şükela:  tümü | bugün
  • bu yazı kimler için? kadın ya da erkek ama çoğunlukla aşk nedir bilmeyen, aşık olunca dağıtan insanlar için. yani çoğunlukla biz erkekler için :) ama kadınlar okursa, bizi anlamak için, belki de bize zulmetmemek için faydalanabilirler. neyi neden yaptığımızı anlayabilirler. hepsini olmasa bile, belki bir kupleciğini.

    bu yazıyı uzun uzun sündüre sündüre yazacağım yine her zaman olduğu gibi. çünkü, kısa başlıklar ve özetle anlatınca bir etkisi olmuyor. uzun süre bu tür yazılarla vakit geçirince kısmen anlama şansımız artıyor. 1 musibet 1000 nasihattan yeğdir. yani eşittir. dolayısıyla 1 musibeti devirebilmek için 1000 kez bunun üstünde düşünmek belki fayda sağlayabilir. ama yine de eksik anlatmış olacağım esasen.

    önedit gibi şeyler artık yapmayacağım. salak saçma yorumlar sikimde bile değil. zira bir dönem belki faydası olur diye eleştirilere baktım. milletin gölgesiyle bile kavga ettiğini görüp kapattım.

    her neyse, başlıyoruz. soundtrack için güzel bir albüm verelim önce . einaudi abinin albümü uzun geldiyse bu linkteki beş şarkı da işinizi görür.
    yerli alternatif arayanlar için de harika bir musiki eser.

    beni eskiden okumuş arkadaşların bildiği bazı yazılarım var. bu yazı onların kısmi şekilde devamı gibi. çünkü her gün yeni bir şey yaşıyoruz ve eklenerek büyüyor bunlar. ilginizi çekerse okumadıysanız belki okumanız icab ederse diye link bırakıyorum. beni tanımayanlar eski başka yazılarımdan da kim olduğumu ve yaşadıklarımın ne olduğunu iyi kötü anlayabilirler. başımdan geçenlerin üstüne yorumlamalarım hepsi.

    aşk acısı çekenlere tavsiyeler (doğruluğunu defalarca hem kendim hem arkadaşlarım onayladı)
    500t'deki pembe sütyenli kız
    aşk için harcanan 5000 saat

    daha önce aşkın tanımına pek girmemiştik. daha fazla zaman geçirdikçe aslında tanımın da gerekli olduğuna karar verdim. ama tanımı en son yapacağım. çünkü bir temel oluşturmamız lazım önce.

    tanım demişken, akıl ile ilgili şu tanımı okudum geçenlerde. "sabit hedeflere değişken araçlarla varabilme yeteneğidir" diyordu. bunu aşka, sevgiye uyarlarsak nasıl olur filan diye düşünürken aklıma bir başka söz geldi.

    şimdi sıkı tutunun. bu lafı ilk okuyuşta anlayabilen yok. 2-3 hatta ben gibi gerizekalıysanız 5. de filan anlayabilirsiniz. echkart tolle abinin uzun bir pasajı var: romantik aşk ilişkisinin böylesine yoğun ve evrensel olarak peşinden koşulan bir deneyim olmasının sebebi, böyle bir deneyimin, insanın, aydınlanmamış ve tatmin edilmemiş haldeki durumunun bir parçası olan, derin korku, eksiklik, ihtiyaç duyma ve tamamlanmamışlık halinden kurtulmasını vaad eder görünmesidir."

