şükela:  tümü | bugün sorunsallar (8)
  • avm'ler dolu, her yerde lüks araba nerede bu kriz diyenlerin ben amına koyayım.

    girişi yaptıysak biraz koyunları silkeleyelim. bak kardeşim ben yurtdışında yaşıyorum, benim ailem orta halli bir aile, aylık evlerine 10.000 tl giriyor ama annem babama yanıma gel dediklerimde eğilip bükülüyorlar. euro olmuş ebesinin amı. beni doğurup büyüten anne ve babamın böyle ezilerek kaçamak cevaplarla, ya şu pahalı bu çok pahalı demeleri beni burada üzüntüden yıkıyor. ben ödüyorum yanıma geldiklerinde ama 30 senenin üzerinde karı ve koca memurluk yapmış bir ailenin en nihayetinde kendilerini yoksul hissetmeleri bana koyuyor.

    sen belki sığır olduğun için farkında olmayabilirsin. sen otla beslendiğin için et yemenin, klasik müzik dinlemenin, kayağa gitmenin, cruise gemilerinde güneşlenerek tatil yapmanın ne demek olduğunu bilmiyor olabilirsin.

    dunning kruger sendromunu her alanda gördüğümüz türkiye krizidir aslında. cahiller kendilerinden son derece emin "yoh yaw ne krizi, kriz olsa avm'ler arabalar", eğitimli kişiler ise kendilerini küçülterek "krizse hemen bir adım atılsın, durgunluk kesin ama krize dönebilir"

    senin paran pul olmuş. sen avrupa'nın gözünde ucuz tatil yapılacak, ucuz iş gücü sağlayan tayland, filipin, vietnam gibi bir yersin.

    bazen bu sözlük'te görüyorum almanyadan emekli dayıları paylaşıyorlar. onlarda sizin gibi a haberde duydukları avrupa bitti, çöktü hikayelerini anlatıyorlar. beni de almancı dayı olarak görürsen (almanya'da değil avusturya'da yaşıyorum ama dil almanca, senin küçük beyninde aynı kategoriye girelim idare et), sana bende kendi hikayemi anlatayım da sefaletinin boyutlarını kavramaya çalış. et yemediğin için sanmıyorum ama düşünsende yeter.

    ben sıradan bir işçiyim, 32 yaşındayım 2 çocuğum var. sıradan maaş alan sıradan bir avrupa insanıyım. istediğim zaman t-bone steak yiyebilirim çünkü kilosu 12 euro. hatta bir ara sosyal deney yaptım instagramımda 7 gün t-bone steak mangal yaptım, millet isyan etti bu ne zenginlik diye. 7 gün 7 kilo yesem 84 euro tutar. götümde hiç bir delik açılmaz, sadece bir trafik cezası yemiş kadar hissederim. sen eti en son ne zaman yedin? t-bone da demiyorum ha, at etinden kıyma da olur.

    ben çocuklarımı kışın kayak kursuna, tüm sene ise düzenli olarak yüzme kursuna götürüyorum. sen çocuklarınla avm harici bir yere gittin mi? bizde de avm var. ben avm ye giderken cebime en az 25-30 tane 1 euro alıyorum çocuk oyuncaklara biner falan diye. bir işçi olarak sıkılana kadar bindirecek param var. sen en son ne zaman para atıp çocuğunu bir oyuncağa bindirdin?

    arabalardan mı bahsedeyim? sen çok seversin lüks arabaları, paran yoktur ama milletin bmw'sini mercedes'ini konuşursun. senin de hayalindir bir gün onlara binmek. kendini herkesle eşitlersin. herkesin bindiği arabalar seninmiş gibi savunup, bak kriz var mı her yer lüks araba dersin. ben işçiyim, türkiye'de orta halli adamın zor bindiği bmw'ye biniyorum. model, yıl vs söylemeyeceğim. burada sorun senin fakirliğinin farkına varman, benim zenginliğimi ölçmek değil. 12 bin euro falan eder arabamın değeri, türkiye'de ise 200 bini geçer. geçen gün 2 sene ödemeli 5 bin euro kredi çekip 250 euro aylık ödeme yaparak şu arabayı almayı düşündüm.
    https://eksiup.com/2c9a8a85a937

    sen işçi halinle b segmenti polo'dan c segmenti golf'e geçince göbek atıyorsun. ben istersem maserati alabilirim, tek düşündüğüm şey aylık vergisi benim arabamın iki katı, her ay iki katı vergi vermeye gerek var mı? sen olsan kredi kartına bağlarsın, banka ödesin. banka sanki onun parasını ödemiyor da, cebinden hibe yapıyor. sana bu kafayla kriz değil, yarrak bile girse hissetmezsin.

    daha sana sabahlara kadar anlatırım ama önce et yemen lazım. etin ağızdan girmediği beyin çalışmaz. sen önce nasıl bmw'ye bineceğim diye düşünmek yerine önce nasıl et yerim diye düşün. o zaman krizi farkedersin, ulan ne kadar süredir et yemiyormuşum diye.
  • diyelim ki bir oku yaya yerleştirdiniz, yavaş yavaş çektiniz, gerdiniz, gerdiniz, gözlerinizi kıstınız, bir hedef aradınız, iyice gerdiniz... sonra elleriniz titremeye başladı, ama oku atacak bir hedef bulamadınız, bırakamıyorsunuz. yay sağa sola sallanmaya başladı, avucunuzun içi terledi, tırnaklarınızın altındaki kan iyice çekildi. nihayetinde iki parmağınızın arasındaki oku tutabilecek dermanınız kalmadı, artık dayanamadınız ve ok kontrolsüzce kendi kendine fırladı gitti...

    hah işte, bizim ekonomimizde o ok 2016’da yaydan çıkmıştı zaten arkadaşlar. biz o günden beri koşarak o oku yakalamaya çalışıyoruz. bomboş işlerle hayati zamanlar kaybediyoruz. sadece doları baskılamak için çağ dışı yöntemlerle finans rezervlerimizi tükettik, yatırımcıyı kaybettik, cari açığımızı taa neptün'e ulaştırdık. şimdi de erken seçime kadar 3-5 gün dolar baskılamak için tl'nin itibarını, türk şirketlerinin uluslararası değerini, ülkenin son birkaç damla finansal güvenini, yani uzun vadeli neyimiz varsa hepsini yok ediyoruz.

    bir dalı kurtaracağız yalanıyla ağacın kökünü baltalıyoruz.

    bizim oku atacak bir hedef bulamayışımızın birçok nedeni var; bunlara çok detaylı girmeyeceğim. özetle ülkece inşaat rantını sevdik. çünkü üretim riskine girmedik. peki niye; ne üretebileceğimizi bilmiyorduk. niye bilmiyorduk; liyakat yok ülkede. güney kore ile aşağı yukarı aynı zamanlarda aynı amerikan rüyasına başladık, onlar ar-ge ile, eğitim ile, üretim ile fersah fersah ilerlerken biz dpt’yi kapattık, üniversiteleri sulandırdık, tübitak’ın tüm bilim damarlarını bitirdik, işi gücü bırakıp vasıfsız imam hatipli kopyaladık. yetmedi, yüzyılda bir gelecek küresel para bolluğu fırsatını da oto servisinden devşirme cahil müteahhitlere emanet edip daha da borçlanarak kaçırdık.

    bu ülke nasıl kurtulur biliyor musunuz? tek bir cevabı var: herkes isterse kurtulur. ülkenin halini görmeyen memnun kindar çoğunluğu ikna etme çabalarımız halen “vatan hainliği” sayılıyor ama olsun, elli kere yazdım yine yazacağım, bu ülkenin sorunları ekonomik krizden çok öte.

    bu ülkenin herhangi bir alanda bir doğrusu bir politikası yok. adalet yok, basın özgürlüğü yok, kişisel haklar yok. ülkenin sabit bir dış politikası yok, pinpon topu gibiyiz adeta, dış işleri bakanlığı malum bir kadının bayram evi gibi, bütün akrabaları orada. eğitim politikamız yok, okullarımız cahil üretiyor. sağlık politikamız yok, her şey özelleşiyor, menzil cemaatinden olmayan ambülans şoförü olamıyor. sporda, kültürde, sanatta bir hedef bir başarı aramak delilik zaten artık şu devirde. tarım can çekişiyor, yıllarca tüik verileriyle oynanıp gerçekler saklandı (bak 13 sene önce yazmışım buraya), patates soğansız kaldık hala kimse akıllanmıyor. resmen bağıra bağıra su sorunu geliyor, bir 15 sene sonra çocuklarınız okur belki. daha ne sayayım, mesela, deprem bölgesinde yaşıyoruz ama ülkenin doğru dürüst bir afet planı var mı? yok (van depreminde vali ile belediye başkanı 3 günde yan yana gelemedi kriz masası başkanı kim olacak kavgasından. ve üstelik ikisi de olmamalıydı, çünkü genel teammüllere göre ikisi de afetzededir ve kriz masasına dışarıdan yetkili atanır). açıyorum bakıyorum, bizim mahallenin deprem toplanma alanı neresi diye, ta-taam, deniz kenarındaki dolgu alan. akp'nin elini atıp da kurutmadığı alan yok.

