şükela:  tümü | bugün
  • çayan demirel' in yönettiği 2009 yapımı belgesel film. 28.uluslararası istanbul film festivali kapsamında ek gösterimde izleme şerefine nail olduğum( belgesel o kadar acıtıcı ki olmaz olsun böyle şeref diyorum şimdi, keşke bu vahşet olmaysaydı, o netekim olmasaydı) bu belgesel, diyarbakır 5 no'lu cezaevi'ni bir başka deyişle 5 no'lu toplama kampını anlatan ibret alınası bir film. salondaki insanların, belgeselde cezaevinde yaşadıklarını anlatan mahkumlarla birlikte ağladığına şahit oldum. gerçekten de ağlamamak, tüylerin diken diken olmaması mümkün değil. esat oktay yıldıran ın mahkumlar üzerindeki iğrenç bakısı ve mahkumlara çektirdikleri, insanlık kırıntısı barındıran herkesi derinden yaralayacaktır. tahliye olan mahkuma halk deyişini yaşatan -sikilmedik bir kulak arkamız kaldı- ve bu deyişin bile ötesine geçerek mahkuma deyişte eksik kalan muameleyi reva gören adamların olduğunu zihinlerimize çakan belgesel. izlenmeli, en önemlisi izlettirilmeli.
  • documentarist 2009 sayesinde; 4 haziranda kadıköy beksav'da, 5 haziranda ise pera müzesinde seyredebileceğimiz belgesel.
    http://www.documentarist.org/…ler/5nolucezaevi.html
  • 46.antalya altın portakal film festivali 'nde en iyi belgesel film ödülünü almıştır. cezaevlerinde 12 eylül'de acı çeken herkese bir nebze ferahlık vermesi dileğiyle. çayan demirel, yüreği büyük insan ödülü ceylan önkol 'a adamıştır.
  • izleyebildiğim için şanslı olduğum bir film. fakat bu gerçeklerin yaşandığı bir memlekette olduğum için de utanç içinde kalmama neden olmuş tokat gibi bir belgesel. okumakla görmek, hissetmek arasındaki farkı anladığınız an işte bu filmi izlediğiniz andır. o cezaevlerinde neler yaşandığını hangimiz bilmiyoruz ki? ama bunları yaşayan insanların oradaki günlerini anlatırken o anları tekrar tekrar yaşadığını görmek, o gözleri görmek, o hisleri duymak.
    şimdi tc'nin her şeyi ile ( özellikle de darbesiyle, askeriyle ) gurur duyan o çok vatansever kişiler çıksın da söylesin bakalım, bu topraklarda yapılmış bir film festivalinde en iyi belgesel film ödülünü alan bu filmde anlatılanları hangi şerefli duygularla açıklayacaklar? bir de almanyadaki nazi dönemi filmlerinde ağlamaz mısınız? en çok da bu ikiyüzlülük koyuyor galiba.
  • gezici festival kapsamında izlediğim, gerçek anlamda sinirimi bozan belgesel.
    öncelikle bu hikayeler gerek meraklısına, gerek yaşayana yabancı değil. cezaevinden kurtulmayı başarabilmiş bir kaç insanın işkencelere dair anlattıklarını izlerken, onların bile bir yerde devam ettiğini, yabancılamadığını, zaman zaman ağladığını ama gülebildiğini de görüyor insan. lakin gözlemleyebildiğim kadarıyla diğerleri, anlatılanları ortaçağ hikayeleriymiş gibi dinleyip vah vah diyorlar. bu vah vah küçümseme anlamında değil, evet insanların tüyleri ürperiyor ama yine de "hikaye" dinliyormuş gibi.
    güvercinlerin katli ile başlıyorlar anlatmaya. kendilerini ateşe veren insanlarla bitiriyorlar. ikisinin arasında uçurumlar yok. ağıtlar sıkıştırılmış araya (evet özellikle negri yi dinlemek çok hoştu), ancak olayın bu duygusal boyutu bir ötekileştirme aracı haline geldi resmen. onlardanmışçasına bir ötekileştirme. asıl dikkat çekmesi gereken konu bu. o cezaevinde ölen/öldürülen insanların bugünkü yansımaları o belgeseli izleyip de ürperenler tarafından hala psikolojik şiddet görüyor. düşünce suçundan yargılanan bu insanlara bugün şehit cenazelerinde küfrediliyor. katliam hikayelerinden sonra gösterilen fotoğraflardaki tiplere saati sorsa cevap bile verilmiyor. o ağızla konuşan insanlar medeniyetsiz damgası yiyor.
    o insanlar öldü, ama başkaları aramızda yaşıyor. hala hakkını arıyor ama haklarında bu kadar duygusal bir belgesel yapılmadığı için "öteki" durumundalar.
    o insanlar öldü, bir zamanlar insanların arasında yaşadılar. haklarını aradılar ve şimdi bu duygusal belgesel sayesinde "öteki" oldular.
    zihniyet zihniyetle değil, insan insanla savaşıyordu. esat oktay yıldıran değil asıl küfredilmesi gereken, o mahkumlardan önce tecavüze uğrayanlardan.
    bu yüzden dehşetten koltuklarına yığılan insanlara bakarak bir dakika daha durmak istemedim o salonda.
    dehşete kapılmak değil gerekli ve yararlı olan bence. bir dakika daha durmamak.
  • bence yasaklanması gereken belgeseldir. ya da sadece orta sınıf pek şiddetle alakası olmayacak insanlara "ah vah" desin diye izletilmeldir. bu belgeseli izleyecek yoksul bir kürt gencinin halini düşünemiyorum, sinema salonundan eve varana kadar o acayip değerli trafik kaskolarımızın ebesini defalarca ağlatırdı.