    ı ıh. anlamadınız mı? bir daha okuyun :)

    okudunuz mu bir daha? şimdi biraz oturdu belki de.

    yani abi diyor ki, biz insanoğlu olarak, aydınlanmamış ve henüz tatmin edilmemiş bir haldeyiz. sürekli olmayı, hayatın anlamını arıyoruz. bunları ararken ise, derin korku yaşıyoruz. eksiklik duygusuyla cebelleşiyoruz. tamamlanamadığımızı o diğer şahsın bizim hayatla ilgili tüm acılarımızı dindireceğine inanıyoruz. çünkü o ilk ılıklık hissi vucudumuza yayıldığında hoşumuza gidiyor bu his. evet lan diyoruz. galiba o acıların bittiği an bu an diyoruz. süper güzel anılarımızı paylaşma isteğimiz bundan. sadece sevgilinizle an be an paylaşmaktan bahsetmiyorum. sosyal medya hesaplarımız da bunları destekliyor. yani bu minvalde bize fayda sağlar görünüyor.

    iki aydır. sosyal medyaya komple küstüm. hiç girmiyorum. oysa ki ben 96dan beri internetten hiç çıkmamış, her gün girmiş birisiyim. mirc, icq, msn dönemlerinden beridir her türlü yerde var oldum. gmailin davetiye ile dağıtıldığı yıllardan geldim. yonja nedir çok iyi bilirim. facebookta, instagramda ise eşimi dostumu bezdirdim kendimden. günde 10 ve üstü post görünce bıkar hale gelmişlerdi. ama bırakamıyordum. büyük bir bağımlılıktı benim için. çünkü kaçtığım şeyleri orada örtebiliyordum. orayı ben yönetiyorum sanıyordum. ama bir süre sonra oranın beni yönetmesine hep teslim oluyordum. lise yıllarımda, annemin babamın sürekli bilgisayardasın azarlamalarını hatırlıyorum ama şimdi görüyorum ki, onlar da kendilerini bir şekilde akıllı telefonları ile tamamlama arzusuna kapıldılar. tıpkı hepimizin aileleri gibi. oğlum gözün bozulcak kapat artık bilgisayarı diyen annelerimiz, aptal bir çiceğin yanında poz veriyor.(ulan o teyzeler niye hep çicek yanında poz veriyor anlamıyorum) sonra onu paylasıyor ve kaç beğeni almış ona bakıyor. arkadaşlarımın aileleri kendilerine oyunlarda hile yapmak için fake facebook hesapları filan açıyorlar. onlar da kopamıyorlar. orayı bırakamıyorlar. baya sürekli oradalar. felaket şekilde bağlandılar. demek ki neymiş? bilgisayar, internet, sosyal medya vb şeyler bazı duygularımıza hitap ediyor ve bizi hayattan ağrı kesici bir etkiyle uzaklaştırıp rahatlatıyormuş. bağımlılık yapan her şeye iyi bakın. mutlaka bir şeyinize iyi geliyordur. sizi başka acılarınızdan uzak tutuyordun. o yaranız ne ise, ona çok süper pansuman yapıyordur. kaçtığınız şey ne? bunu arıyoruz. bu yazıda da bunu arıyoruz. kaçtığınız şeyi. ya da şeyleri...

    faydaları var tabi ki, ama sosyal medyadan faydasından daha fazla zarar görür olduk. ben sonunda defalarca deneyip açıp kapattığım sosyal medya hesaplarımdan şaşılır bir şekilde 2 aydır uzağım. bu sürede çok farklı şeyler keşfettim kendimde ve çevrede. normalde hiç okumaya fırsat bulamayacağım şekilde kitap okuyorum ve 4 kitap bitirdim. ama mevzu bu da değil. sabredin mevzuya geliyorum.

    kendi sosyal medya kullanma nedenimi buldum. niye aşk acıları çektiğimin nedenlerini buldum. hangi konularda eziğim ve neden onlara boyun eğiyorum onları buldum. işte tüm bunların yazısı bu. devam.

    sosyal medya bağımlılığı ile aşk benzerliği üzerine düşündüğümde örtüştüğünü gördüm defalarca. zaten bana hangi iki konuyu verirsen ver ben örtüştürürüm gerçi. alakasız şeyleri başka alakasız şeylerle açıklamaya alışkınım. (bkz: #67158677) ama uzatmaya hiç gerek yok. ve son derece açık. ikisi de bazı eksikliklerimizi kapatıyor.

