şükela:  tümü | bugün sorunsallar (8)
7298 entry daha
  • son zeki genç ülkeyi terk etmek üzere kapıkuleye geldi. sınır kapısı "çıkırt” diye çekildi ve işte gitti. ülkede 1-2 dakika sessizlik oldu. geride kalan bütün halk mallardan oluştuğu için kimsenin ağzı tam kapanmıyordu, hiçbirinin bu acı olayı idrak edebilecek kapasitesi yoktu, sadece öylece ayakta duruyorlardı.

    mallar fazla sessiz kalmaya dayanamaz. biri osurdu, diğeri ona gülüp omzuna bir yumruk attı. başka biri anlamsızca sırıtıp "ulan ne adamsınız yaaa" dedi. bir tanesi kendisinden daha kısa boylu olan ve hiç tanımadığı birinin ensesine bütün gücüyle bir şaplak attı. ensesine vurulan da dahil kalabalık bir grup bu olaya katıla katıla güldü. kahkahalar, il il, yöre yöre, bölge bölge ülkede yayıldı. lise 2'de boş dersti adeta ülke. herkes konuşuyor, bağırıyor itişiyor, birbirlerine çarpa çarpa yürüyordu. en sonunda biri, öylece duran başka birine arkadan gizlice yaklaşıp eşofmanını indirdiğinde bu olayı gören halk öyle bir kahkaha attı ki dağlar, ovalar inledi.

    bütün bunlar olurken son zeki genç kararlı adımlarla diğer zekilerin oluşturduğu uygar dünyaya doğru yürüyordu. arkasında bıraktığı ülkesinden gelen hunharca kahkahayı duyunca kıllandı. "ulan bunlar bana mı gülüyorlar acaba?" diye merak etti. geri dönüp, gizlice bakmaya karar verdi. bir çalılığın içinden geçip dikenli tellerin ardından ülkeye şöyle bir baktı. kimsenin ona güldüğü filan yoktu, herkes kendi dalgasındaydı. gülüyor, döğüşüyor sonra gene gülüyorlardı. gitmesinin kimsenin umurunda olmaması, bu kadar çabuk unutulması kalbini kırmıştı.

    "mal sürüsü sizi, kıymetimi bilemediniz lan, bana bir gelecek gösteremediniz!” diye içinden geçirerek tekrar uygar dünyaya doğru yürüyeceği sırada tellerin arasından gelen bir el onu kazağından yakalayıp ülkeye doğru çekti. elden kurtulmaya çalışırken, yere düştü. bu sefer de başka bir el ayak bileğine yapıştı. son zeki tekrar ülkeye çekiliyordu. yerde sürüklenirken ağlayarak ve bağırarak onu içeri çekenlere tekmeler atmaya çalışıyordu ama onları durduramıyordu. g.tü ve bacakları ülkeye giriş yapmıştı ama belden yukarısı halen yurt dışındaydı, son anda sınır çitine tutunmayı başarmıştı.

    "son zekü gitme, bırakma ülkenü” dedi birisi, "hayır gidicem! burada bir gelecek göremiyorum! bırakın beni, bilim yapıcam ben!" diye bağırdı. " geah burada bilin yap! geahh bili bili bili! geah bili bili!" diyerek onu çekmeye devam etti. bunun üzerine bütün ülke sınır tellerine yüklenip hep bir ağızdan "geaahh bili bili" diye bağırarak ülkeyi bırakıp gitmiş tüm bilim adamlarını çağırdı.

    dikenli tellerin üstü tünemiş insanlarla doluydu, herkes bağırırken kimi sınır çitlerini sallıyor, kimileri de mayınlı bölgeye kaya atıp mayınları patlatmaya çalışıyordu. halk artık bilim adamlarını çağırmayı bırakmış özünü kaybetmeden yurt dışına çıkmaya çalışıyordu. sınır güvenliği tehdit altındaydı.

    daha demin ülke içine çekilmek istenen son zeki ise şimdi sınır dışına itiliyordu. eğer sınır açılır da halk hep beraber ülkeyi terkederse kendisinin terketmesinin bir esprisi kalmazdı. halkın ülkede kalıp onun terketmesi gerekiyordu, zeki olmanın ilk kuralıydı bu. aklını çalıştırdı bir formül buldu.