    özetle şu an ekonomiye kafa yormuyorum. çünkü ekonomik kriz ülkede adalet, özgürlük, eğitim, özgür basın olmadığı için var. ekonomik kriz bu ülkede ar-ge, üretim, bilim yapan cezalandırıldığı için var.

    madem ekonomik krize kafa yormuyorum, peki bu tuğla gibi yazıyı yazmaktaki derdim ne? bakın; ortalama bir vatandaş olarak ben neden “swap, cds, short'lamak” falan öğrenmek için bu kadar uğraşıyorum? bu terimlerin daha türkçesi bile yok yahu, normalde ülkede toplasan 1000-2000 kişinin bilmesi gereken terimler lan bunlar, bize ne? bize ne londra borsasındaki spekülatörün beklentilerinden? daha düne kadar çoğumuz ohal kanununu hatmetti. "f-35 mi s-400 mü?" denince hepimizin boş boş bakması gerekiyor ama çoğumuz menzillerini bile biliyoruz, cevap verin yahu niye?

    biz niye insan gibi balkon bitkileriyle, kümes hayvanlarıyla, "diy - wooden folding table" videolarıyla falan uğraşamıyoruz ya? bir kanadalı, finlandiyalı, yeni zelandalı, güney koreli iş çıkışı arkadaşları ile oturup bir şeyler içerken pinterest'te cam boyama modeli beğeniyor da ben niye üniversitede finans&ekonomi sınavı geçirecek bilgiyi matrix'teki neo gibi yüklüyorum kendime?

    vallahi bir şey istemiyorum, lan 17 yıldır ülkeyi yönetiyorsunuz, bir huzur verin artık ne olur ya ne yapıyorsanız yapın.

    lan belimizi incitmeyin yeter be.
  • çok değil 1 sene önce türkiye'den ayrıldım. 41 yaşındayım ve bu yaştan sonra ülkemden ayrılacağım hiç aklıma gelmezdi.
    2018 yılı başlarında yavaş yavaş tüketmeye alıştığımız ürünlerin önce kalitesinde, sonra miktarında azalmalar başladı. kendi ülkemizde aldığımız ürünün kalitesinin romanya-bulgaristan-fakir asya ülkeleri sınıfına düştüğünü gördük.
    elbette bu değildi göç nedenimiz. yaşam kalitesinin düşmesi, kızlarımın aldığı eğitimin (özel veya devlet zerre fark etmeksizin) bir şovdan öteye geçmemesi, çocukların kendilerini geliştirebilecekleri tüm mecralarda buram buram ahbap çavuş ilişkileri, dini eğitimin aşama aşama yerleştirilmesi, en kötüsü de gülememek, gülmemek. bunlar ve benzeri pek çok faktör nihayetinde çıktık ülkeden. kanada'dayız.
    1 sene oldu geleli dediğim gibi. burada da orta halli bir işim var. ne çok ne az kazanıyorum. kiramı, araba kredisini, internet-elektrik-ısınma-su v.b. ödedikten sonra maaşımın yüzde 35'i elimde kalıyor. yüzde 35'i de takriben 1200 dolar ediyor.
    1200 kanada doları. yani türk lirasına vurduğumuzda 5000 lira civarı bir rakam.
    ortalama bir markete gidip 3 kilo et, 3 kilo tavuk, 30 kutu bira, makarna, bakliyat, her türlü temizlik v.b. malzemeleri, kısacası 3 kişilik (2 kızım ve ben) bir ailenin 10 günlük gıda ve market alışverişini yapınca harcadığım maksimum para 140 dolar (o da tıka basa doldurursam arabayı). ayda 3 kez bu alışverişi yapıyoruz 450 dolar harcıyoruz.
    kalan 750 dolarla ne istersen yap. kıyafet al istersen, ister çocuklara oyuncak al, tablet al, ailecek haftada 1 kere dışarıda sushi ye, meksika yemeği ye v.b. istersen kenara koy biriktir. yetiyor kardeşim.
    dollarama diye bir yer var, bizim türkiyedeki bir milyoncu gibi dersin dışarıdan bakınca. alakası yok. bizim türkiye'de lüks marka denilen diş macunları, bulaşık deterjanları, oyuncaklar, bardak çanaklar, sanat ve kırtasiye malzemeleri 1 ile 4 dolar arası değişiyor. en pahalı şey 4 dolar. misal dün 4 dolara benim büyük kız derwent marka 6'lı kalem aldı. sensodyne 1 dolar, nestle dondurma (6'lı paket) 2 dolar.
    misal indirimler var, deli gibi. kışlık ceketler (ki kanadada göünüz buz keser kışın), parkalar (markası da parka ya da columbia) temmuz ayında (dün aldık) 300 dolardan 70 dolara düştü 3 günlüğüne. 4 tane columbia aldım kış için, 280 dolar toplamı.
    misal costco var. diyelim okul için çocuklara her sabah meyve suyu, su, sandviç, atıştırmalık v.b. koyacaksın. gidiyorsun abicim costco'ya. 48li meyve suyu 3 dolar, 1 kg. salam sosis 5 dolar. geçen ay speedo marka bikinilerin tanesini 9 dolara aldık kızlara bu yaz için.
    bu daha uzar gider. sıkıntı ne biliyor musun? bunları kanada da üretmiyor ama ithal ederken lüks vergisi, ötv, kdv koymuyor. satarken eyalet vergisi koyuyor ama da tüm ürünler için sabit yüzde 13 misal benim yaşadığım ontarioda.
    kanada ile türkiyeyi kıyaslamak haksızlık gibi gelmesin sana. biz bu markaları, bu ürünleri türkiye'de de bu fiyatlara alabiliriz. hem de aynı kalitede. ama her boktan vergi alan deli dumrul devlet bu şekilde davranmaya ve ota boka vergi koymaya devam ettiği sürece bir bok olmaz bizim ekonomimizden.
    yahu 5 litre halis zeytinyağını 14 dolara aldım. egeliyim, zeytinyağı üreten bir aileden geliyorum. bilirim zeytinyağının kalitelisinin ne olduğunu. sen türkiye'de 5 litre zeytinyağını kaça alıyorsun? yazık değil mi bizim güzelim ülkeye? lan o zeytinyağı paketleniyor, ambalajlanıyor, onca yol geçiyor, market rafına gelene kadar burada. ben 5 litreye 60 lira veriyorum.
    söyleyeceklerim bundan ibaret hakim bey.
  • adam hbo'dan iş alabilecek seviyede bir müzisyen olduğunu söylemiş, ulaşmak istediği synths 150 bin dolar hemen arkasından adama laf sokmuşlar, ben yurtdışındayım yeğenim geçen gün aradı bilgisayar alamamış kendine ben ona bilgisayar alabilirmiymişim? neden alamamış çünkü tırt bir makine 5000 tl'ye satılıyor e bu çocuk bilgisayar mühendisi öğrenmesi gereken aleti alamıyor. gene aynı şekilde yurtdışında konuştuğum türklerden de hep benzer hikayeler, adam holywood'a gelmiş özel efekt uzmanı bana diyor ki üretim araçları burada, mimar kız bana diyor ki burada benim çizimlerim için gereken ekipman var en uç projelerimi bile gerçeğe dönüştürebiliyorum. yazılımcı abi türkiye'de önümüze yasa çıkardılar, izin vermediler iş yapmamıza amerikaya geldim diyor.

    e be kardeşim peki sen parayı nereye harcıyorsun, kolin/cengiz/limak, sakallı x hoca gibi masalcılara, diyanet gibi propoganda kurumuna, nerede bir it/kopuk mafyoz var ona basıyorsun. cengiz dediğin adam senin paranı cebinden alıyor, köprüyü çinli, japon taşerona havale edip avantasını baştaki hırsızla kırışıyor. burada adam üretim yapıp ülkene döviz girdisi sağlayabilecekken bu adamın ihtiyacını karşılamıyorsun. sonra neden kriz var?

    e para olması gereken adamda olmadığı, üretim yapması gereken adamın cebinden çalındığı için kriz var.

    burada yazıyorsun, sebze, meyve el yakıyor. neden el yakıyor? çünkü baştaki gavas üretim yapması gereken çiftçinin cebinden çaldığından pahalılanıyor. çiftçinin aldığı tohum ithal, gübre ithal, mazot el yakıyor. adam bundan önceki senelerde üretmiş, ürettiğinden zarar etmiş. şimdi ön bahçesine kendine yetecek kadarını ekiyor, gidiyor belediyeye işsizim diye 500-600 kendine sosyal yardım bağlatıyor. kahvede okey oynuyor. dolayısıyla senin arzın düştükçe düşüyor. arz düşerken bir de 5 milyon suriyeli eklemişsin beslemen gereken ülke nüfusuna sonra neden pahalı. neden pahalı olmasın ki.

    benim teyzem gübre üretiyor, teyzeme ürettiği gübreyi sattırmıyorlar. teyzem ürettiği gübreyi satabilse hem çiftçinin parası yurtdışına gitmemiş olacak, hem teyzem kazandığını ülkede harcayacak iki taraflı win/win ama iktidar yurtdışından gübre getirenin satmasına izin veriyor. buna benzer yüzlerce olay var. belki farkında değilsin ama sen çok kötü bir noktaya gidiyorsun. insanlar yavaş yavaş umutlarını kaybedip ülkeyi terk ediyor. bu kriz değil bu cumhuriyetin poposunu sağ eliyle mi sol eliyle mi silmesi gerektiğini tartışan arapçılar tarafından işgalidir, bu üstte dalga geçtiğiniz kendine synths alamayan müzisyen de elbet ülkeden basıp gidecek gittiği ülkeye kazandıracak, sonra ben bilmiyordum duymadım olmasın.
  • biraz uzun bir entri ama, sonuna kadar gelebilirseniz pişman olmayacaksınız. bu başlığın yazarları ve okuyucuları, zaten sözlük genelinin çok üstünde bilgi/fikir/düşünme/sorgulama birikimine sahip olduğundan okuyacaktır.
    mevcut hükümetin ısrarla görmezden gelmesine rağmen, reyis'in aydın mitingi'nde örtük olarak kabul etmek zorunda kaldığı, gün geçtikçe vites arttıran krizdir.
    başlıkta kendi hanelerinden, ekonomilerinden, tecrübelerinden, yaşadıkları olayları/durumları, edindikleri gözlem ve değerlendirmeleri paylaşan yazarlar çok önemli.
    mübalağasız, manipülasyonsuz, yazarların kendilerinin, ailelerinin, akrabalarının, komşularının, arkadaşlarının, mahallelerinin, semtlerinin, şehirlerinin içinden geçtiği durum/ekonomi aslında bize gerçekleri gösteriyor. havuz medyasında/havuzlu merkez medyasında tasvir edilen sanal ekonomi, gerçek hayatta olanlar ile örtüşmüyor

    ilkokul düzeyinde komiklik yapan ergenler ve aylık maaş karşılığı ya da parça başı çalışan/entry başı ücret alan troller (onlar da ekmek parası peşinde, akpli haramzadelerden onlara ancak birkaç çer çöp ve kırıntı düşmekte, onlar da bu kast sisteminin en dibinde yer almaktalar. yer yer bu durumu sorguladıklarını da düşünüyorum) dışında ekşi sözlüğün en kaliteli girilerinin, klavyeye döküldüğü başlık burası. troller de bırakın görevlerini yapsınlar, çok kızmayın onlara. başlığın ratingini arttırarak dışsal fayda sağlıyorlar bizlere. ancak; en akıllıca yapacağınız şeyin onlara cevap vermemek, onlarla polemiğe girmemek olduğunu düşünüyorum. engellemeyin bence, troller günlük stresinizi almada, şu gerçek üstü bunalım konjonktüründe bizleri neşelendirmede oldukça başarılı bir görev üstleniyorlar.