    burdan şu anlam çıkmasın. tüm eksikliklerimizi giderirsek sosyal medyaya, ya da aşka ihtiyacımız kalmaz diye bir şey soylemiyorum. alakası bile yok. eğer bunu iddia ettiğimi söylerseniz safsata yapmış olursunuz. başka başka çıkarımlarla bütün yazıyı ya da beni suçlamış olursunuz. hayır.

    ben diyorum ki, aşkı, ya da sosyal medyayı, ya da x bir şeyi, esasında faydalı olduğu halini kullanabiliyor olmak varken, salak saçma şekilde kendimize negatif döndürmememiz için ne yapmalıyız onu anlatıyorum.

    memduh seviyor rana'yı. rana önce seviyor. sonra bakıyor memduh'u istemiyor. bırakıyor. memduh kafayı yiyor. duvardan kapıyor pompalıyı. ya benimsin ya kara toprağın diyor. bunu sadece memduh demiyor. ben de diyorum. sevdiğim kız benim olmayı istemeyince ölsün istiyorum. bu bir temel içgüdü. içgüdüsel olarak bizim olan bir şeyin artık bizim olmayınca yok olmasını düşlüyoruz hızlıca. yanlış ama fikir aklımıza geliyor. şanslı olan bunu yenebiliyor. bazen uzun sürse de acı çekse de şanslı. çünkü yenebiliyor. şanssız olan, zayıf olan buna yenilip icraata geçiyor. sonuç: 3. sayfa.

    memduh instagrama giriyor. facebooka giriyor. sonra çok bağlanıyor. sürekli orda. işi yavaşlıyor. zamanını orada heba ediyor. çöp oluyor zamanı. ilk başta sosyal medyadan faydalanırken şimdi acı çeker hale gelip ego tatmin savaşlarında doğu cephesinde yüzbaşı oluyor. sadece memduh yüzbaşı olmuyor. ben de albay oluyorum orada. bir başkası ise onbaşı. bir diğeri korgeneral.

    bu iki olaydan ilkinde, sevdiceğini pompalıyla deşen memduh çok zararlı. ikincideki memduh az zararlı. ilki büyük saçma bir olay. memduh için de büyük, pompalıyla dehşet saçtığı rana için de çok büyük bir olay. ikincideki ise insanlık için küçük bir adım. kötü bir adım.

    burdan sonra sosyal medya aforizmasını bırakıyorum artık. çünkü sm dedikçe bile midem bulanıyor artık.

    halbuki bu iki şey de çok güzeldi ilk başta. rana'dan başka kız mı yok amk? neden yok ediyorsun onu memduh abi? niye? tamam sen rana'yı yok ettin. ben edemedim. ben her gün bu acıyı yaşıyorum. çözüme erdik mi? hayır eremedik. çünkü sorunun farkında değilsin ki. sorun başka yerde. sorun sende. sorun senin zihninde. sm güzeldi giriyorduk. ama bokunu çıkarttık abi artık.