    "aslında güzel ülke ha! doğası, iklimi filan bakma güzel haaa!" diye bağırdı. halk bir anda "doğru lan" dedi. "iklimi, doğası..." diyerek kimi yerdeki taşları okşayıp seviyor, kimi de yağan yağmur tanelerini öpmeye çalışıyordu. halk ülkeyi terketmekten vazgeçmişti. "işte bu halkı kandırmak bu kadar kolay" diye içinden geçirip, zekasını takdir etti. tam fırsatıydı, onlar ülkelerini severken sessizce aradan sıvışıp gidebilirdi.

    kendini sınırdışına doğru çekmeye yeltendiği anda ayaklarını bir kayaya bağladıklarını dehşetle farketti. birden ayaklarının bağlı olduğu kayayı yalayıp, seven bir adamla gözgöze geldi. adamı çözmesi konusunda ikna etmeye çalıştı ama adam "alemin tek zekisi sen misin lan kurnaz!" diyerek onu orada öylece bırakıp gitti.

    ülkenin tek zekisi de artık yarım zekiydi. yarısı yurt dışında, yarısı yurt içindeydi. yıllarca o vaziyette sınırda yaşadı. yıllar geçip de yarım zekiliğini kabullendikçe iyiden iyiye kendini felsefeye verdi. "bu kaya yoksa bir metafor mu lan?" diye içinden geçirdi ama metaforlar da ülkeyi terketmişti. bu ülkede artık hiç metafor yoktu, her şey dümdüz anlatılıyordu. basbaya onu daşa bağlayıp çekip gitmişti halk.

    yıllar "ha bugün, ha yarın kurtulurum bu kayadan "diye diye geçti. artık yaşlanmıştı. son bir kez halkı çağırıp onlara bir konuşma yaptı. "son zeki gittiğinde, son yazılımcı yurt dışından kabul aldığında, son akademisyene oturma izni verildiğinde; tırt adam, tırtlığın karın doyurmadığını anlayacak!” diye haykırdı. fakat cümle çok uzun olduğu için halkın konsantresi cümlenin yarısında dağılıp gitti. kimse sonuna kadar dinlemedi. "ne dedin orada ya ben kaçırdım, bi daha desene” diye sorup durdular. aynı cümleyi 55. kez tekrar ederken, cümlenin yarısında öldü.

    halk sınırı geçemediği için naaşın götüne kadar kısmını gömüp oraya da bir türbe yaptılar. mezar taşı olarak kullandıkları ayağına bağlı kayasına da "g.tü çok zekiydi” yazdılar.

    umut sarıkaya
  • nereye kadar faiz indirimi bi yerde acayip patlayacak işte o patlama olmadan gidin altın alın.
  • geçen sene jeep mi alsam, mersedes mi alsam diye düşünürken;
    bu sene arabaya michelin lastik mı taksam, çin malı lastik mı taksam diye düşünüyorum.
  • devletin dolarize olduğuna inandığı halkı ,faizleri düşürüp,dolar kurunu olması gereken 10 tl bazına getirerek yani parayı devaluasyona uğratarak,faize gitmesin,parayı bozdursun ,e bozduruncada mal türk milleti ne yapacak konut alsın diyede konut kredisi faizlerinde indirimle destekleyerek iyice derinleştireceği krizdir.sorun şu ki gerçekten dolarize olan halkmıdır yoksa belli başlı para babalarımıdır?ve bu para zaten yurtdışına kaçmışmıdır yada kaçacakmıdır.sikmeye çalıştıkları millet aç.hani o gömdükleri ve çoğu zaman müstehak gördüğüm tabanın hık demeye taakati yok götlerindeki yarraktan.kendi taraflarında olan alavereci dalavereci yayyibullahcı kısımınsa gerçekten bu taktiği yiyeceğini sanmıyorum onlar zaten paylarına pay katmanın derdinde.en kısa sürede bu sikin bu kesimede bu krizle derinden girmesi dileğimle dedirtmektedir.doğru çözüme bu adamlarla gidilemeyeceği aşikar olan krizdir aynı zamanda.
  • yurtdışında yaşıyorum türkiye'ye gelirken bavulu öyle bir içki ve sigara ile dolduruyorum ki, gümrükten geçerken kıçında 40 kilo kokain taşıyan zenciler gibi kızarıp bozarıyorum.

