şükela:  tümü | bugün
  • nazım hikmet'in en güzel şiirlerinden.
  • 28'lerin türküsü
    moskovaya cephe yetmiş kilometreden az
    yayan 12 saat,
    uçakla 10 dakka,
    ve haritanın üstünde bir buçuk santim.
    haritanın üstünde kar yok
    rüzgar yok,
    gece gündüz yok, ölen yaşayan yok
    insan yok.
    harita kaat,
    harita resim.
    haritanın üstünde cephe moskova’ya bir buçuk santim.
    ve karın yağdığı toprağın üstünde yetmiş kilometreden az.
    karın yağdığı toprağın üstünde fakat
    dövüşüyor ölüme karşı pırıl pırıl bir hayat.
    ve düşman
    inanılmayacak kadar uzak:
    yepyeni bir insan boyu uzak moskova’dan.
    41 yılı kasım ayının on altısı.
    on üçü zırhlı 50 tümen,
    3000 top,
    ve 700 uçak
    moskova’ya bir kerre daha saldıracak.
    plan:
    bolşevik başkentini sarmak iki yandan
    ve kuzeyde ve güneyde derinliğine dalıp
    ve şehri tutan partizanları parça parça çember içine alıp
    yok etmek.
    hitler, tank sayısı bakımından üstün durumdadır.
    tank
    önemli alettir inkar eden yok.
    fakat bizde insanlar kullanır tankları
    onlarda tanklar insanları.
    tankların kullandığı insanlar
    bir yaz sabahı başlamışlardı yürümeye.
    saçları taranmış ve üniformaları şıktı.
    yürüdüler kanayarak, yürüdüler iki mevsim boyu
    ve bir kış gecesi cennet karşılarına çıktı.
    ama artık
    ne saçları taralı, ne üniformaları şık.
    yarı bellerine kadar kar içinde
    ve boyunlarına gömülü başları,
    uzamış traşları
    ve alınlarında pafta pafta çatlamış deri.
    moskova’yı fethe gelen ordu
    yaralıydı, açtı, üşüyordu.
    omuzlarında kadın eteklikleri
    ve eldiven diye çocuk çoraplarına kadar
    her ısıtabilen şeyi zorla çekip almıştılar.
    ve karşıda cennet.
    ara yerde fakat
    o bitip tükenmeyen
    o aklar giymiş kızıl şeytan sürüsü.
    etrafta uçsuz bucaksız bembeyaz ova.
    karşıda cennet,
    karşıda moskova, moskova,
    açlığın, kanamanın, soğuğun sonu,
    moskova, moskova
    yakıncacıktı.
    moskova bir kaloriferdi,
    moskova bir kilerdi,
    moskova bir kuştüyü yastıktı.
    musluklarda kaynar sular.
    mağazalar kürkle dolu.
    süngünün ucuyla kilidi kır:
    en ısıtan, en yumuşak deri sırtındadır.
    adım başında havyar,
    adım başında sucuk,
    ve tereyağlar dağlar gibi.
    sonra yastık, yatak
    ve karnı tok
    uyumak.
    artık ne baskın, ne cephe, ne partizan.
    uyu
    uyan
    ısın
    ye.
    uyu
    uyan
    ısın,
    ta ki yakılmadık bir gram kömür
    içilmedik bir kadeh votka kalmasın.
    sonra harp bitsin artık
    ve dönülsün:
    kahraman.
    moskova’yı fethe gelen ordu
    yaralıydı, açtı, üşüyordu.
    ve bir hayvan içgüdüsüyle
    karlı bir ovada kalan
    yaralı, aç ve üşüyen bir hayvan
    bir hayvan içgüdüsüyle
    gözü dönmüş, başı önde, kuyruğu gergin,
    sıcağa ve yemeğe kavuşabilmek için
    dövüşüyordu.
    dövüşüyordu: tüyleri diken diken
    ve moskova tehlikedeydi her şeye rağmen.
    41 yılı kasım ayının on altısı.
    volokolamsk şosesinde karın üstünde
    alaman tanklarının karaltısı.
    20 tane.
    simsiyah.
    koskocaman.
    herbiri kör bir gergedan gibi yürüyor
    öyle acıklı ve korkunç.
    ve aptal bir pehlivan gibi çirkin.
    ve hiç benzemedikleri halde akrebe benziyorlar.
    petelino-garda, siperde 28 insan gördü gelenleri.
    ve yorgun baktılar birbirlerinin yüzüne.
    saatlerce dövüşmüş
    ve az önce bitirmişlerdi işini bir düşman bölüğünün.
    ve yan yana, üst üste kadavra doluydu siperin önü.
    tanklar yaklaşıyordu homurdanarak.
    siperde, kıstı kara üzüm gözlerini mustafa sungurbay:
    “- vay anam,” dedi, “vay,
    20 tane be.”
    ve yirmi kurda rastlayan bir avcı gibi güldü.
    kloçkof, arkadan atladı sipere,
    bölüğün siyasal komiseriydi,
    komünist,
    “- merhaba çocuklar” dedi.
    ve büyük bir müjde verecekmiş gibi sustu, bekledi.
    bölükte “diev” diye çağırırlardı onu.
    ukraynalı bondarenko takmıştı bu adı ona:
    durup dinlenmeden çalışmasından ötürü.