    rana senin sevgini küçümsedi. evet rana orospu. ben de katılıyorum sana o konuda. xxx(herkes buraya son sevdiğinin ismini yazabilir. kadın erkek farketmez) de orospu. xxx de götün teki. (erkegin de orospusu oluyor)evet sana yanlış yaptı. evet senin sevginin büyüklüğünü anlamadı. benimkini de anlamadı kahpe karı. ama bunlar sorunun temel kaynağı değil abi. sorunun temel kaynağı sensin. senin yetiştiriliş tarzın. senin aşka ve hayata bakış açın. senin kendini ruhsal anlamda olduramamış olman. senin yanlış insanı yüceleştirmen. sorun, seni okullarda nasıl aşık olunmalı derslerinden mahrum bırakmış olmaları. (bu paragraftaki küfürler okuyucunun ciddiye almaması gereken küfürlerdir. yani o orospu kahpe karı, götün teki tabirleri bizim içimizdeki salak saçma nefreti izah etmek için kullanılmıştır. kendi evlerinizde, kendi ilişkilerinizde denemeyiniz. herkes son sevdiğinin ismini yazabilir dedim ama bu empati yapabilin diyeydi. bu son parantez içine hiç gerek olmamalı aslında. normal şartlarda orospu rana demek, rana'nın orospuluğunu göstermez bunu hepimiz biliyoruz. memduh'un gözünde rana napsa yaranamayacak. çünkü rana memduh'u anlamıyor. yaklaşımı ters iki tarafın da. uzatmış olabilirim ama küçük detaylarla hayat belirleniyor. evet rana orospu değil belki ama yaptığı memduh tarafından orospuluk olarak algılanıyor. bunun nedenleri var. 2sini söyleyecek olursak, 1. rana politik olamadığından, süreci iyi yönetemiyor. 2. rana yaptığı her hareketi kendi için yapmış. bazı hareketlerin geleceğe söz vermek olduğunu unutmuş. karşı tarafın hislerine değil kendi hislerine yoğunlaşmış. birini öpünce, elini tutunca, sevişince onunla sadece an'ı güzelleştirmiş olmuyorsunuz. o kişinin gelecek planlarına da girmiş oluyorsunuz. elbette bu rana'nın sorunu değil. fakat sonuçta orospuluk bu. memduhu o halde bırakıp gitmek bir nevi orospuluk. terkedince ya da seni seveni, umutlanmıs insanı istemiyorum hayatımda deyince, sorumluluklarından kurtulamıyorsun rana. tamam memduh daha da suçlu. suçlu değil özür diliyorum. sorunlu. tedaviye ihtiyacı var memduh'un. çünkü memduh penceresinden bir gelecek planlaması söz konusu bu ilişkide. gelecek planlaması illa ki evlilik değil. bazen birisiyle 3-4 aylık bir ilişki yaşayamadığın için bile onu kafaya takarsın. vardır hepimizin öyle saplantılı aşkları. beraber olsak 2 ay sonra terkedeceğimiz sümüklü salak adam ya da kadını, bizi ilk başta kabul etmedi diye kafaya takıp 2 yıl mal gibi sabah her kalktığımızda onu düşünürken buluruz kendimizi. bu durum o aşık olduğumuz kişinin yüceliğinden değil. bizim tamamen mala bağlamamızdan ve geleceği henüz yaşanmadığı için bilemeyişimizden. bu konuya geleceğiz ilerde.

    tersi durum olunca kızlar diyor ya, allah belanı versin berke. neden? çünkü berke, rana'nın pantolonuna girebilmek için rana'ya yalanlar söyledi. seviştiler. iş ciddiyete binmeye başladı. çünkü rana'nın gelecek planları oluştu. berke oralarda değil. ayrıldı. hadi be kızım siktir git dedi. berke götün teki, puşt, yavşak olmuyor mu? oluyor. bunu karşındaki kişinin gelecek planlarına kendini sokarak yaptı. işte sorun tam da bu. bu paragraftan alacağımız ders bu. öyle gelecek planlarımız olacak ki, başkaları kolaylıkla girip çıkamayacak. çıkan da bizim ağzımıza sıçıp gidemeyecek. ) (dikkatli okuyucuların gözünden parantez içi anlatımımda bir paragraf boşluğu vermiş olmam da kaçmadı. lütfen kayıtlara geçsin. jzff anlatımı imza parantez içi söylemlerinde bugün tarihte bir ilk yaşandı. :)) (bu son gülücük iki tane ))'li değil. ilki gülücük . ikincisi parantez kapama. çünkü eğer parantez içinde son karakteri gülücük koyarsanız böyle sorunlar oluyor. offf tamam amma uzattım lan yine. niye böyle oluyor lan. niye her boku da açıklayıp duruyorum. neyse.)