    bir paket sigara olmuş 20 tl. arkadaşlarım gelirken george karelias tütün al diye yalvarıyorlar, arkadaşlarımın çoğu kariyer sahibi ve beyaz yakalı. 5-10 bin lira bandında maaş alan adamlar tütün sarmak için beni her gün darlıyorlar. 10'lu george karelias tütünü 30 euroya aldım. 190 tl ediyor yaklaşık, bir paket george karelias 19 liraya geliyor. türkiye'de paketini 25 tl'den ucuza bulamıyorlarmış, o da orijinal mi sahte mi anlamak zormuş (dertlere bak amk, gelişmiş ülke sorunları :) ) . her bir paket george karelias'tan 4 pakete yakın sigara çıkıyor. 1 paket sigara 5 tl'ye geliyor.

    siz utanmıyorsunuz hala kriz yok, almanya bizi kıskanıyor demeye? almanya senin neyini kıskansın lan, almanya'da milletin zamanı mı var her gün 1 saate yakın tütün sarmaya? insanların çekmediği çile kalmamış, işsizlik bir yandan, enflasyon bir yandan bir de işini gücünü bırakıp deniz kenarında rüzgarda tütün sarıp sigara içmeye çalışıyor.

    oğlum bu görüntüler vietnam'da nepal'de falan var. kriz yok diyen dallamalar herhalde hiç dışarı çıkmadan evde makarnayla falan besleniyor.

    size yok george karelias, tezek için. kışın yakarsınız, yazın sararsınız. birazda üzerine milliyetçilik sosuyla beka sorunu eklendi mi, bokun tadına doyum olmaz.
  • bu başlığa daha önce de yazdım, ancak hem yazması hem de okuması çok keyifli olduğu için yine geldim

    baştan uyarayım, ben ekonomist değilim, şehir plancısıyım ve aldığım eğitimin ekonomi ile doğrudan bağlantılı olduğunu düşündüğüm için, burada yazdığım yazılar da genellikle kent yaşamı ve ekonomi arasındaki bağlantılara dayalıydı, ancak bu sefer, temel olarak bundan da bahsetmeyeceğim. ya da belki de bahsederim, bilmiyorum. neyse.

    bu ülkedeki üniversite mezunu bir çok genç gibi, ben de eğitimini almış olduğum şehir planlama sektöründe çalışmıyorum, çalışamıyorum, çünkü ülkede şehir planlama tamamen arazi rantı yaratmaya ve paylaştırmaya dayalı ve ülkeyi yönetenler evrensel şehircilik kriterlerine, kamu yararına, kentsel ölçekte yaşanabilirliğe, konfora ya da işte refaha falan ihtiyaç duymuyorlar. duymuyorlar çünkü seçmen kitleleri de bu tür şeylere ihtiyaç duymuyorlar, çünkü onlar da şehirli falan değil, en fazla kasabalılar. her neyse, ucundan kıyısından imar işlerinden falan anladığım için, gayrimenkul değerleme -inşaat sektörünün pazar kazanma anlamında dibi, en azından değerleme uzmanı için- sektöründe kolayca istihdam edilebiliyorum. aktaracağım gözlemler de, yaptığım işle ilişkili olacak.

