transferi yaptığını ve bu transferlerden de komisyonlarını aldığını düşüneceğim.

    hatta bu paralardan bir kısmıyla halkımıza kömür ve makarna ile siyasi rüşvet dağıttığına da eminim.
    demek ki neymiş; deha olursan çuvalla yeşilleri götürürsün, sıradan vatandaş olursan çuvalla makarna ve kömür götürebilirsin.

    edit: imla ve ekleme.
  • ülke adına üzülsem de son derece keyifli anlar yaşamama sebep oluyor bu kriz.

    referandumdan önce eşimin akrabaları gelmişti. 24 saat a haber izleyen tayfa. kılıçdaroğlu ekranda belirdiği anda küfürün bini bir para. referandumda evet dışında oy vermek hainlik gibi bir şey demişti bir tanesi, sonunda da başlamıştı tartışma. işte klasik laflar. hatta bir tanesi şey demişti: yav insan düşünür, almanya hayır diyor, hollanda hayır diyor, fransa amarıga hepsi hayır diyor, arjantin bile hayır diyor. bunlar bizim iyiliğimize olan bir şeyi ister mi?

    baktım ki bir şey konuşmak boşa, haklısın abi demiştim. arjantin de hayır diyorsa durum kritik.

    neyse bunlar geçen hafta geldi. 3-4 aile inşaatlara taşeron iş yapıyorlar. biri doğrama yapıyor, biri kaynakçı falan fişman. işleri tıkırındaydı. şehir hastaneleri yapılacak diyelim belli başlı firmalar üstleniyor işi, bunlar da o firmalardan işi alıyor, 3 liralık iş yapıyorlarsa 30 lira cepte. geldiklerinde öyle bir coştular ki hükümete karşı. lan dedim acaba benimle mi kafa buluyorlar. meğer çalıştıkları firmalardan 5-6 aydır para alamıyorlarmış. kredi kartları patlama noktasına gelmiş, ellerinde nakit kalmamış vs.

    ya dedim ülkemizin düşmanı bir değil ki bin tane. kafirlerin hepsi karşımızda. biraz dayanıp destek olmak lazım diye ciddi bir şekilde kafa buluyorum ama ne desen boş. sikerim lan desteğini piyasada para dönmüyor, devlet işinde bile müteahhit para vermiyorsa biz kime güveneceğiz daha oy vermem diye nasıl esip gürlüyorlar. zengine bir şey olmuyormuş olan hep emekçiye oluyormuş diye dertleniyorlar.

    biraz daha böyle sürsün bu iş, minik minik sosyalistler olarak sürdürecekler yaşamlarını.

    bu sülük tayfaya azıcık üzüldüysem adam değilim. bir lokma ekmeğe muhtaç kalın da ben size çok güzel arjantin hikayeleri anlatacağım canım akrabalarım.
  • şimdi düşünün; bir çekirdek ailesiniz.babanız borç harç evi geçindiriyor, tarlanız var, traktörünüz var, ekininiz var.

    borçlar kapıya dayanıyor bir gün, üstüne baba da vefat ediyor. para işleri büyük evlada kalmış. büyük evlat önce bir girişiyor borçlara. biraz kapatır gibi oluyor, sonra manavdan borç alıp kasabı ödüyor, komşudan borç alıp fatura ödüyor falan. arada annesine malumat veriyor “bak bakkala borcumuzu ben bitirdim”

    sonra traktörü satıyor, sonra tarlayı satıyor, sonra evi de satıyor, bu arada borç da alıyor üstüne devamlı. aile borçların vadesi gelene kadar bu paralarla gün yüzü görüyor, et yiyor, taksiyle şehre gidip geliyor çocuklar, en güzel elbiseler giyiliyor. mekanlar kapatılıyor. taksi eve kadar gelsin diye tarlanın kalanına beton dökülüp yol bile yapılıyor.

    bir gün ailenin annesi işkillenip hesabı topluyor, borçlar eskisinden de fazla. bakıyor deftere tarla gitmiş, traktör gitmiş, hasat yapılmış ama ortada ekin yok,ev elden çıkmış.