    böyle bir belgesel işte, ben yanlış mı saydım içinde 3 tanesi o cezaevine girmeden önce milletvekilliği yapmış. hani şu bizim şişman sülo'nun zincirbozan günleri diye 30 gazetenin ortalama 15 gün süren yazı dizileri ile yazarken, ahmet türk, nurettin yılmaz, tarık ziya ekinci gibi insanlar diyarbakır cezaevinden bok çukurlarında günlerini geçiriyorlarmış.

    kendini yakan 4 insanın bağırışları benim kulağımda, "bu bir eylemdir" , "bu bir protestodur" bir yandan yanarken boşa gideceği korkusuyla derdini duyurmaya çalışıyorsun. 4 insanı birbirinden ayırıyorlar yandıktan sonra kafa kaya verip sarılmışlar.

    ey yükselen tük milliyeçisi, sen hala otomobilim de, ananızı sikeriz de, götünüzü sikeriz de (ki bu copla sürekli olan birşeymiş) adam orada kendini yakmış, o alevi sen öfkeyle, küfürle söndüremezsin, söndürmeye çalıştıkça o ateş daha fazla harlayacak.

    kesinlikle yasaklanması gereken bir belgesel, mal varlığımızı korumanın başka bir yolu yok.
  • yaşanan her şey bir yana (elbette hiç bir yana değil, her zaman zihnimize kazınmış halde durmalı, unutulmamalı), bu filmin karşısına aldığı kurumlar; tsk, cunya yönetimi, adli tıp, yargı değildir. bu kurumların yapabileceği en fazla dava açıp gösterilmesini engellemektir ki, onu da yap(a)madılar. bu belgeselin (özellikle çayan demirel'in) söylemeye çalıştıkları kadar, söylemedikleri de önemlidir ki bu da belgeselci etiğiyle ve kürt halkının haklarının, acılarının ve tarihinin nasıl ve kimler tarafından temsil edileceği ile de ilgilidir. son tahlilde bu belgesel bir önyargı kırma ve algı biçimi değiştirme sürecidir. nasıl mı?

    diyarbakır cezaevi, çoğunluğun zihniyetinde pkk'nın doğduğu yerdir, velhasıl pkk 1976'da yani darbeden 4 yıl önce kurulmuştur, cezaevinin bu bağlamdaki etkisi, belgeselde de söylendiği gibi artık dışarıdaki hayata tutunma ihtimali kalmayanların dağları tercih etmesiyle alakalıdır. bu belgesel 97 dakika boyunca bir kere bile pkk, rizgari, özgürlük yolu, tikko ya da diğer örgütlerin ismini vermez. belgeselin mücadele ettiği alan ve kaçındığı gerçeklik de budur, bu silahlı örgütlerin hiç birinin ne propagandasını ne de karalamasını yapmak. çayan demirel, bu anlayışıyla devletten çok, pkk'yı karşısına aldı ki, gündelik söyleminde, pkk'nın en çok kullandığı gerçekliklerden biridir diyarbakır zindanı. bunun ötesinde yönetmenin bu tutumu ve duruşu çok önemli bir malzemeyi de elinden kaçırmasına neden olmuştur; tüm o baskı(baskı az gelir gerçi ama) ortamında tüm bu örgütlerin hala birlik oluşturamaması, açlık eylemlerinden, toplu intiharlara kadar hala halktan ve kendilerinden çok örgütlerini ön plana koymaları. kısacası belgesel boyunca anlatılan o direniş eylemlerinin hiç birinin bireysel kararlar sonucunda gerçekleştirilmemesi, neredeyse hepsinin bir örgütlülük mantığında gerçekleşmesi.

    çünkü bu belgeselin yansıtmaya çalıştığı perspektif bu örgütlerin haklı ya da haksız mücadelesi değil, 1980 darbesinin türkleştirme, türk olmayanı yok etme zihniyetinin yanında gizli gizli bize bakan gözler, devletin karşısında duran her şeyin ezilip biçilmesi. orada esat oktay'ın emrindeki kaç asker, sivil hayatında 70 yaşında bir dedenin götüne yanan sigara koymak ister ya da başka birinin kulağının arkasını sikmek? orada karşı geleceği kurumun, gerçekleştirmediği emri aynen kendisi üzerinde uygulayacağı gerçeğinin korkusundan uyguluyor. yine de çayan demirel'den öğrendiğim kadarıyla oradaki gardiyanlardan ya da askerlerden hiç biri kamera karşısına geçmek istememiş, fakat dünyada adolf eichmann davasının* gerçekliği var, hiç kimse insanlık namına orada yaşananlara dur dememiş, diyememiş. belgeselin demek istediği tam da budur aslında.
  • istanbul festivallerinde bok mu var da gelmiyor ya da daha istanbul festivallerinin zoru ne de programa almıyor dediğim son olarak ankara film festivalinde en iyi belgesel ödülü sahibi film. bu film istanbul film festivalinde neden olmaz anlamıyorum.

    istanbul film festivalne gelmiş, viki öyle diyor. ben körmüşüm.
  • yakında dvd formatında satın alınabilecek film. (bunun da korsanını almayın artık)
  • temmuz ayı boyunca beyoğlunda gösterilecektir.

    http://www.sadibey.com/…seyri-meselde-gosteriliyor/