    bir zeytin ağacı gibi verimli,
    bir karınca gibi hamarat,
    ne zaman aşık olur, ne zaman yemek yer, ne zaman uyurdu,
    durup dinlenmeden yoğrulan bir hamurdu
    kloçkof diev’in kocaman ellerinde hayat.
    siperdekiler sevinçle baktılar diev’e.
    ayarladı sesini kloçkof diev
    ve müjdesini verdi:
    “ – hesapladım çocuklar,
    gelenler 20, biz 29:
    bir tam sayı yüzde kırkbeş adama
    bir tam sayı tank düşüyor.
    biz tanklardan yüzde kırk beş fazlayız.”
    diev hesabında yüzde beş yanıldı yalnız:
    29’undan biri korkaktı.
    sipere ilk yaklaşan tankın içinden alaman:
    “ – teslim olun,” diye bağırınca,
    kollarını kaldırıp ayağa kalktı.
    siperde kumandasız bir salvo sesi
    ve korkanın kalkmasıyla düşmesi bir oldu.
    siperde 28 kaldılar.
    kavga dört saat sürdü.
    tankların on dördü
    insanların yedisi hareketsiz kaldılar.
    kavga kazanılmış gibiydi.
    fakat kloçkof diev
    30 tank daha gördü.
    geliyorlardı akşam karanlığını yarıp.
    ötekilerden iriydiler.
    balestik, radyo, motor, çelik:
    yirminci yüzyılın bütün teknik hünerlerin taşıdıkları halde
    ortaçağ aletlerine benziyorlardı:
    bir şeyler vardı biçimlerinde falan
    ilmi-simyayla, büyüyle filan ilgiliymişler gibi.
    kloçkof diev sordu siperdekilere:
    “- yeni gelenleri saydınız mı?”
    “- hayır.”
    “- ben saydım: 30
    altı tane de eskiden kalan, etti 36.
    biz yirmi biriz.
    ince eleyip sık dokumazsak
    bir adama iki tank düşüyor diyebiliriz.
    ve çekilmek imkanı yok :
    arkamız moskova.
    yani demek isterim ki…”
    kujenbergünof konuştu :
    “-kucaklaşalım.”
    hepsi biraz şaşırmış baktılar kujenbergünof’a:
    kujenbergünof insanın canını sıkacak kadar sakin bir adamdı.
    türkü söylemez, şakalaşmaz,
    sorulmadan ağzını açmaz
    ve ancak kendi sularında yaşayan balıklar gibi yaşardı
    kendi içinde gömülü
    tekrarladı kujenbergünof:
    “- henüz vakit varken, gelin kucaklaşalım.”
    kucaklaştılar…
    yeni gelen tanklar iyice yaklaşmıştı sipere.
    kavga yarım saat sürdü.
    tankların yedi sekizini daha
    ve insanlardan daha on altısını götürdü.
    tükendi cephaneleri insanların,
    bir tek bombaları kaldı elinde kloçkof diev’in.
    tükendi cephaneleri insanların,
    fakat insanlar biliyorlardı yenilmezliğini
    namlusu insan yüreği-devin
    beraber yaşanır,
    dövüşülür beraber
    ama herkes kendi payına ölür.
    cephane bitince kujenbergünof fırlayıp çıktı siperden
    yerden su fışkırır gibi.
    ve kollarını kavuşturup göğsünün üzerinde
    dimdik yürüdü tanklara doğru
    “var olmak, yahut var olmamak”
    kujenbergünof bu bahsin dışındaydı
    çünkü boylu boyunca hayatın içindeydi.
    kurşunlar karnını biçtiler.
    mağrur güldü.
    kavuşup kollarını çözmeden büküldü.
    kujenbergünof böyle öldü.
    tutuşmuş yanan bir tankın kapağından
    dışarı çıkmak istiyor üç kişi
    gördü mustafa sungurbay
    “-vay anam” dedi “vay…”
    sıyırdı, aldı ağzına bıçağını
    çelikte sevinçle parladı iki ön dişi.
    ve mustafa telaşsız çıktı siperden
    yerden akan bir su gibi
    ve kaydı bir avcı ustalığıyla emekleyerek.
    tanktakiler bıçaklandılar
    ve yandılar mustafa sungurbay’la beraber
    mustafa sungurbay böyle öldü.
    nikolay maslenko
    cephane bitince bir avuç kar attı tanklara
    küfretti, bağırdı, alamadı hırsını
    yapıştı elleriyle en yakın tankın zincirine
    ve ezildi altında ağır, çelik paletlerin
    fakat yapıştıkları yerde kaldı bileklerinden kopan parmakları
    çünkü zincir onlara değil
    onlar zincire gömüldü
    nikolay maslenko böyle öldü.
    kloçkof diev attı son bombayı,
    tank durdu ve göçtü ve göçerken ateş açtı.
    kloçkof yıkıldı delik deşik
    gözleri yumuşacık örtüldü.
    nefes aldı: doymuş ve rahat
    ve sanki yüz yaşında
    ve beyaz yatağında öldü
    natarof’tu siperde son sağ kalan
    yaralıydı. gece bastı, çıktı siperden
    ormana girdi dirseklerinin üstünde sürünerek
    dolaştı kanayarak günlerce
    bağırmıyor, inlemiyor, sesini saklıyordu
    saklıyordu bir emanet gibi onu
    rastladı yoldaşlarına nihayet
    sesini bir soluk gibi devretti onlara
    hikayesini anlattı yirmi sekizlerin
    ve öldü
    natarof böyle öldü.
    nazım hikmet