    ilk olarak şunu söylemek istiyorum ki, ülkede yaşanmaya başlamış olan en tehlikeli süreç, özellikle orta sınıfın türk lirası'na ulaşımının son derece kısıtlanmış olması. kısaca, bir ülkeyi ülke yapan, çarşıya avm'ye giden, içen sıçan, tatil falan yapan, kişisel bakımına özen gösteren, spora giden kesimde para yok. çünkü temel ihtiyaçlar o kadar pahalı ki, böyle şeylere sıra gelmiyor. biliyorsunuz, her şeyin fiyatı geçtiğiniz yıllara göre belki de katlanırken, maaşlar o ölçüde katlanmadı. ve ülkeyi yönetenler, buna çare aramak yerine, çok uzun zaman önce çökmüş olması gereken gayrimenkul/inşaat sektörünü yüzdürme derdinde.

    biraz açayım. son iki ay öncesine kadar, özellikle orta sınıfın konut kredilerine ulaşması neredeyse imkansızdı, çünkü faizler de, konut fiyatları da çok yüksekti. bu yüzden konut satışları durma noktasına geldi. ancak baştakiler çeşitli yöntemlerle, özellikle kamu bankaları üzerinden faizleri baskılayarak, çarkı bir şekilde döndürmeye çalışıyorlardı. sonra çeşitli sebeplerden, mesela fed'in, trump'ın ilginç demeçlerinden ve kararlarından dolayı, dolar geriledi ve buna bağlı olarak yine kamu bankaları önderliğinde konut kredisi faizleri % 1'in falan altına geriledi. bunun sonucu olarak da konut piyasası biraz hareketlendi, insanlar yeniden krediyle ev almaya başladılar.

    burada biraz duralım. tamam, evet, kalabalık ülkeyiz, bu sebeple konut ihtiyacı, yani talep hep olacak ve özellikle büyük şehirlerde konut fiyatları belki de hiçbir zaman felaket tellalarının beklediği dip noktayı görmeyecek. ancak içinde bulunduğumuz durumda, yaşadığım kent özelinde bir örnekle anlatmak istediğim şeyi azıcık detaylandırayım. yaşadığım şehirde deprem yönetmeliğine uygun yapılmış, 3+1, iti kopuğu olmayan yeni mahallelerde yer alan dairelerin fiyatları şu anda 300.000 tl'den aşağı değil. faizlerin çok yüksek olduğu dönemlerde de en fazla 270.000-280.000 tl bandına geriledi, buna rağmen, atıyorum fiyatı 270.000 tl olan bir eve niyetlenen, cebinde de 50.000 tl birikmişi olan bir vatandaş, kalan 220.000 tl için bankaya başvurduğunda, 120 ay için ödeyeceği toplam tutar, bunun 2 katından fazla oluyordu. kabaca 500.000 tl desek, aylık 4.000 küsür tl ediyor. peki, bu miktardaki bir sabit gideri hangi maaşlı çalışan karşılayabilir ? yoksulluk sınırı 7.000 tl olmuşken, bu evi kim alacak ? düşünüyorum, yaşadığım şehirde böyle bir taksite girebilmek için aylık 10.000 tl falan gelirinin olması gerekiyor. bu gelire de karı koca öğretmen çiftler, doktorlar ya da belki avukatlar falan erişebiliyor. ve garanti gelirli memurlar dışında düşünürsek, hangi özel sektör çalışanı bu belirsizlikte cesaret edip bu kadar borcun altına girebilir ? söyleyeyim, neredeyse hiç kimse giremez. giremedi de. faizler zararına olması pahasına düşürülmüş olmasına rağmen, ancak 200.000-250.000 tl bandındaki evler satılabiliyor. alıcılar da genellikle garanti gelirli devlet memurları.