    kültür çok farklı bir şey. amerika kültürü, avrupa kültürü, ortadoğu, uzak doğu filan hepsi bambaşka. yıllar evvel aldatılanlar diye harika bir program vardı. programı bilmeyen varsa özetleyeyim. türk versiyonu da vardı bunun. hiç kaçırmadan izliyordum. bayılıyordum hatta. eğer sevgilinin karının kocanın filan seni aldattığını düşünüyorsan, bunlara haber veriyordun. bunlar da 3 4 gün takip edip gerçeği buluyorlardı. yüzleştiriyorlardı.

    amerikan versiyonunda adam ya da kadın aldattığı insanla bile oturup konuşuyordu. adam boynuzlanmış. kıza diyordu ki, beni sevmiyorsan bunu bana söyleyebilirdin filan. arada salak bir şey daha oluyordu. bu tv çağıran, boynuzlanan kişiye, boynuzlayan şey diyordu. üste çıkıp, bana güvenmediğini bilmiyordum. bana sorsaydın aldatıyor muyum diye bunu konusabilirdik... eiahiehaiea bu ne lan amk? bu nası bi üste çıkmadır? tv lere gerek olmadan aralarında halledebilirlermiş. siktir ordan. göt. her neyse...

    bunu üstelik sadece orda görmedim. daha başka bir çok ecnebi arkadaşımın ilişkisinde de gördüm. başka filmlerde ve dizilerde de gördüm. onlarda aldatanı yok etmek yoktu. kavga bile azdı. aldatılan bunu kişiselleştirmiyordu. ben yoluma bakıyorum. o napıyorsa yapsına giriyordu hemen. peki biz niye kişiselleştirip olayı büyütüyoruz ki?

    bizim türk versiyonunda ise zaten kadının aldattığı hiç bir bölüme denk gelmedim. erkekler muhtemelen bu programa haber vermeden 3. sayfaya çıkma eğiliminde oluyorlardı. ve kendi işlerini kendileri görüyordu. aldatılan kadınlar ise, önce kocasının becerdiği kadınla saç baş oluyordu. çünkü adam don paça kaçıyordu önce. sonra kocasıyla bir tartışma. belki de ilerde affediyorlardı. neyse uzatmayayım. bu gibi şeylerden sonra ben daha dikkatli bakmaya başladım ilişkilere.

    benim gibi aşk acısını derin yaşayan bir mal, haliyle bu konuları daha detaylı inceliyor. elin ingilizi niye aşk acısı çekmiyor amk diye bakındım sağıma soluma. son dönemde en çok ilgilendiğim şey bu oldu. hatta onu bırak, benim tacı olan, güzellik dereceli arkadaşlarım var :) miss bişey bişey you know? :) o kızlar dahi, hatta yakışıklı zengin erkekler filan onlardan da aşk acısı çekenler var. aşk acısı çekenler ile çekmeyenler arasındaki farkı ortaya sermeye geldim buraya.

    ilk unsur sahiplenmek.
    ikinci unsur statü sahibi olup, seviye atlama arzusu. (bir ve iki aynı anda olmayabilir)

    biz sahiplenmeyi çok seviyoruz. hemen benim olsun istiyoruz. halbuki kimse kimsenin sahibi değil ki. olamaz. ama oldurmaya çalışıyoruz. bu tolle abinin dediği gibi belki oldurulmuş olmak istediğimizden. belki başka sebepten. bilmiyorum. ama bildiğim benim sahiplenme nedenlerim çok saçma. bana acı veriyor. sahiplendiğim herkes bana bu güne kadar zarar verdi. onları kaybettim. bu sadece aşık olduklarım değil, eş dost akraba olarak da geçerli. hatta ve hatta, hayal, plan, iş filan da dahil bunlara. sahiplendiğin şeyin kölesi konumuna geliyorsun çünkü bir süre sonra.