    2019 ekonomik krizi başlığı, 2018 ekonomik krizi başlığından çok daha fazla sayıda giri alacaktır. ben bu krizin, daha önceki entrilerimde de vurguladığım üzere, ileride (bkz: 2018-2019 büyük ekonomik krizi) olarak anılacağını düşünmekteyim.

    şimdi daha önce yaptığım gibi, sadece ama sadece (spekülasyon yok/manipülasyon yok/körü körüne tarafgirlik yok) amatörce görsel/yazılı/sosyal medyada çıkan haberlerden yaptığım derlemelerle birkaç toplumsal gözlemi sizlerle paylaşacağım. krizin olup olmadığına sizler karar verin.

    `1)` siz merminin ederi kaç para bilir misiniz:
    rte'nin aydın mitingi'nde dile getirdiği, krizi zımni olarak kabul eden söylem. domates, biber ve patlıcan özelinde aşırı hayat pahalılığından şikayetçi akp seçmenine reis'in cevabı, beka/güvenlik/dış mihraklar/lobiler/.. gibi soyut nedenler olmuştur.

    mermi fiyatı

    yine bu sefer sivas mitingi'nde pahalılıktan yakınan seçmene, mermiden ve kamuflaj parasından bahsederek, seçmeni sessiz kalmaya, durumu kabullenmeye davet etti. yani artık çift yönlü siyaset yok. talep etmek yok. reis ne verirse onunla yetineceksiniz. gazete duvar'dan ümit kıvanç'ın yazısı fevkalade.

    ümit kıvanç-tek kişilik şov

    `2)` pmi, perakende ve tüketici güven endeksleri:

    -devletin resmi kurumu olan tüik'in açıkladığı ocak ayı tüketici güven endeksi, bir önceki aya göre %0,9 azaldı. (tüik verilerinin artık ne kadar güvenilir olduğu kamuoyunun takdirinde)

    -bloomberght ocak tüketici güven endeksi: 7,29 düşerek 66,94 değerini aldı
    - 50'nin altındaki değerlerin ekonomik daralmayı işaret ettiği pmi endeksi (reel kesimde ne olup bittiğini en rasyonel yansıtan endekstir), %44;2 ile yavaşlama trendini deva ettirdi.
    pmi

    -tepav'ın tüketici güven endeksi ise, ocak ayında bir önceki aya göre 13,3 puan, bir önceki yılın aynı dönemine göre ise 4,7 puan azaldı.

    tepav

    tasarruf etme eğilim endeksi ise %22,7'den, %18,'e düştü. vatandaşın alım gücü oldukça düştüğünden tasarruf yapma olanağı gittikçe azalıyor.

    `3)` varlık fonu'nun kredi alması:

    varlık yaratması gereken varlık fonu, citigroup ve icbc'den 1 milyar dolarlık sendikasyon kredisi kullanıyor. sayıştay denetimi dışındaki fonun, bu krediyi nasıl, hangi koşullardan kullanacağı ve bu parayı nerde kullanacağı sır mahiyetinde. artık deniz bitti mi?

    varlık fonu kredisi

    `4)` kamu bankaları görev zararları:

    2018’de ziraat bankası 2.3 milyar tl, halkbank 1.3 milyar tl görev zararı açıkladı.ziraat bankası ile halkbank’ın görev zararı son 4 yılda ikiye katlanarak 3.6 milyar tl’ye çıkarken, 2018’de hazine’ye aktardıkları temettü sıfır oldu. bu görev zararlarının hangi yandaş şirketlerden, hangi iş adamlarından, hangi müteahhitlerden kaynaklandığı diğer bir başlığın konusu.

    görev zararları

    `5)` ımf tartışmaları:

    yerel seçim öncesi, reis ve albayrak tarafından sürekli böyle bir şeyin olmadığına, olmayacağına dair demeçler gelmekte. oysa bu tartışmayı da açan sürekli kendileri. ne diyelim:
    (bkz: ateş olmayan yerden duman çıkmaz)

    imf iddiaları

    damat yalanladı

    `6)` iş bankası tartışmaları :

    iş bankası hisselerinin tartışılmasının, siyasi bir boyutu olduğu gerçek. buradan chp ile kutuplaştırma yolu açılıp, siyaseten oy devşirme ya da saflarını sıklaştırma yaşanabilir. ancak işin diğer boyutuoldukça ekonomik.
    hükümet o kadar kaynağa,nakite ve borca muhtaç ki en ufak fırsatı değerlendirmek istiyor. kanun mu? ne kanunu tek kanun reis.bir gecede hisseler gidebilir.
    yaklaşık 6-7 milyar dolarlık bir hisse akp'nin iştahını kabartmakta. bu yolla seçime kadar bir şekilde götüreceği ekonomiye, seçim sonrası kaynak sağlamak istemekte.

    hisseler hazineye geçmeli

    `7)` hal baskınları:

    soğan depo baskınları, zabıtaların markette fiyat etiketi kovalamalarından sonra, bir diğer bomba hal baskınları oldu. yıllardır akp'nin en sadık destekçilerinden ve akp içindeki ithalat lobileri ile beraber en baskın gruplarından olan hal/kabzımal lobilerinin bile düşman ilan edilmesi, ekonomide birşeylerin çok sıkıntılı olduğunu gösteriyor.

    hal baskınları

    `8)` tanzim satış mağazaları:

    sebze ve meyve fiyatlarındaki yükselişi durduramayan, milletin alım gücünü iyice düşüren akp hükümeti'nin, günü kurtarmaya yönelik diğer bir yöntemi tanzim satış mağazaları açmak oldu. bu uygulamanın çok geç kalınmış ve haklı bir uygulama olduğunu düşünüyorum. devlet piyasalar her ne kadar serbest piyasa da olsa, arada, fiyatları stabil hale getirecek müdahaleler yapması gerekmektedir. özellikle türkiye gibi ahlaksızlığın ve çıkarcılığın diz boyu olduğu ülkelerde bu tip müdahalelere daha çok ihtiyaç vardır.
    ancak, akp içindeki en etkili lobilerin ithalat ve kabzımal lobileri olduğunu söylemiştim. ülkeyi bu ekonomik sıkıntılara sokan, tarım ve hayvancılığı yok olma boyutuna getiren, gelecek nesillerimizin gıda güvencesi'ni yok eden bir hükümetten şimdi timsah gözyaşları görüyoruz. bu da ekonomi yönetiminde oldukça sıkışan akp hükümetinin tamamen seçime yönelik palyatif bir uygulamasıdır.
    ismet inönü'yü, 2. dünya savaşı döneminde ihtiyat nedeniyle, ithal ettiğimiz bir ürünü (gaz yağı) kontrollü şekilde dağıtmak ve gaz kuyruklarına sebebiyet vermekle suçlayan, abd'ye kafa tutan ecevit'i karne ile gıda/erzak dağıtan aciz bir siyasi lider olarak gösteren hükümetin, küresel güç olduğumuz, şahlandığımız iddia edilen 2019'da sebze/meyve kuyruklarına neden olması, dahası karne'nin benzeri, sebze alımlarını belirli miktarla ile sınırlaması (biber en fazla 1 kg gibi ...)oldukça ironiktir. tabi eski tanzim satış mağazalarını ve sümerbank gibi halkı giydiren kurumları acımasızca eleştiren zihniyetin, sebze/meyve saatış mağazaları-standları açması beni benden almakta. ekonomik kriz ve gıda krizi nelere kadir.

    (bkz: insan kınadığını yaşamadan ölmezmiş)
    (bkz: sebze kuyruğu)
    (bkz: ankara'da sebze kuyruğunda oluşan 1.5 km'lik sıra)
    (bkz: 1977 tüp kuyruğu vs 2019 sebze kuyruğu)
    temizlik malzemelerinde de ucuz ürün satacağız

    ayrıca alt satırdaki incelerseniz, güzel ve bereketli vatanımızın ne hale getirildiğini daha iyi anlayacaksınız.
    (bkz: türkiye'nin gıda güvencesi'ni kaybetmesi)
    bu yıl, ekonomik kriz dışında diğer bir kriz ise (bkz: 2019 türkiye gıda krizi) olacaktır. 2018 yılı sonu itibarı ile başlamıştır.

    soner yalçın'ın konu hakkındaki şu yazısı da okunmaya değer:

    üretmek

    tanzim

    `9)`otomobil, kamyon ve çekici satışları:

    odd (otomobil distribütörleri derneği) tarafından yapılan açıklamalara göre otomobil satışı, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla %58,74 azaldı. toplam otomobil satışı 10.979 adet oldu. hafif ticari araç satışı ise %59,91 azalarak 3.394 adete indi. geçtiğimiz yıl aynı dönemde 8.465 adet araç satılmıştı. özellikle ticari araç satışlarındaki çakılma, reel ekonominin çok büyük bir sıkıntı yaşadığının ispatıdır.

    satışlar çakıldı

    taşıt kredileri çakıldı: aşıt kredileri 2017 yıl sonuna kıyasla yüzde 9,4 azaldı

    taşıt kredisi

    `10)` işten çıkarmalar:

    tüik'in resmi rakamlarına göre genel işsizlik %12, genç işsizlik %22. ben bu rakamların çok iyimser olduğunu düşünüyorum.
    genel işsizliğin %15, 16-25 yaş arası genç işsizliğin %30'un çok üzerinde olduğunu gözlemliyorum. diğer verilere göre, 2018 yılı temmuz ayından bu yana, yani son altı aylık dönemde istihdam azalırken, 16 iş kolunda en az 917 bin 576 işçi işten çıktı.

    işsizlik artıyor.

    işkur verilerine göre,türkiye’de son bir yılda 1.3 milyon kişi daha işsiz kalırken toplam işsiz sayısı 3.8 milyona yükseldi. işkur verilerine göre son bir yılda işsizlik yüzde 54 arttı. ocak 2019’da ise işsizler ordusuna 266 bin kişi daha katıldı bu da işsizliğin sadece geçtiğimiz ay yüzde 7.6 arttığı anlamına geliyor.

    işsizlik artıyor

    `11)` istanbul'da nüfus artışının durması:

    istanbul'da ilk defa nüfus artış oranında düşüş yaşanmıştır. ekonomik sıkıntılar nedeniyle insanların bir kısmının memleketlerine ve daha ucuz şehirlere göç ettiği tespit edilmiştir. ayrıca istanbul'dan, (bkz: türkiye'den siktir olup gitmek) seçeneğini kullanarak gidenlerin sayısı türkiye ortalamasının çok üzerindedir. beyaz yakalı kalifiye çalışanlar, zeki üniversite mezunları ve donanımlı insanlar, ülkede kendileri ve aileleri için bir gelecek görmediğinden yurt dışına göçmeyi tercih ediyor.