    peki normalde ne olması gerekirdi? temelde sosyolojik nedenlerin de olması sebebiyle -özetle türk insanı başını sokacak evi olsun ister- talebin hiç düşmeyeceğini düşünen, ancak talep/arzu düşmese de, insanların bu ekonomik temelde bir gün -bugünkü gibi- paraya ulaşamamaya başlayacağını öngöremeyen inşaatçı tayfasının batması gerekiyordu. ya da şöyle söyleyeyim, neredeyse hiçbiri profesyonel olmayan, ticari kafa ile inşaat işine giren kekoların ürettiği fabrikasyon 3+1 ya da 4+1'lerin fiyatlarının, paraya ulaşımın neredeyse imkansız olması sebebiyle sıfıra yakınsaması gerekiyordu. yok yok şöyle söyleyeyim: ucuz parayı, bilgi ve görgü düzeylerinin de gerektirdiği üzere, dünyanın en verimsiz yatırımlarından birisi olan betona gömen dızoların yok olması gerekiyordu. ama işte öyle olmuyor, çünkü gücü elinde bulunduranlar, insanların temel ihtiyaçlarını, çocuklarının eğitimini, sağlıklı beslenmeyi, sosyal aktiviteleri, kısaca asgari refah düzeyini boş verip, borçlanarak ev sahibi olmasını ve ülke hakkındaki görüşleri ''feğızler çoh yühseh''ten öte olmayan bu range rover'lı dızoları beslemeye devam etmesini istiyor.

    biraz daha derine ineyim. şurada yazdığım cümleyi aynen kopyalayıp devam ediyorum. ''sadece ve sadece rant amaçlı yapılan ve koyduğu kurallar ve sınırlar dahi ucu açık, neredeyse tamamı kamu yararını sikip atan plan notlarıyla rant lehine esnetilen ve bu şekilde uygulanmasına izin verilen imar planları nedeniyle...''
    eskiden kaçak yapı denildiğinde, insanların aklına gecekondu falan geliyordu. sonra o gecekondular ıslah imar planı denen garabetle yasallaştırıldı, sonra imar afları falan geldi, kısaca, devlet önce siyasi ve ekonomik nedenlerden dolayı kaçak yapılara göz yumdu, sonra da bir şekilde bunları yasallaştırdı. buna rağmen, insanlara yetmemiş olacak ki, binalara kaçak katlar falan çıkıldı. kaçak kat, imar hırsızlığının, kamu yararını çalmanın sembollerinden birisi oldu. malzemeden, demirden falan çalan müteahhitler de vardı, hala daha vardır... ama artık bunlara gerek yok. çünkü kat bahçesi var. ya da her katında iki daire bulunan apartmanın projesinde, daire alanlarından fazla yer kaplayan devasa merdiven holleri var. salon kadar balkonlar var, daha neler var... ancak hepsi kağıt üstünde.

    [burada biraz bilgilendirme yapmam gerekiyor. şehir planlamada inşaat emsali diye bir şey var. en kaba tabirle, bir imar parseli üzerine yapılabilecek inşaat alanının, parselin alanına oranı. atıyorum 1000 m2 alanlı bir arsanız varsa ve bu arsanın emsal değeri 1,5 ise, bu arsa üzerine 1.500 m2 inşaat yapabiliyorsunuz.]