    burda bir ufak ara verip sahiplik ile ilgili bir abimin anısını anlatacağım. büyük bir firmada ceoluk yapmış bu abim bir gün çok zengin bir yönetim kurulu üyesi ile yemeğe gidecek. kadın diyor ki, benim araçla gidelim. hay hay. iş çıkışı otoparka yöneliyolar. kadın yeni bir araç almış. bayağı pahalı bir şey. kendi kullanmayı seviyor. şoför filan yok. bir bakıyorlar. yeni alınan o süper pahalı araca gıcık olup çizmiş birileri. bizim ceo abi çocukluğunda çok fakirlik görmüş bir insan olduğu için üzülmüş. demiş güzelim araca yazık olmuş. kadın demiş, boşverin. hiç önemli değil. yenisi alınır.

    ben dedim ki, tabi der abi. kadın çok zengin. sikine takar mı?

    o da öyle dedi. kadın arkasından eklemiş. sen benim param çok olduğu için diyorum sanıyorsan yanılıyorsun. şu hayatta öğrendiğim tek bir şey varsa, o da mala mülke hiç bir şekilde üzülmeyeceksin demiş. o malı mülkü sahiplenmeyeceksin. eğer o araba çizildi diye üzülüyorsan o arabayı alma. çünkü o araba senin değildir. misal sen şimdi toyota corolla alabilecek konumdasın diyelim. bir bisiklet aldın. ve sağı solu cizildi? üzülür müsün? üzülmezsin. işte o bisiklet senindir. cünkü senin üst limitin daha yükseklerde. corollan çizilse ona da üzülmezsin belki. ama ferrari alırsan üzülürsün cizerlerse. demek ki senin kapasiten ferrari değil. üzüleceksen alma. çünkü yine tekrarlıyorum ferrari sana sahip olacak o konumda. sen ferrariye değil.

    anlaşıldı mı bilmiyorum. ben anlatamamış da olabilirim ama temel mantık bu abi.

    birinin seni terkedip gidebilme ihtimali varsa gider zaten. giderse sen de üzüleceksen o kişi hiç senin olmamıştır. olamaz. dönerse senindir geyiği değil bu bu arada. kötü senaryoya hazır değilsen amı götü dağıtırsın. kötü senaryon senin maksimumunun bir tık altında olmalı ki, kaldırabilmelisin. hemen freud abinin bir sözünü ekleyelim. bir insana vazgecilmez oldugunu hissettirirseniz, ilk vazgececegi kisi siz olursunuz.

    orti'ye göre bu laf, bizim hayat boyu yalnız olduğumuzun büyük bir kanıtı. o zaman fuat abiden gelsin. yalnızlık ne kadar?

    rana seni istemediğinde, bunu sikine takmamalısın memduh abi.
    sevdiğin seni istemediğinde, onu arzulamamalısın jzff.

    zaten zamanla senin değil onun kaybettiği gerçeği gün gibi şavkıyor.
    tabi ki burada lafımız güzel sevenlere. yoksa her boku yiyip ben seviyorum diyen dallamalara değil.

    bu arada merak etme söyleyelim bunu da. o rana var ya. o da senden ayrılıp çok mutlu bir aşk yaşamıyor memduh abi. senden sonra david beckham gibi bir çocukla ilişkiye başlamadı yani. onun da ağzına sıçacaklar. sıçıyorlardır.

    şimdi size iki kız anlatacağım.

    birincisi, baya bebek gibi hatundu. eston. sarısın. renkli gözlü. benim bok yemem. kaçırdım kızı. çünkü ecnebi güzel kızlarla takılınca şu his oluşuyor. lan bu kız çok güzel ama bulmuşken daha güzelini de bulabilirim. hakkaten. niye oluyor bilmiyorum. o kızı türkiyeye götürsem, yengeniz bu desem. hepiniz beni ayakta alkışlardınız. fakat itiraf ediyorum. içime sinmeyen şeyler vardı. neydi bunlar.

    kızın birine ihtiyacı var. o sırada ben karşısına çıktım.