    (bkz: naber dergi) yazarı/çizeri umut sarıkaya dergisinin son sayısında çok vurucu bir tespit yapmaktadır.
    "son zeki gittiğinde, son yazılımcı yurt dışından kabul aldığında, son akademisyene oturma izini verildiğinde; tırt adam, tırtlığın karın doyurmadığını anlayacak..."

    yurt dışına göçlerle ilgili ülkü doğanaydan güzel bir yazı:
    bilinmeze gitmeyi tercih eşiği

    yine türkiye'den hangi nedenlerle kimlerin göç ettiğine dair ali sait yılkın'dan detaylı bir çalışma:

    kimler neden göçüyor

    `12)` hak edişlerin ödenmemesi:

    pek çok müteaahit ve taşeron neredeyse bir senedir hak edişlerini alamıyor. bu nedenle pek çok firma batarken, özellikle inşaat sektöründe yüzbinlerce kişi işsiz kalmıştır. hükümetin "prestij" projelerinden şehir hastanelerinin büyük kısmında ödenek yokluğundan projelerin durma aşamasına geldiği anlaşılmaktadır. şehir hastanelerinde her gün işçiler eylem yapmakta ancak haber olmamaktadır. adana'da intihar eden kamu müteahhiti haberi de önemlidir.

    kamu müteahhiti intihar

    `13)` organize sanayilerinin durması:

    ankara için konuşuyorum. yaptığım gözlemler ve organize sanayilerde çalışanlarla konuştuğumda, savunma sanayine parça, makine ve mal üreten firma ve fabrikalar haricinde, sanayilerde yaprak kıpırdamamaktadır. nakit akışı durmuş, bankalardan kredi almanın imkanı kalmamış, üretilen mallara olan talep sıfıra yakınsamaktadır.

    14) iş bulma kuyrukları:

    ülkedeki en acı manzaralardan birisi de iş bulmak için başvuruda bulunan insanların oluşturdukları yığınlar, bitmeyen sıralar ve insanların çaresizlikleri. bu işlerin çoğu 3-6 aylık ve asgari ücret üzerinden. hemen her şehirde benzer manzaralar. birkaç örneği sizlerle paylaşacağım:

    * tokat'ta, işkur'un toplum yararına çalışma programı kapsamında çeşitli branşlarda asgari ücretle 6 ay çalışılacak 1500 kişilik işe 9 bin 217 kişi başvurdu. 6 ay geçiçi ve asgari ücretli bir iş için 6 kattan fazla başvuru. asıl çarpıcı olay isi iş başvurusunda bulunan çocuklu bir annenin heyetin bulunduğu masaya gelerek, "açım aç, çocuklar doymuyor. ekmek istiyorum" demesiydi.

    açım ben aç

    *şanlıurfa’da açılan işkur başvurularına ilk günden son güne kadar oldukça yoğun bir ilgi vardı. toplum yararına programlar için açılan işkur’da alınacak 6 bin 400 kişi için toplam 27 bin 150 kişi başvuruda bulundu.

    rekor başvuru

    *dondurucu soğuğa rağmen vatandaşlar, müracaatlarını yapabilmek için akşam saatlerinden itibaren zonguldak ve bartın'da işkur önünde bekliyor. saat 7:30 itibariyle yüzlerce vatandaş kuyrukta beklemeyi sürdürüyor.

    işsizliğin gözü kör olsun

    *yine urfa'dan kura haberi. 1000 kişilik geçici bir iş için yaklaşık 45000 başvuru.

    stadda kura

    `15)` intiharlar:

    son sıradaki durum ise canımızı acıtıyor. ileri demokrasi yaşadığımız, şahlanmış bir ekonomiye sahip olduğumuz söylenen 2019 türkiyesi'nde, iş bulamayan donanımlı gençlere, ölümü kabullenmekten başka seçenek bırakmayan düzen utansın.
    senelerdir bekleyen ancak atanamadığı için intihar eden öğretmen adayları, işsizlik nedeniyle intihar eden mühendisler ve battığı için intihar eden iş adamları. her gün yeni bir intihar vakası ile karşılaşıyoruz. allah mekanlarını cennet eylesin. reisin çevresindeki yiyici sülaler, kavakçılar, sümeyralar, sümeyyeler, varanklar, sayanlar, çavuşoğulları...kpss'den, dil sınavından 20 puan alamayan yandaşlar, ihale üzerine ihale alırken, devlet malı, bizlerin vergilerini/emeğini ve kul hakkı yerken, emeksiz, sınavsız güzel işlere/makamlara/danışmanlıklara/yönetim kurullarına yerleştirilirken, nepotizm nepotism olalı böyle bir kayırmacılık dünya tarihinde yokken, türkiye'nin şu güzel aydınlık gençleri intihara zorlanıyor.
    (bkz: allah belanızı versin)
    (bkz: allah'tan korkmaz kuldan utanmazlar)

    intihar etmek zorunda kalan güzel insanları hiç unutmayalım. nurlar içinde yatın/daimi huzuru bulun:

    güzeller güzeli (bkz: merve çavdar)
    (bkz: ersin turhan)
    doğa ve hayvan dostu (bkz: halil mustafa bozkurt)
    mühendis (bkz: abdullah kaan özbağ)

    merve çavdar
    ersin turhan
    köpeklerime iyi bakın
    mühendis

    sonuç :

    sonuç olarak siz karar verin değerli yazar arkadaşlar ve ekşisözlük takipçileri.
    derin bir ekonomik kriz var mı yoksa yok mu?
    ben söyleyeyim veriler, olaylar, tecrübeler yalan söylemez, yalnız siyasetçiler yalan söyler.
    şu anda önemli bir ekonomik/toplumsal krizden geçiyor ülke ancak; 2019 mart seçimlerinden sonra çok daha beter olacak.
    bu başlık muhtemelen 2019 yılının en çok entri girilen başlığı olacaktır aynı zamanda.
    herkese bol şans!!!
  • bu başlıkta sıklıkla gördüğüm için daha önce yazdığımı gene yazıyorum;
    'yollar porsche,ferrari kaynıyor, herkes audi, bmw, manda kasa mercededes'e biniyor' iddiası tamamiyle zırvadan ibaret.
    ülkemizde 2018'de satılan tüm otomobillerin yaklaşık % 97'si 1600 cc altı ve sadece %3'ü 1600 cc üstü;
    https://www.arabam.com/…ik-ayinda-yuzde-39-kuculdu/
    2015, 2016 ve 2017 yılında da bu durum farklı değildi.
    sokaklarda gördüğünüz bmw 5.20'ler, audi 5-6-7'ler, porscheler, ford mustangler maseratiler... sadece tepedeki yüzde 2-3'lük mutlu azınlığa hitap ediyor. mamafih, yandaş gazeteler bile bu durumu yazıyor.
    https://www.ntv.com.tr/…atti,cu-piejqf0sz3hlicxuq9w
    yani;
    satılan 1600cc üstü otomobillerin tümünü lüks kabul etsek bile, bunların sadece %3'ü zenginlere hitap eden lüks segment.
    peki neden buraya yazan kardeşler hep lüks arabalardan bahsediyorlar?
    a) hepsi en zengin semtlerde, muhitlerde oturuyorlar.
    b) sosyal medya (özellikle instagram) hepsinin haleti ruhiyesini bozmuş
    c) (bkz: algıda seçicilik)

    gelelim, 'herkeste para var.' safsatasına;
    devletin resmi istatistik kurumu tuik'in yaptığı açıklamaya göre nüfusun % 70'i borçlu.
    geçen yılın sonuçlarına göre, nüfusun yüzde 40,8'i konutunda 'izolasyondan dolayı ısınma' sorunu yaşarken, yüzde 36,6'sı 'sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi' ve yüzde 22,9'u 'trafik veya endüstrinin neden olduğu hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevresel sorunlar'la karşı karşıya.
    keza; nüfusun, yüzde 69,2'si konut alımı ve konut masrafları dışında taksit ödemeleri veya borçları olduğunu, yüzde 60,8'i evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayamadığını beyan etmiş.
    tüm nüfusun %30'una yakını ise ciddi anlamda , yani sürekli açlık çeken en yoksul kesim;
    https://www.olay.com.tr/…zde-70i-borclu-166737h.htm

    halihazırda 18 yaş üstü 55 milyon vatandaşımızın %90'ının yani yaklaşık 50 milyonun, 97 milyon banka hesabında 400 milyar dolara yakın mevduatı var.
    bu paranın % 90'ı nüfusun en zengin % 10'unun elinde.
    https://www.sozcu.com.tr/…serveti-katlandi-2612995/

    hesabında 1 milyon lira veya üzeri parası olan mudi sayısı, 2018 itibariyle bir önceki yıla göre 27 bin 45 kişi artarak 166 bin 25’e yükseldi. yani 166 bin milyonerimiz var.
    milyonerlerin toplam mevduatı 1 trilyon 78 milyar 734 milyon liraya çıkmış durumda. 2017 sonunda milyonerlerin toplam mevduatı 909 milyar 979 milyon lira seviyesinde bulunuyordu. milyoner başına düşen ortalama mevduat da 6 milyon 497 bin lira olarak hesaplandı.
    http://www.diken.com.tr/…-bir-yilda-yuzde-20-artti/

    harcı, borcu olmayıp bankaya 250.000 lira para atabilmiş , yani ev araba borcu olmayıp yaklaşık 50.000 dolar ve üstü meblağı boşa çıkarabilmiş tüccar, borsacı, müteahhit, emlakcı, galerici, işadamı, zengin çocuğu, mirasyedi...vs sayımız ise 1 milyon kişi bile değil.
    işte o sokaklarda gördüğünüz lüks arabalara binenler, yatı, katı, kotrası olanlar, instagram'da şov yapıp işçi& memur çocuklarının psikolojisinin anuna koyanlar bu bir veya birkaç milyon civarında zatı muhteremin bizzat kendisi, ailesi ve yakın çevresi...
    doksanlarda rusya'da millet açlıktan yamyamlığa başlamış, fuhuş patlamıştı ama moskova'da en pahalı restoranlar ve avm'ler doluydu. halen ekonomik krizle boğuşan ukraynada, arjantinde veya iç savaşla boğuşan sikko afrika ülkelerinde de lüks arabalar yollarda, starbuckslar ve muadilleri dolu. çünkü orada da krizden savaştan etkilenmeyen bir güruh var.