    şimdi burada 2001 şöyleydi 2002 böyleydi yazıp duranlara seslenelim. işsizlik 2002 ile neredeyse eşit, brüt dış borç stoğu/gsmh oranı 2002 yılına çok yakın (krizdekine yani), cari açık katlanmış. sosyal güvenlikteki açık eskisinin kaç katı olmuş,artık eve et de girmiyor, elbise almalar taksiyle gidip gelmeler zorlaştı. tarlaya beton döktünüz hasat da yok.

    ailenin annesi defterleri toplayıp sorsa; seka nerede evladım, türk telekom nerede, limanlar nerede? madenleri satmışsın, köprüleri yolları satmışsın, yapılanı da sen yapmıyorsun özel sektör yapıyor. yine de borçlar artmış, bu paralar nereye gitti dese ne diyeceksiniz?

    işte eskiden devletin böyle bir anası vardı. adı “sayıştay”dı. arada defterleri toplar ve bu soruları sorardı. şimdi bu anne de olaylara karışmıyor. o yüzden aslında aile ne durumda bilemiyoruz.

    burada “tamam o iş bizde, hallediyoruz işte, sıkıntı yok” şeklinde durumu geçiştirenlerin anladığı dilden yazarsak;

    tamam anladık semt bizim de artık ev kira.
  • “büyük çaplı bir ekonomik kriz olduğunda onu ispat etmeye çalışmazsınız. 2001 gibi 1994 gibi.“ demiş arkadaş.

    maalesef çalışıyoruz, çünkü 2001’de var olan fabrikalarımız, limanlarımız, kitlerimiz şu an elimizde yok ,satıldı hepsi. yani borcumuz arttı mal varlığımız azaldı. ve işsizlik şimdiden 2001 krizine eşit ama sizin gibi toplama çıkarmayı zor sökmüş tayfa kümenin elemanlarını bile eşleyemiyor.

    ispat etmeye çalışıyoruz çünkü memleketin en gelişmiş bölgesinde bir trenin 6 vagonu devrilmiş ve kaç ölümüz var ölenler hariç kimse bilmiyor. ölümüzü sayamayan bir basın ve ölümüzü merak etmeyen bir halka öldüğümüzü ispat etmemiz gerekiyor.

    haziran enflasyonu beklenenin 2 katı çıkmış, üfeye göre bir sonraki ay daha kötü olacağı aşikar. gıda enflasyonunun en düşük olması gereken ay tarihi rekor kırmışsın, döviz kurunun düşmesi gereken mevsimde 2 katı faizle yerinde zor tutuyorsun.

    ispatı yapmak zorundayız yani 2001’deki gibi değiliz, benim zamanımda lisemde 2 dil bilmeyen mezun olamıyordu ki devlet okuluydu. şimdi sizin nesille uğraşıyoruz, tane tane yazmak zorundayız, aleni olanı ispatlamak zorundayız.
  • 400 milyar dolar dış borcun 230 milyar dolarının 2018 sonuna kadar ödenmesi gerektiğini biz bilmiyoruz ya aq.
    halkbank olayının daha çözüme kavuştuğundan da haber yok.
    zarrab ne halt etti unutturdunuz.
    damadını bile bakan yapan ultra yetkili cumhurbaşkanının diktatör olmadığını da yiyor zaten yabancı yatırımcı.
    el konulan şirketler tabi hiç korkutmadı onları.
    ülkenin en büyük medya patronunun mallarına çöktüğünüzden de kimsenin haberi yok.
    bas bas ekonomik kriz diye bağırırlarken 2 milyar dolarlık boş bi töreni de dedem yapmıştı.
    borç paraları da betona ben gömmüştüm.
    amarıga bize amborgo ediyi diye yiyin zaten milleti.

    bir şey demenize de gerek yok ki biz öyle istedik deseniz hüloğğğ diyecek 25 milyon sığır hazırolda bekliyor.
  • dogru duzgun yazmayi gectim ( hadi ben de ingilizce klavye kullaniyorum) inatla noktalama isaretlerini kullanmayan birisinin dort dil bildigini iddia ettigi ve ıngilizce isletmeden mezun oldugu ulkede gerceklesmesi cok dogal olan krizdir.

    gecenlerde bir arkadas bayagi nokta atmisti. sanirim yazamadan bitirdi ben de birakayim buraya. bir umut yukaridaki arkadas belki kullanir. al bakalim:

    ....................................................................................................

    birazcik virgul de vereyim belki onu da kullanirsin.
    ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,