    şimdi, bu böyle iken, istisnalar, yani emsal hesabına dahil edilmeyen hacimler de oluyor; mesela kat holleri, merdiven daireleri, yangın kaçış holleri, klima terasları, kat bahçeleri, bina giriş holleri, spor salonları, mescitler vb. ortak kullanım alanları vs. bu şekilde, 1000 m2'lik arsanız üzerine yapabileceğiniz toplam inşaat alanını yasal yollardan 2.500 m2'ye çıkarmak çok kolay. böyle durumlarda, inşaatçı arkadaşın kar maksimizasyonu/maksimum hırsızlık için malzemeyi tırtıklamasına ya da fazla kat atmasına hiç gerek yok. çünkü öyle bir proje çizdiriyor ki, -hatta hemen bir tanesini açıp somut olarak örneklendireyim- 1,25 emsal değerine sahip 1655 m2 alanlı arsa için, normalde inşaat hakkı ~2.069 m2 iken, 5.486 m2'lik ruhsat/inşaat izni alabiliyor. emsal 1,25 iken oldu 3,3. bu inşaatın projesinde brüt kat alanı ~346 m2 ve bu alandan, balkon, kat holü, kış bahçesi, vs. tırişka hacimleri düşüldüğünde, her kat iki daire olmak üzere, her bir daireye 60 m2 alan kalıyor. ancak bu iş yerinde projeye göre yapılmıyor tabi ki. yerinde kat alanı aynı, herhangi bir büyüme, taşma, kaçak kat falan yok, ancak o tırişka hacimlerin tamamı faydalı alan olarak inşa ediliyor ve projesine göre 60 m2 1+1 olan daire, yerinde 135 m2 3+1'e dönüşüyor. belediye ne yapıyor derseniz ? hiç. belediyenin derdi harçlarını toplamak ve sürekli yükselen janjanlı binalar sayesinde ''gelişiyoruz'' imajı çizip bir sonraki seçimde yeniden seçilmek. peki müşteri ne yapıyor ? onun da umurunda değil. zaten böyle şeylerden haberi bile yok ki umrunda olsun. böyle şeylerden haberinin olmasını geçtim, müteahhit kaçağıyla göçeğiyle, duvar kalınlıkları dahil 135 m2 büyüklüğündeki daireyi kendisine 173 m2 olarak pazarlıyor ve bunu dahi sorgulayamıyor. çünkü 135 m2 ile 173 m2 arasındaki farkı ayırt edecek mekansal zekaya ve geometri bilgisine sahip değil. ve bu kendisine anlatılsa dahi, belediyenin hiçbir şey yapmayacağını bildiğinden, hiçbir şekilde umurunda olmuyor.

    yani, kısaca, devlet bu inşaatçı dızoları korurken, tek derdi başını sokacak 3+1'i olan vatandaş, hırsızlığın boyutundan haberdar olsa bile, herhangi bir yaptırım olmaması durumunda, geriye kalan hayatını hileli mal niteliğindeki ful kaçak 3+1'de geçirmeye, 10 yıllık kol gibi taksit pahasına razı oluyor.

    kaldı ki, yapılan evler öyle tek tip, öyle fabrikasyon ki, neredeyse her birinin mutfağının, salonunun, yatak odalarının ve diğer hacimlerinin yeri ve şekli aynı. kullanılan iç mekan malzemesi aynı. mermer görünümlü seramik, altın rengi kaplamalı duş kabini falan çok moda şu aralar. vasat ya da vasat üstü malzeme kullanan müteahhit zaten kapıyı 500.000 tl'den, mahallesine göre 1.000.000 tl'den açıyor. yani, bu dızolar paraya ulaşabiliyor, nakit akışlarının kesilmesi sürekli engellenmeye çalışılıyor da, para yine range rover'a, porsche panamera'ya falan gidiyor. şehir içi azıcık geniş bir caddede 60'la 70'le sol şeridi işgal et bakalım, bunlar ya da bunların veletleri talha'lar, baran'lar, enes'ler, muhammed'ler arkanda bitiveriyor, götüne sokuyor bi-xenon'u. görgü, vizyon, gelişim, yaparak öğrenme, müşteri memnuniyeti sıfır. adam aynı projeyi sekiz farklı parsele uygulayıp, içinde bol bol life, elit, dream, sky falan geçen sekiz farklı isim bulabiliyor. bu kadar geliştirebiliyor kendini. herif site yapmış, isim koymuş elit life plus park residence, ama önünden günde 150 kamyon, 250 traktör geçiyor, aldın daireyi oturdun da, zinhar pencere açamazsın, akşam 9'dan sonra dışarı adım atamazsın. ama para inşaatçı dızoya akmaya devam ediyor. akmadı mı, şakkkk faizler indiriliyor, akıyor mübarek.