    kişi başı milli gelirimiz 2008'den bu yana, yani 10 yıldır, 11 bin dolar civarında. (4 kişilik ortalama bir ailenin eline yılda 44.000 dolar, yani 245.000 lira, yani ayda 20 bin lira geçtiğini düşününüz! düşündünüz mü? o zaman sakın sesi açmayın ve bu linke hiç tıklamadan okumaya devam ediniz;
    https://youtu.be/aa3_9zw4btq
    nüfusun sadece %8'i 11 bin dolar ve üstü gelire sahip, nüfusun %92'si ise bu mevzubahis 11 bin doları ancak rüyalarında görüyor.
    nüfusun %15'i o kadar yoksul ki, ancak devlet yardımıyla hayatta kalabiliyor.
    http://www.iyigunler.net/…ardim-aliyor-h315655.html

    peki 10 milyondan fazla vatandaşımız ancak devlet yardımıyla hayata tutunabiliyorken ve nüfusun % 92'si 11.000 doların altında kazanırken ortalamamız nasıl 11.000 dolar oluyor?
    evet bildiniz;
    dolar milyarderi sayısinda dünya liderliğine oynuyoruz;
    tam 40 adet dolar 'milyarderi'miz var.
    https://www.sabah.com.tr/…ilyarder-sayisi-40a-cikti
    bu durum sadece bizde değil, finlandiya, danimarka gibi birkaç istisna ülke hariç tüm dünyada buna yakın değerlerde.
    misal dünyanın en zengin 26 kişisi en fukara 3 milyardan daha fazlasına sahip.
    1000 yıl öncede böyleydi, 1000 yıl sonra da muhtemelen böyle olacak.
    https://www.sosyalinsan.com/…ar-kisiye-karsi-18785/
    benim hakeden müteşebbislere sonsuz saygım var,
    ama halihazırda ülkemizde görülen gelir adaletsiziliği ve vergilendirme dengesizliği konusunda devletin vergi yükünü sırtlayan beyaz ve mavi yakalı kesim lehine müdahil olmasını arzuluyorum!

    ülkenin en garip gureba, en fakir fukara kesimi de en okumuş, en aydın entellektüel birikimi yüksek kesimi de mütemadiyen herşeyin en iyisini istiyor.
    ülke olarak el arabasını bile üretemezken, herkes dünyanın en çok satan b ve c segment araba modellerine burun kıvırıp premium araçlara binmek istiyor.
    ayfonun, samsungun en pahalı modelleriyle fotoğraf çekip, en güzel manzaralı otellerde kalıp, en güzel yemekleri yemek istiyor.
    ayağına spor ayakkabının, götüne kotun en pahalısını, en kalitelisini giymek istiyor.
    yetmiyor almanın ve japonun ürettiği arabalar yüzünden birbirine ana avrat küfretmek kendini üretmediğimiz arabalarla özdeşleştirmek istiyor,

    peki elimizde ne var?
    ankastre mutfağını götüne sokacağımız, 10 yıl krediyle aldığımız 180 derece beton manzaralı otuzküsürüncü kattaki yarım milyonluk apartman daireleri,
    gecekonduların önünde 5 yıl krediyle alınmış kendi kendine park edebilen yeni kasa alman arabaları,
    anasının babasının boğazından arttırıp kıt kanaat okuttuğu talebelerin elinde 48 ay krediyle alınmış yüz tanıyan, parmak iziyle açılan bilmem kaç bin liralık telefonlar, tabletler...
    çalışmadan üretmeden, alnı bile terlemeden kredi çekip bitkoine, dövize parayı gömüp zengin olma sevdalısı, emlaktan voliyi vurma aşkıyla yanıp tutuşan ben, sen, o, biz, siz, hepimiz...
    zengin olunca da en büyük hayalimiz ülkeyi kalkındırmak filan değil ha... bizim üretmediğimiz en pahalı arabalardan birine binip, gene bizim üretmediğimiz telefonla, tabletle instagrama fotoğraf/video yüklemek, gavur ellerini gezmek.
    ne kadar sağda solda 'heryere beton diktiler' filan desek de paranın bi kısmını o da havuzlu, güvenlikli bir betona gömeceğiz tabi...

    burada yazan bazı suser'ların siyasetçileri suçlayarak kendisini ve halkı konunun dışında tuttuğunu esefle görüyorum,
    siyasetçi dediğimiz kişiler halkın, milletin, seçmenin ta kendisidir değerli kardeşlerim.
    bir milletin çoğunluğunu oluşturan güruhun yansımasını sosyal ve siyasal anlamda siyasetçilerin bizzat kendisinde görürüz.
    bir ülkede siyasetçi eğer son model makam aracına biniyorsa, bilin ki siyasi görüşü farketmeksizin seçmenin çoğunluğu oraya geldiğinde aynı araca ve hatta daha iyisine bineceğin içindir.
    siyasetçi kendi gibi düşünmeyenleri adam yerine koymayıp dalga geçiyorsa, bilin ki seçmenin çoğu o makama geldiğinde kendine zıt görüşlüleri adam yerine koymayıp dalga geçeceği içindir.

    istisnasız bütün ülkelerde seçmen kendisine en çok benzettiği, yerinde olmak istediği, kendisiyle özdeşleştirebildiği tip adaylara oy verir.
    herhangi bir ülkenin tepesindeki siyasetçilerinin yaşayış tarzına ve hitabetine bakarak o ülkede çoğunluğun fikrini, zikrini, eğitim durumunu, hayata bakışını ve dahi hayallerini öğrenebilirsiniz.
    seçmen siyasetçiler istediği için öyle davranmaz, bilakis seçmen öyle istediği için siyasetçiler böyle davranır.
    dolayısıyla bir veya birkaç kişiyi suçlayarak gelişen olaylar karşısında çıkarım yapmak pek de mantıklı değildir.

    yaşı 30'un altındaki kardeşlere şunu da söylemek istiyorum,
    doksanlarda enflasyon yıllık % 100'dü, 22 şubat 2001'de gecelik faiz % 7.500'dü. hatta bizim patronun bir arkadaşının sadece bir gecelik faizle o zamanki tüm otel personelinin maaşının üç katını kazandığının bizzat şahidiyim.
    yani, ekonomik krizlere öteden beri idmanlı bir milletiz, 'ülke batacak, hepimiz açlıktan öleceğiz' filan diyenlere kulak asmayın.
    bu arada suç oranları yükselebilir, güvenliğinize çok dikkat edin!

    abd 10 yıldır bizi suriye ve iran'la kapıştırmak ve rusya ile papaz etmek için uğraşıyor. bundan şimdiye kadar bir şekilde yırttık, umarım sam amca ve maşaları ileride de bu arzularında muvaffak olamaz.
    bu yapımızla ve eğitim zihniyetimizle nano teknolojiden yada 4. endüstri devrimine intıbak olmaktan bahsetmek abesle iştigal olur. ama en azından halihazırda devam eden göçmen sorununu çözebilirsek suç oranını yükseltmeden, işsizliği zapturap altına alma şansımız hala var
    hayalci değil akılcı bir dış politika ile liranın değersizleşmesinden faydalanarak doksanlardaki gibi tekstilde ve özellikle turizm sektöründe avrupa'da ilk üçü (fransa, italya ve ispanya) geçemesek de zorlayabiliriz.

    elalemin evladı 4. sanayi devrimi'ne hazırlanırken 2018'de kafayı kuma gömüp soğuk savaş dönemi totaliter rejimleri gibi hareket edemezsiniz. madem her konuşmanızda 'fatih sultan mehmet' vurgusu yapıyorsunuz, doğmatik değil akılcı; dışlayıcı değil kapsayıcı olmalısınız. kanunları ve kuralları herkes için eşit olarak uygulamalısınız. mülki ve fikri hakları korumalısınız. çoğulcu ve katılımcı kurumlar kurmalısınız. genç girişimcileri destekleyip önünü açmalısınız. liyakata önem vermelisiniz.

    tanım: akıllı davranmazsak kafamıza yumruğu indirecek kriz.
  • okunmayacağımı bildiğimden, instagram’da vakit geçirmek insanlara daha keyifli geldiğinden, bir de kanzuk sebebiyle sözlükten yıllardır soğuduğumdan uzun zamandır pek uzun entry yazmıyorum. şu başlığı gündemde epeydir görüyorum fakat günümüze dek bir şey yazmamıştım. şimdi 3-5 satır ekleme ihtiyacı hissettim.

    öncelikle, ekonomik kriz kavramından anlaşılan nedir, kıstası nelerdir? farklı tanımları olabilmekle birlikte ekonominin küçüldüğü, enflasyon sebebiyle fiyatların arttığı durumun eş anlı varlığı ekonomik krizin varlığı için yeterli kıstaslar.

