şükela:  tümü | bugün
  • önümüzdeki yıllara bir takım ciddi etkileri olacak olan, rusya-nato gerilimini tırmandıracak ve türkiye'yi zorlu bir sürece sokacak olan zirvedir. zirve hakkındaki derli toplu fikriyatım paylaşmak isterim:

    yeni soğuk savaş’a doğru bir adım
    belçika'nın başkenti brüksel'de düzenlenen nato zirvesi, abd’nin ticaret savaşlarının yarattığı gerilim dolu bir atmosferde gerçekleşti. çin ve rusya’nın yanı sıra almanya başta olmak üzere ab üyesi ülkelere, kanada’ya ve meksika’ya karşı da ciddi bir ekonomik tutum alan abd başkanı donald trump, nato zirvesinde de demokles’in kılıcı gibi tehditler savurmaktan geri kalmadı.

    zirve öncesi twitter hesabından (nato savunma bütçesini kast ederek); “nato üyeleri daha fazla ödeme yapmalı, amerika daha aç. çok adaletsiz!” açıklaması yaparak, zirve öncesi tansiyonu tırmandıracağının sinyallerini vermişti. zirvede yaptığı konuşmasında trump; abd, letonya, yunanistan, estonya ve ingiltere dışındaki hiçbir nato üyesinin, taahhüt edilen gayri safi yurt içi hasılanın %2’si oranında nato bütçesine katkı sunma sözünü yerine getirmediğini söyledi. bu durumu sert sözlerle eleştiren trump, zaten sorunlu olan nato’ya bütçe aktarma konusunu çok daha çetrefilli bir düzeye taşıyacak yeni bir öneride bulundu: üye ülkelerin her biri, gsyh’larından nato’ya aktardıkları %2’lik payı %4 oranına çıkartmalıdır.

    yüzde dörtlük oran, birliğin şu anki hedefinin iki katı. üye ülkeler 2024'e kadar nato bütçesine yaptıkları katkıyı gayri safi yurtiçi hasılalarının yüzde 2'sine çıkarma sözü vermişti. bu sözün bile henüz birçok üye ülke tarafından yerine getirilmediği göz önünde bulundurulursa, durumun yaratacağı yeni sorunlar rahatlıkla görülecektir. trump’ın bütçe konusunda çıkışlarının, nato üyesi olan ülkemizde de karşılığı olacağını not düşmek lazım. mevcut durumda zaten dış ticaret açı, cari açık ve bütçe dengesizliği ile zor günler yaşayan türkiye ekonomisi, nato’ya katkı yapmak adına içinde bulunduğu şartların daha da zorlu hale gelmesine zorlanacak gibi görünüyor.
    trump’ın nato savunma bütçesine ilişkin bu çıkışın arkasında bir de eski yeni bir yönelimin gizli olduğunu söylemek gerekir. zira nato savunma bütçesinin arttırılması, trump tarafından tehdit görülen rusya, çin, iran gibi ülkelere karşı açık bir tutum, yeni bir soğuk savaş adımıdır.

    zaten nato zirvesinin, kamuoyuna açıklanan sonuç metninde ; rusya, iran ve kuzey kore’den “yönelen tehditler” açık bir şekilde yer buldu. öyle ki nato, ingiltere hükümetinin salisbury kentinde düzenlenen kimaysal suikastin arkasında rusya’nın olduğu tezinde ingiltere ile aynı kanı olduğunu beyan ederek açık bir tavır belirledi. zirvede ve öncesinde abd’nin almanya’yı; “rusya”nın esiri olmak ile itham etmesi de yeni soğuk savaşın işaret fişeklerinden birisi olarak okunmaya müsait.

    nato’nun, doğu kanadını güçlendirme kararı ve nato-rusya arasında kalan türkiye
    nato zirvesinden doğu kanadını rusya’ya karşı güçlendirme kararı çıktı. nato varşova zirvesi’nde ittifak’ın doğu ve güney kanatlarına yönelik yeni tehdit algılamaları karşısında hem müttefiklerinin güvenlik endişelerini yatıştırmak hem de olası devlet ve devlet dışı kaynaklı tehditleri bertaraf etmek için örgütün caydırıcılık mekanizmalarını kuvvetlendirme kararı aldı. bu karar çerçevesinde nato, doğu ve orta avrupa ile baltıklarda ortaya çıktığını savunduğu “ciddi rus tehdidi” karşısında ilgisini doğu’ya yöneltmiş durumda.

    soğuk savaş sonrası dönemde uzun bir süre nato, çeşitli nedenlerden ve/veya zorunluluklardan ötürü moskova ile müzakereler yapılarak sorunların aşılabileceğini benimsemişti. bunun bir sonucu olarak soğuk savaş döneminin bir politikası olan ileri savunma (forward defense) yönelimini, bu bölgelerdeki askeri varlığını tamamen çekmiş veya azaltmıştı. bu adım, rusya ile diyalog için nato bünyesinde kurulan özel bir oluşumla sürdürülmüş ve karşılıklı bir “yumuşama” başlamıştı. nato’nun rusya’ya karşı sürdürdüğü ileri savunma tutumu yerini önce rusya (russia first) yönelimi almıştı. bu elbette rusya’ya bakışın radikal şekilde değişmesi anlamanı gelmiyordu, ancak karşılıklı yürütülen soğuk savaşın daha örtülü ve soft biçimde devam etmesi anlamına geliyordu. ancak nato’nun bu yönelimi, 2015’te ukrayna kriziyle radikal bir biçimde değişti. öncellikle doğu ve orta avrupa ile baltık ülkeleri, rusya’nın sahip olduğu yeni alan kontrol kapasitelerini, varşova zirvesi’nde sık sık zikredilen ünlü anti-access/area denial (a2/ad) askeri kuvvetlerini ve bu kuvvetlerle birlikte moskova’nın elinin güçlenebileceği düşüncesi yeniden hakim olmaya başladı. zira rusya a2/ad olarak anılan askeri kapasitesi ile kendisi için stratejik önemde kabul ettiği alanlara jeopolitik rakibi olarak algıladığı batılıların ve tabii ki nato’nun erişimini durdurmak istemiş ve bugün de bunu coğrafi olarak birçok noktada başarmıştır. ukrayna krizinin arkasında yatan askeri mantık, rusya’nın a2/ad gibi kuvvetlerini, taktik nükleer savaş stratejisi ve melez savaş tecrübesiyle birleştirilebileceğini gösteriyordu.