    şimdi, normalde piyasa değeri sıfıra yakınsaması gereken bir metayı üreten basiretsiz girişimcinin batıp yok olması, yarattığı toksinlerin temizlenmesi gerekiyordu. ama bunun tam tersi oluyor. toksin üreten kaynak, daha çok toksin üretsin diye, el birliğiyle destekleniyor.

    özetleyip bitireyim. bu ülkenin problemi akp, siyasal islam, dış güçler falan değil. bu ülkenin problemi, şu yazımın son paragrafında da belirttiğim gibi, en güçlü/yetkilisinden en kekosuna kadar bulaşmış olan eğitimsizlik, görgüsüzlük ve vizyonsuzluk problemidir. o yüzden bu ülkede buhran -kriz değil- bitmez. fırsatınız ve imkanınız varsa terk ediniz.
  • çok yavaş da olsa canlanma başlandığını gösteren bazı belirtiler var.
    henüz konuşmak için erken ama dördüncü çeyrekte büyümeye dönebiliriz.
  • abd merkez bankasının faiz indirmesi ve bu yönde ilerleyeceği düşüncesi nedeniyle dolar düşme eğiliminde.
    geçen seneki rahip krizi nedeniyle dolar bulmak için yükseltilen faiz oranları bir miktar düşürüldü.
    bu süreçte dolarda ciddi bir artış gözlenmedi. fed'in hareketleri, enflasyon, dolar/tl paritesine bakılarak faiz indirimi devam edecek gibi görünüyor.
    faizlerin indirilmesi borçlanmayı kolaylaştıracağından ekonomide bir miktar canlanmaya yol açacaktır.
  • bundan 3 yıl önce sadece babamın şirketinde yöneticilik yapıyordum ve belli bir gelirim vardı. buna rağmen gidip bir araba alabiliyordum. şu anda işimle alakalı bir iki projemden dolayı çok sağlam bir ek gelirim var. fuarlara katılıyorum, projemi yurt dışına satıyorum dünyanın parasını kazanıyorum ama bırak arabayı kart ve kredi borçlarımı ancak ödüyorum. çünkü kazandığım paranın çoğunluğu asıl şirketi ayakta tutmak için hibe oluyor. kalan kısmı ise artan pahalılıkta nasıl yaptığımın farkında olmadığım harcamalara gidiyor.

    neredeyse her sene yurt dışına tatile giden biri olarak bu sene yurt içinde tatile bile gitmedim. çünkü hala tatili hak ettiğimi düşünmüyorum, sırf sosyal medyada arkadaşlarımdan geri kalmamak için işime harcamam gereken zamanı ve parayı çarçur edemem. yarınımı riske atamam.
  • lüks hayatı hak etmeden yaşayan türk halkını mum eden kriz. her 2 senede bir araba değiştirmeler, her yeni sene telefon yenilemeler, herkesin adeta son 10 yıldır oraya buraya görmemiş gibi para harcayıp vedat milor triplerine girmesi, sonu gelmeyen görgüsüzlük şovları (düğün dernek vs..) allahın götü boklu üniversiteli talebeleri bile avrupalıların gocunmadan senelerce bindiği b ve c segmenti arabalara burun kıvırır olmustu bu geçtiğimiz son 10 yılda.

    nihayet bu millet hak ettiği noktalara geri dönüyor. uzun yıllar yediğiniz hurmalar götünüzü tırmalayacak. yaşadıklarınızı yanınıza kar sayın.
140 entry daha