    ülkemiz 2018 yılının 4. çeyreğinde, bir önceki yılın aynı çeyreğine göre %3 küçüldü. şubat 2019 dönemi itibarıyla tüketici fiyat endeksi (veya enflasyon oranı) bir önceki yılın aynı ayına göre ~%20 artmış bulunuyor. yani elimizde bir yandan küçülen, diğer yandan fiyatlar genel seviyesi artan bir ekonomik süreç mevcut.

    diğer yandan bir de döviz krizi süreci var. bu kavramın net bir tanımı olmamakla birlikte genel fikir birliğine göre bir ülkenin para birimi döviz sepeti karşısında (bizdeki döviz sepeti ağırlıkla usd ve eur) yılda %15’ten fazla değer kaybettiyse bu durum döviz krizi varlığı için yeterli sayılıyor. bizdeki durum nasıl? 2018 yılının başında 1 usd’nin tl karşılığı 3.77 iken 2018 yılının sonunda 1 usd’nin tl karşılığı 5.26, yani yerli paradaki değer kaybı yıllık %40.

    siyasi tartışmalara girmeden; yukarıda belirtilen 2 paragraftaki rakamlardan bu entry tarihi itibarıyla bir ekonomik kriz içerisinde olduğumuz sonucu ortaya çıkıyor. tabii ekonomik krizin boyutu finansal sektörü (ağırlıkla bankaları) ve reel sektörü (üreten sektörler) etkileme açısından farklılaşıyor. ekonomik kriz ayrıca türlerine göre de farklılaşıyor. bizim şu an içerisinde olduğumuz durum, farklı haber kaynaklarından rastlamış olabilirsiniz, slumpflasyon olarak adlandırılıyor. tanımı açık. şu an krizde olup olmadığımız yönündeki tartışmalar bu yönüyle yersiz.

    peki bugün ekonomik krizdeyiz, yarın nasıl olacak? 2019 için öncü göstergeler maalesef olumsuz. misal; üreticinin üretim maliyeti (üfe), tüketicinin alım maliyetine (tüfe) oranla daha fazla artmış. şubat 2019 itibarıyla, bir önceki yılın aynı ayına göre üfe %30, tüfe %20 artmış. demek ki üretici, üretim maliyeti %30 artmasına rağmen bunun %20’lik kısmı satış fiyatına yansıtılabilmiş, aradaki kalan kısım için üretici kârından feragat etmiş. şu an yerel seçimler ve alım gücünün düşmesi kaynaklı talep azalışı sebebiyle üreticiler maliyetlerini fiyatlara net olarak yansıtamadı. yerel seçim sonrası üreticilere yönelik zımni fiyat baskısı ortadan kalkarsa ürünlerin satış fiyatı bir miktar artabilir.

    diğer yandan ithalatımızın kabaca %75’lik kısmı ara mal niteliğinde. yani ithalatı oluşturan asıl kalem; cebinizdeki telefonlar, evinizdeki bilgisayarlar değil; üretim için ithal edilen girdilerden oluşuyor. döviz kurundaki artış üretim maliyetini artırdığından dolaylı olarak ürünlerin yurtiçi fiyatını da artırıyor. diğer yandan, dışa açık ekonomi olmanın doğal sonucu olarak (öyle de olmalıyız zaten, aksini iddia eden eğer cazip geliyorsa kuzey kore’deki yaşama bakabilir) şampuandan diş macununa pek çok ürün ithal. döviz kurundaki artış haliyle bunların da fiyatına yansıyor.

    bugün öncü gösterge olarak kabul edilen göstergeler var. örneğin; sanayi sektöründe kapasite kullanımı, perakende satış endeksi, ciro endeksi, tüketici güven endeksi gibi. tüik tarafından açıklanan son raporların içeriğine bakıldığında, 2018’in son çeyreğinde yaşadığımız daralmanın 2019’un ilk çeyreğinde devam etmesinin ihtimal dahilinde olduğu anlamı çıkıyor. örneğin, ocak 2019 itibarıyla sanayi üretim endeksi bir önceki yılın aynı ayına göre %7 oranında daralmış. (şubat 2019 istatistiği henüz açıklanmış değil).

    şöyle ki, iktisat bir sosyal bilim olmakla birlikte kimi yönlerden fizik bilimini andırıyor. fizik bilimine göre yer çekiminin olduğu bir bölgede bir cismi yere bıraktığınızda havada kalmasını bekleyemezsiniz. yani yer çekiminin olduğu bir bölgede cismi yere bırakmanın (eylem) sonucu var. ekonomide de öyle. ‘bir yandan abd ile ilişkilerimiz gerilsin, ama diğer yandan döviz krizi yaşamayalım’ senaryosu söz konusu değil. haklı veya haksız demiyorum, ancak şöyle bir gerçek var. bugün ekonomik yapısı itibarıyla dış borca ihtiyaç duyan, hele hele kırılgan 5’li arasında sayılan bir ülkenin abd ile ilişkisinin kötüleşmesinin bir sonucu var. biz şu an bu sonucu rahip brunson olayında kısmen yaşadık. şimdi şu günlerde abd ile yeni bir gerilim olabileceği sinyali var. ancak benim asıl merak ettiğim döviz kurunun, rusya’dan s400 savunma sisteminin teslim alınması halinde ne olacağı yönünde. muhtelif kaynaklardan karşılaşmış olabileceğiniz üzere türkiye’nin s400 sistemini teslim alması halinde yaptırıma maruz kalabileceği yönünde açıklamalar var. mesela şu an ‘s400 sistemini teslim alalım ancak döviz krizi yaşamayalım’ gibi bir seçeneğimiz keşke olsaydı, ama yok gibi görünüyor. (sürece dair örnek haber 1, haber 2, haber 3)

    diğer yandan bu tür durumlarda merkez bankası bağımsızlığı çok önemli. ama merkez bankası da şu an açmazda. hedeflediği enflasyon %5, gerçekleşen %20. ayrıca döviz krizi yaşandığı da gerçek. enflasyonun 08/2018 döneminden sonra kayda değer şekilde artmasının ana sebebi döviz krizine bağlı fiyat artışı. usd arttığı an akaryakıttan enerjiye, fiyatı artmayan ürün/girdi/hizmet hemen hemen kalmıyor. döviz kurunu düşürmek veya dizginlemek, böylece enflasyon oranını düşürmek amacıyla faiz artırımı yapmalı. faiz artırımı elbette konut, taşıt, beyaz eşya vb. ürünlerin satışını olumsuz etkilediği gibi ayrıca ticari işletmeler için banka kredisi daha maliyetli hale geldiğinden yatırımların ve ekonomik aktivitenin de yavaşlamasını beraberinde getiriyor. zaten küçülen ve talebin zaten daraldığı bir ekonomide faiz artırımının küçülmenin ve talepteki azalmanın şiddetini artırıcı bir yönü var. diğer yandan; küçülen ekonomi sebebiyle ekonomik aktiviteyi canlandırmak adına faiz indirimi yapsa, getiriyi yeterli bulmayan yabancı yatırımın bir kısmı faizin daha yüksek ülkelere yöneleceğinden döviz kurunda ve akabinde fiyatlar genel seviyesinde artışı beraberinde getirecek.

    yukarıda sayılan gerekçeden ötürü siyasiler tarafından merkez bankası’nın faiz oranını düşük tutması istenir. ancak bu durumun yine yukarıda belirtilen sonuçları var. işte bu yüzden merkez bankası bağımsızlığı çok ama çok önemli. bizde dönem dönem, merkez bankası bağımsızlığı üzerine yerel ve uluslararası basında tartışmalar olduğu dikkate alındığında şu an bağımsızlığın tam olarak tesis edildiğini söylemek güç.

    yönetsel karar alırken duygusal karardan çok mantıksal karar almak önem arz ediyor gibi. evet belki abd ikili ilişkilerde haksız. evet, belki açıklamaları ve icraatları müttefik bir ülke görünümünden uzak. zaten bir deyişe göre ülkelerin dostu yok, çıkarları var. onlar da çıkarını koruyor. neyse. evet, belki abd ikili ilişkilerde haksız. ancak maalesef siyasi ve ekonomik olarak dünyanın güçlü ülkelerinden ve kuralları koyuyor. kurallara uymayan ülkeleri ise kendince cezalandırıyor. yani, şu s400 sistemini eğer teslim alırsak ve döviz kuru artar ise sebebi belli. bu sistemin teslim alınması gerektiğini savunanlar bunun siyasi ve ekonomik sonuçları olabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurmalı. ancak; bu sonuçlara rağmen sistemin teslim alınması gerektiğini ifade edenler olabilir, onlara da saygı duyuyoruz tabii.

    son bir not: bu parasal konularda yatırımcıların yalnızca çıkarı var. çıkarları, yatırımlarını/fonlarını türkiye’ye değerlendirmek olursa türkiye’de değerlendirirler. çıkarları türkiye’den fonlarını geri çekmek yönünde şekillenirse geri çekerler. bu durum, muhtelif ülkeler kaynaklı siyasi bir adımdan ziyade yatırımcıların çıkarlarının/risk algılarının nasıl şekillendiğine bağlı. tabii siyasi adım şu şekilde olabiliyor. trump bey bir gece tweet atıp türkiye hakkında olumsuz bir metin yazdığında yabancı yatırımcı risk algısındaki bozulmayla birlikte (cds ile ölçümleniyor) fonunu türkiye’den çekip döviz kurunda artışa sebebiyet verebiliyor. çünkü döviz de esasında bir tür mal, diğer mallardan farkı her mal ile takas edilebiliyor olması. nasıl ki piyasada patates azaldığında patatese talep sabitken patates fiyatı artıyorsa; piyasadaki döviz kıt hale geldikçe daha değerli hale geliyor (yerli para değer kaybediyor) ya da içerideki döviz miktarı yatay seyrederken dövize yönelik talep artarsa yine daha değerli hale geldiğinden yerli parada değer kaybına yol açabiliyor.

    bir de aklıma geldi... şimdi şu süreçte ülke içi ekonomik aktivite yavaşlasa da beyaz eşya, otomobil gibi reel sektör iç talepteki daralmayı ihracat ile aşabilirdi. ancak avrupa bölgesi’nde de işler çok tıkırında olmadığından bu sürecin ihracat ile aşılması da zorlaşıyor. gerçi biraz da bu vesile ile kimsenin dilinden düşüremediği ‘fed’in faiz artırımı’ konusu bir süre daha ötelendi. tüm bu faktörlerin üzerinde bir de bu öteleme gelmeseydi bizdeki faiz oranları muhtemelen yetersiz kalacak ve artırılması gerekecekti. (artırılmaması halinde ise döviz kuru bir süre yukarı yönlü hareket edebilecekti).