    ukrayna krizi tam bir nato-rusya çatışması halini aldı adeta ve soğuk savaş sonrası nato’nun, rusya’nın yeniden “öncelikli tehdit” olarak algılanmasına dayalı politikasına geri dönmesini beraberinde getirdi.

    nato, rusya’nın komşularına asker konuşlandıracak
    rusya’nın, öteden beri samimi bulmadığı nato üyelerinin adımlarına yanıt olarak attığı karşı adımlar, gerilimi karşılıklı olarak sürekli tırmandırdı. ukrayna, gürcistan, kırım, suriye sahalarında rusya’nın, kendi menfaatleri çerçevesinde nato ile veya üye ülkeler ile karşı karşıya gelmekten çekinmemesi, nato’nun polonya ve diğer kimi ülkelere füze savunma sistemleri yerleştirmesi yeni bir soğuk savaşın ilanı oldu. sonuçta bu nato zirvesinde, soğuk savaş sonrası ilk kez nato üyesi bazı ülke topraklarına nato askerlerinin konuşlandırılması kararı alındı. çok yakında polonya 1000 amerikan askerini, baltık ülkelerinden letonya kanada, estonya ingiliz ve litvanya alman askerlerini topraklarında konuşlandıracak. bunun siyasal literatürde oldukça üst düzey bir anlamı var: bu tutumla nato, üye ülkeleri ve müttefiklerini korumu pozisyonunun ötesine geçerek caydırıcılık politikasını benimsemiş oluyor.

    güvenlik algısı içinde türkiye yok sayıldı
    nato varşova zirve bildirisi’nde dikkat çeken diğer bir nokta; güvenliğin bölünmezliği ilkesine atıf yapılmış olmasıdıır. bu prensipte, nato etkisi altındaki her bir alana yönelik, olası tehdit durumu için güvenlik garantisi verilmesi anlamına geliyor. bu bir anlamda türkiye için artı bir ifade olsa da; uzun süredir üstü örtülü silah ambargosu uygulanan, füze savunma sistemleri verilmeyen, f-35’ler konusunda güçlükler yaşatılan türkiye, sınırlarında kendisine tehdit olduğu ülkeler ve nato’nun kılıç çektiği rusya karşısında kendisinin korunması için daha köşeli beklentiler içindeydi. ancak bildiri açıkça türkiye’yi nato şemsiyesinin en zayıf savunma alanı olarak geri plana atmıştır.

    hatırlanacaktır, nato türkiye’nin güney sınırlarını konuşlandırılan patriot’ları geri çekmişti. buna gerekçe olarak akdeniz’deki nato gemilerindeki savunma füzelerinin yeterli olacağı öne sürülmüştü. ancak gerek türkiye’ye düşen katyuşa füzeleri, gerek düşürülen savaş jeti; bunun yeterli olmadığı gözler önüne serdi.

    nato’nun caydırıcılık gücü ciddi yaralar almış durumda
    son dönemde nato üyesi güçler arasında patlak veren ekonomik merkezli çatışmalar, karşılıklı söz dalaşları ve üye ülkelerdeki ekonomik sorunlar; rusya’nın gürcistan, ukrayna, kırım, suriye ve daha bir dizi sahada nato veya üye ülkeleri karşısında ortaya koyduğu başarılı tutum, nato’nun caydırıcı olduğu düşüncesini ciddi anlamda yaralamış durumda. en son abd ile almanya arasında yaşanan atışmalar, almanya ve fransa’nın rusya ile güçlü ekonomik ve ticari ilişkiler geliştirmeleri, şangay işbirliği örgünün ekonomi/nüfus/askeri olarak artan gücü nato’nun bu zayıflığını gidermesini daha güç hale getiriyor. ancak abd’nin başlattığı ticaret savaşları ve ardından nato tarafından açıkça ilan edilen yeni soğuk savaş yönelimi, dünyanın eni bir paylaşım sürecine girdiğini, büyük güçler arasında pastanın yeniden paylaşılmak istendiğini işaret ediyor. son derece zorlu ve kırılgan bir ekonomo-politik niteliği sahip olan ülkemizin de bu yeni süreçte çok zorlu sınavlarla yüz yüze geleceği gerçekliği, ülkemizde derin yapısal ve yönetimsel sorunları göz önüne aldığımızda kaygı verici görünüyor. devlet aklının, demokratik yönetim mekanizmalarının, doğru politik-ekonomik-askeri yönelimlerin zaruri olduğu bir dönemeçteyiz. umalım ki, bu riskli dönemi en iyi şekilde atlatabilelim.