    neticede bir ekşisözlük entry’si olduğundan rakamların yanında kaynak belirtmedim. ama olur da rakamları inandırıcı bulmayıp kaynağa gereksinim duyarsanız tcmb ve tuik’in internet sitelerinde mevcut.

    son bir ekleme yapayım: ülkemizdeki kişilerin davranış eğilimlerine bakıldığında; enflasyonun yükseldiği veya ekonomik aktivitede ivme kaybı olacağının beklendiği dönemlerde dövize yönelim var. çünkü mantıken bugün 1.000 $ bedelle aldığınız bir eşya, 1 yıl sonra yine üç aşağı beş yukarı 1.000 $ bedel ile alınabiliyor. ama kurdaki artış sebebiyle 1 yıl önce örneğin 3.000 tl'ye aldığınız eşya için bugün 5.000 tl vermek durumunda kalabilirsiniz. neyse. insanlar twitter sayfasından döviz sattıklarının şovunu yapsınlar. gelin görün ki yurtiçi yerleşiklerin döviz mevduat stokları anlamlı şekilde artıyor. öyle ki 15.03.2019 cuma günü biten haftada tcmb verilerine göre yurtiçi yerleşikler ilave olarak 4 milyar dolar almış ve mevduat stokları 175.8 milyar dolara yükselmiş. demek ki insanların gelecek aylara ilişkin ekonomik aktiviteye ilişkin beklentisi iyi değil ve adım adım dövize yöneliyorlar. tabii bu durumda; tl mevduata verilen faiz oranları ve insanların hissettiği reel enflasyon düzeyi de kısmen etken.

    ben de böylece havanın mis gibi olduğu bir cumartesi gününün 30 dakikasını kimsenin okumayacağı bir entry için ayırmış oldum. sağlık olsun. ama 1 kişi bile okuduysa, kafasında iyi kötü bir şeyler şekillendiyse benim için yeterli.
  • ben de bu başlığa bir şeyler karalamak istiyorum.

    yıllar evvel babam seksenlerin sonunda memleketinden taşı toprağı istanbul'a göç ederken elinde avucunda hiçbir şey olmadan gelmiş. o zamanlarda aslında ülkenin durumu çok farklı değilmiş. zira o zamanlar bizim memleketin nüfusu sekizyüzbine dayanmış iken kapitalist sistemin istediği ucuz iş gücünün yaratılabilmesi adına memleketin dört bir yanına açılması gereken fabrikalar belli bölgelerde toplanarak kırsal nüfus seyreltilip kentsel nüfus şişirilmiş. bugün bizim memleketin nüfusu üçyüzyetmişbin civarında. bugünde insanlar tarlasını traktörünü satıp asgari ücret karşılığı büyük şehirlere çalışmaya geliyor. hatta köyde biraz fazla tarlası olan ev alıp kiraya vermeye biraz daha varlıklı olan ise müteahhitlik işlerine girmeye çalışıyor. yanlışlıkla yere çekirdek düşünürseniz ekin alacağınız topraklarda bugün işte bu yanlış ve kolay görünen politikalar yüzünden soğan patates arar hale geldik. düşünün ki taş üstünde taş gövde üstünde baş kalmayan suriye'den patates ithal ettik.

    biz gelelim asıl konumuza. babam istanbul'a gelir ve bir akrabasının vasıtası ile o zamanlar fransızlara ait olan bugün amerikalıların aldığı bir şirkette işe makine sorumlusu olarak başlar. ülkenin buhranlı zamanlarıdır. açık ülke haline gelen ve popülist yanlış ekonomik politikalar sonucunda literatürdeki bütün ekonomik felaketleri yaşar türkiye. bir yandan da terör belası hortlamıştır.

    işte bu haldeyken babam borç harç alarak bir ev alır. bu ev şu an çoğu kişinin oturmayacağı varoş bir ilçede. ama işçi maaşı ile ev alır. mark dolar altın borçları ile ve her ekonomik sarsıntı da borcu katlanarak ev alır. şu an biz bu evde oturuyoruz. hiç unutmam babamın o zamanlar çalışma şartları o kadar iyiydi ki eve erken gelirdi. şirket aynı zamanda ikramiye verirdi. işte bu şirket bir gün türkiye'nin ekonomik krizini erken farketti ve çekilme kararı aldı. çekilirken isteyenlerin çekoslovakya'ya gelebileceğini istemeyenlerin ise tazminatlarını ödeyeceklerini belirtti. bugün çok müslüman ülkemizde işçinin hakkını vermemek için kırk takla atanlar bunları iyi okusun. o zamanın parası bir ev parası kadar tazminatı babam aldı. bir de uzun yıllar hizmet ettiği için kendisine bir saat hediye ettiler. bu saat aradan yirmi yıl geçmesine rağmen hala çalışmaktadır. hangi saatçiye götürdüysem ilk söyledikleri şey çok kalite bir saat olmuştur. düşünün o dönemde ki bir işçi borç harç olsa bile bir ev alabiliyor bir ev parası tazminat alabiliyor ve çalıştığı şirket kendisine emeğinin karşılığı olarak saat hediye ediyor. bugün en baba beyaz yaka bile bu değeri hissedebiliyor mu kendi çalıştığı şirkette.

    asıl konuya gelelim bugün kaç işçi ev alabilir? işçiyi geçtim kaç çalışan istanbul'da ev sahibi olabilecek güce sahip. bizim oturduğumuz varoş semtte bile adamlar kapıyı üçyüzelliden açıyor. evi geçtim araba bile almak imkansız artık. baktığım arabaların tamamı ihtiyaç yani ayağımızı yerden kessin araçları. arabaya biraz keyif katsan yüzyirmi yüzotuz vermen lazım. bugün kredi kartları olmasa istediğiniz kaç kıyafet veya eşyanın sahibi olabilirsiniz.

    bu nedenle türkiye'de dürüst ve namuslu insanlar için daima kriz vardır. aylardır internet sitelerinden parfüm bakiyorum. kıçı kırık bir parfüm. hayır verecek gücümde var ama bir parfüm beşyüz lira olur mu amk? kaliteli bir kulaklık almak istiyorum ikiyüzelliyi gözden çıkarmam gerekiyor. mont alamadık lan babamla beraber. fiyatlar düşsün diye bekledim sonra dedim ki deli miyiz biz bu paralara üst baş alalım. evdekilerle idare edelim. ailece bu hafta meyve sebzeyi protesto ettik. lan kriz yok diyen davarlar bana bu ülkede ucuz olan bir şey söyleyin amk. ucuz olan tek bir şey. her şey pahalı. türkiye'de zaten namuslu insanlar krizdeydi kardeşim. onlar hep krizde. harama el uzatmadan hukuka kurallara uyan kalender insanlar hep krizde. birazda rantçılar gözü açıklar krize girsin.

    son olarak bana bir ülke gösterin ki zabıta ile ekonomi düzeltsin. hukukun ayaklar altına alındığı torpilin, adam kayırmanın, rüşvetin normalleştiği, iyi ve güzel adamların enayi olarak görüldüğü cehaletin dinamik hale geldiği bir toplumun uçuruma sürüklenmesi son derece normaldir. ve görünen o ki o uçurumdan düşmeden de bu toplum düzelmeyecektir.

    en son iki söz (bkz: ihsan fazlıoğlu) hocadan gelsin.

    "bizi bu coğrafyada bu cehaletle yaşatmazlar."
  • devlet eliyle manipüle edilmiş hormonlu ekonomi sonucu başımıza gelen olay.

    2017 yılında izmir'de bir inşaat firmasında denetçi olarak işe başlamıştım. şirket sahiplerinin asıl işi inşaat değildi. baba parası yiyen üç kardeş yıllarca kupon arazi ve prestijli inşaat projelerinden daireler satın almışlar. hani şu "şimdi ucuza kapatalım da 4-5 yıl sonra 2-3 katı fiyata satarız" mantığında insanlar. neyse efendim bakmışlar ve demişler ki "sadece bu parayla yetinmeyelim biz de inşaat yapım işine girelim" ve şirket kurmuşlar. eee en temiz kazanç nerede var? orta gelirli için yapılacak toplu konut projesi değil üst gelir grubuna pahalı ev satma girişiminde bulunmuşlar. ben de bu aşamada şirkete dahil oldum. koltuğa oturdum. son mali tablolara bakmaya başladım. şirket 5 milyon özsermaye ile kurulmuş. inşaat şirketi olduğu için henüz ciro da yok. yapılmakta olan yatırımlar kısmında 10 milyon var. kalan kısımda pasifte kredi olarak görünüyor. şimdi ekonomik krizin bir şirket bilançosunda nasıl hızla büyüdüğüne işaret edeceğim. bankadan alınan kredinin sözleşmesine baktım. (bu banka da türkiye'nin önde gelen bankalarından biri bu arada) banka teminat olarak şirket sahiplerine ait bir gayrimenkulü ipotek etmiş. bilen bilir gayrimenkulun değeri de ekspertiz ücretiyle 6 milyon olarak belirlenmiş. 1 yılı geri ödemesiz 3 yıl vadeli ve her ay faiz ödemesi de var. ayrıca banka bunu proje kredisi olarak vermiş. yani lüks inşaat projesinin de nakit akışını almış ve tahmini gelir gider durumunu görmüş. kağıt üzerinde gayet güzel hedefe yönelik bir kredi anlayışı.
    2017 yılının sonuna doğru şirket temeli bitirdi ve kat çıkma aşamasına geldi. bu arada proje belediyeden ve tapudan onay aldı. kat irtifakları çıktı. bu şu demek. şirket inşaatı bitirmeden daireleri satabilir ve proje kendi kendini finanse edebilir. yıl sonunda mali tablolara yeniden baktım. gördüğüm tablo ise acayipti. şirketin yabancı kaynakları 75 milyon olmuştu. satılan 2 dairenin parası alınan iş avanslarındaydı ve ortaklardan alacaklar hesabı 20 milyondu. ortaklara verilen paralara baktım. hemen hemen her gün bazen yüklü bazen küçük rakamlarda olsa şirketten çıkış vardı. kaba tabiriyle şirket sahipleri şirketi kendi cüzdanları kullanmışlar. ben de inşaata gittim ve baktığımda yerle bir görüntü gördüm. nakit akışa baktım. inşaat için harcanacak paranın kat be kat fazlası alınmış. bu para inşaatta gözle görülür bir ilerlemeye yol açmadıysa banka hesaplarında durmalıydı ama orada da yok. zaten 20 milyon şirket sahibinde. kalan nerede. biraz daha detaya indiğimde gördüm ki şirket kredileri kredilerle ödemeye başlamış. bu rakam takribi 40 milyondu. kalan rakam da maaşlar kiralar yakıt vb. harcamalara gitmiş. (10 milyon) bu dönemde türkiye'de konut fiyatları da inanılmaza ulaşmış. dar gelirli ailelerin ulaşması imkansız fiyatlar yada ömrünün 10 yılını k*ç kadar ev için zindan edeceğin kredilerle alınabiliyor. şirket sahipleri daireler için yüksek fiyat çekiyorlar. daha ortada dört duvar yok. satarken içini siemens miele iteka olacak diyorlar. neler neler.

    geliyoruz 2018'e. geçen yıl alınan bazı kgf kredilerinin anapara geri ödeme zamanları yaklaşıyor. nakit akış iyice sıkışıyor tabi. kıpırdayacak yer satışlarla yok. e o zaman kredi alalım diyorlar ve banka dur diyor. yeni proje lazım diyor. bilançolarınız berbat diyor. şirket sahibi de diyor ki biz her kredi için teminat olarak gayrimenkul verdik. borçlarımızı da hep ödedik. boşalan limitle yeni kredi almalıyız diyor. banka da her kapanan krediden sonra limitiniz de kapanıyor diyor. tabi bu durumu hiç beklemeyen şirket sahibi ipotek altında olmayan arazileri daireleri satmak istiyor. yalnız bir sorun çıkıyor. döviz 2018 yılında nisan mayıs aylarında atağa geçiyor ve ülke iyice darboğaza giriyor. 5 milyona alınan araziye alıcı çıkmıyor. 1 milyona alınan daire 750 bin ancak ediyor. kredi veren başka bankalarla da yıllık ekspertiz güncelleme tarihi geliyor ve gayrimenkuller kredinin altında değerlerle güncelleniyor. bankalar yakın takip sürecine geçiyor. hemen hemen her gün ziyaret ayağına inşaata gidiyorlar. satışları soruyorlar. 100 dairelik projede 10 daire bitmeden satılıyor. bilanço kötü olduğu için bu sefer faturaları da kesiliyor. ancak işletme sermayesi ihtiyacı çok yüksek olduğu için acil paraya ihtiyaç var. haraç mezat satılabilen herşey satılıyor. ayrıca inşaat için belirlenen teslim tarihi de sıkıştırıyor. malzeme fiyatları tavan yapıyor. bilhassa seçimden sonra herşey el yakıyor. inşaat halindeki dairelerin de maliyetlerden dolayı fiyatlarının artması gerekiyor ama mevcut fiyatlarda bile alıcı yokken zamlı fiyatlara kimse bakmıyor. yaklaşık 5 ay hiç daire satılmıyor ve firma konkordato talebinde bulunuyor. bu arada maaşlar sosyal haklar hak getire. inşaat çok yavaşlıyor. kapıda güvenlik bile bulunmuyor.

    şimdi diyeceğim şey aslında bankaların bu tutarda krediyi verene kadar kafalarının nerede olduğu. bu nasıl bir kredi verme kriteri ki hiç kazanmayan bir şirket farklı bankalardan teminatla aynı proje için kredi alır? belki o gün kredi konusunda biraz daha özenli olsalar ve harcanan her kuruş için fatura veya avans dekontu isteseler belki de kendini ticari deha sanan bu sonradan görme müteahhitler bu kadar cüretkar olamazdı.
    tabi bankalara yol veren de bizzat devletin kendisi. bu sektör için banka genel müdürleriyle görüşmüşler ve derinlemesine çalışma yapmadan fonlayın demişler ama işsiz kalan her insan için de birinci dereceden suçludur devlet.
    türkiye'de konut sektörü rant olmuş. halk için halkın alabileceği evleri teşvik etmemiş devlet. sektöre ayrım gözetmeksizin kredi verin demiş ama bu sonradan görme müteahhitler o gelir grubunda düşük kar olduğu için mütevazi ev inşaatlarına tenezzül etmemiş. bu işin balon olacağı da lüks daire almaya gelen müşteri profilinden de belliydi. gelenler zaten yatırımcı insanlar. yani niyetleri içine girip oturmak değil. alıp değerlensin istiyorlar. zaten müşteri profiline göre satış tekniği de bu çerçevede yürüyor. siz bu evi alın inşaat bittiğinde muhit genişlediğinde 2-3 katı fiyata satarsınız deniyor. haliyle döviz ve faiz patladığında bu insanlar paralarını toprağa gömmüyorlar. gerçekten bir eve ihtiyacı olan insan zaten o projeye sadece uzaktan bakabilir. bu bile türkiye gerçeklerine uzak bir sektörün varlığına işaret ediyor. firmaların kredi faizlerinin artmasından sonra yaptıkları bankaya değil bize borçlanın taktiği de başka bir garabet ve daha önce o projeyi normal şartlarla alanlara hakaret. artık durum o kadar vahim ki satış sonrası memnuniyet bile düşünülmüyor.
    bir de daireler bitmeden parasını ödeyip teslim alamayanlar var ki allah o kişilere güç kuvvet versin. paranın gitme olasılığına mı yansın o para şuan cebinde olsa alacağı faize mi yansın bilemedim.
    bana dönecek olursak ben şuan işsizim. piyasa kötümser ve likitsiz olduğu için zor bir çerçevede iş arıyorum. bunun sebebi olanların kulağını her gün çınlatıyorum ama ne fayda. tünelin ucunu gören de yok.
    kısacası 17 yılın sonunda memlekette adalet de yok. kalkınma da.
  • hep aynı şeyleri yazıyorsunuz, anladık batıyoruz ama çözüm önermiyorsunuz diyenler olmuş. çözüm belli. hiç amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. medeni bir memleketten, normal bir eğitim almış 10 yaşındaki bir çocuğu getir sana çözümü söyler. en basitinden sorayım, büyük bir şirketin var, başına tam yetkili bir adam atamışsın, bütün her şeyi ona bırakmışsın. bu yetkili o kadar yetkili ki, şirkete giren ürünlerin nasıl depolanacağından tut, personelin çay saatlerine kadar, satılacak malların fiyatından tut, yıllık izin günleri nasıl olacak ona kadar her şeyi planlıyor. işini bilen, deneyimli ik müdürünü, personel vardiya şefini, pazarlama ve satış müdürünü, satın alma müdürünü, cost kontrol uzmanını işten kovup, sırf sözünden çıkmıyor diye o müdürlükleri dolduramayacak, yanından bile geçemeyecek insanları o koltuklara oturtuyor. sen şirket sahibi olarak, vardır bir bildiği diyorsun ama dönem değerlendirme toplantılarında hep zarar gözüküyor, şirket hep cepten yiyor, sürekli borçla dönüyor. nedir bu işin hikayesi diye sorduğunda da, suçlu hep müşteriler, hep rakip şirketler, hep işçilerin belli bir kısmı. işçilerin yarısı bizim kar etmemizi istemiyor diyor, müşteriler bizi sevmiyor diyor. senden bir şans daha istiyor sen eh hadi bakalım diyorsun. ama bu arada şirkete gelen o vasıfsız müdürler, işe ilk başladıklarında toplu taşıma ile gidip gelirken, şimdilerde zrilyonluk arabalarla takılıp, krilyonluk villalarda oturuyorlar. o yetkili gelip sana diyor ki, bizim kar etmememizin sebebi şirketin sistemi, gel bana tüm yetkileri de ver, o zaman uçacağız. sen tamam diyorsun al bakalım. ama o da ne daha da beter oluyorsun, adamı da kovamıyorsun artık öyle bir yetkin de kalmamış. etrafındaki dost olan firmalar şimdilerde yüzünü bile görmek istemiyor, piyasadaki hacmin küçülmüş, bitmiş, etrafta gram ticaret haysiyetin kalmamış. sen hala daha para kazanacağım, şirket büyüyecek diye bekliyorsun. artık önüne gelen raporlar da farklı. sürekli kar gözüküyor, ülkede birinci, dünyada ilk onda gözüküyor şirketin raporlarda. ama sen oturduğun evi bile şirket için ipotek etmiş durumdasın. bu nasıl büyümek, bu nasıl kar diye sormayı bırakmış, 3-5 sene sonra ortalığın dibine koyacağız diye akşam yastığa kafanı koyuyorsun.
    anladın mı şimdi kardeş çözümü?

    uzun oldu ama hikayesel değil de gerçek çözüm istiyorsan da,
    1- bütün imam hatipleri bugün bak bugün diyorum direkt kapatıp yerlerine adam gibi mesleki eğitim veren okullar açacaksın.
    2- devletin bütün işe yaramayan, vasıfsız bürokratlarını gönderip, a partisi b partisi demeden işi bilen kim varsa başına getireceksin.
    3- devletin ne kadar harcama kalemi varsa hepsini kapatacaksın. o korumalar, o arabalar, o saraylar artık kalmayacak
    4- nerden olursa olsun borç bulup o borçla fabrika, yazılım akademileri, iş imkanları yaratacaksın. ürettiklerini ödeyeceksin o borcu, kazandıklarınla gidip uçak almayacaksın.
    5- bu memleketteki kanser hücresi olan bir tane bile cemaat bırakmayacaksın. bütün mal varlıklarına el koyup devlet hazinesine aktaracaksın.
    6- tüm devlet işleyişin de bağımsız olacak. mahkemeler, ihaleler şunlar bunlar hep liyakat üzerine kurulacak.

    sen bu maddeleri işletmeye başlat, on sene sonra konuşalım.