    kız diyor ki, ya ben birini seveyim. o sırada ben ordayım. diyor jzff'i seveyim. beni seviyor. ulan o kadar da güzel sevdi ki. baya mutlu oldum. kız benim yanıma filan taşınacak. hayatımı zindan da etmiyor. her konuda anlayışlı. ten uyumu filan da süper. ama olmadı amk . niye bilmiyorum. yapamadım. bıraktım. bugün metroda ona benzeyen başka bir kız gördüm ve aklıma da geldi. napıyordur acaba diye. sonra stalkladım kendisini. ki o zamanlar iletişim geliştirme konusunda çok kötüydüm. ama durun unutmuşum. esas nedeni bulmuştum. beni ben olduğum için sevmedi. tesadüfen o gün ordan geçtiğim için sevdi. çevresi geniş değildi. 20 seçeneği yoktu. ve bu 20 seçenekten en iyisi ben değildim. elindeki tek seçenek benim gibi geldi bana. bu his beni sardı sarmaladı. beni ne kadar tanıyordu ki, böyle aşık olmuştu? ben biraz belki de yanlış okudum. ve küsüştük kızla.

    bir link daha vereyim. yengeler. bu yazıdan önce daha da kötüydüm. artık biraz düzelttim bu durumları.

    diğeri de aynı şekilde gelişti esasen. gayet iyi bir partnerdi aslında. evlensen, ideal eş. ama hala kafamda oturtamadığım eski takıntılarım vardı. yanlış zaman yanlış yer oldu belki. uzatıp kafa ütülemek istemiyorum ama bu kız net olmaya çalıştığım ve başardığım ilk kızdır. sanırım ben netliğe bu kızla başladım ve tüm mevzu burada başladı.

    dedim ki senle beraber olmaktan çok mutluyum. ama aramızda bir ilişki olamaz. seninle başka dünyaların insanlarıyız. seninle beraberken süper eğleniyorum. seni çok seviyorum. ama seni özlemiyorum.

    sahiplenmediğim ilk kişi oldu o. daha önce herkesi sahiplendiğim için bıraktım. sahiplendiğim için bırakmak? o nasıl oluyor ki?

    izahı zor ama denersem, sahiplenmeyince kaybetme korkun olmuyor. çünkü sahiplenmediğin için telaşa kapılıp salak saçma hareketler yapmıyorsun. çünkü diğer türlüsü salak saçma bir sarmala gidiyor. korktukça hareket edip karşındakini korkutuyorsun. aptal hareketler ediyorsun ve senin bu hallerin, karşı tarafın gözünde seni küçük düşürüyor. ben o sahiplenmediğim kızı bile sonra erkek arkadaşı olduğu zaman bir şekilde de olsa kıskandım. insan herşey aynı anda benim olsun istiyor. hem istemiyorum ama gitmesin filan istiyorsun.

    e peki kimseyi sahiplenmeyecek miyiz?

    hani demiştim ya yukarda bir yerlerde, aşkı, ya da sosyal medyayı, ya da x bir şeyi, esasında faydalı olduğu halini kullanabiliyor olmak varken, salak saçma şekilde kendimize negatif döndürmememiz için ne yapmalıyız onu anlatıyorum.

    freud'a bugün çok iş çıkardık ama yine onun bir lafı var.
    - kadın erkeği yumuşatmalı ama asla zayıflatmamalıdır.

    erkeğin kendi dünyası var. olmalı. başrol erkek olmalı. daha detaylı kısmı sanırım mgtow. men going their own way. kadınlara karşı bir nefret içinde olmamak lazım. kadınların da erkeklere karşı bir nefreti söz konusu olmamalı. herkes kendi hayatını yaşarken kesişen hayatlarımızı bilmeliyiz.

    erkek ve kadın ikisi birden de, önce nasıl sevmesi gerektiğini net bilmeli. öğrenmeli. başkasını tamamlamak için sevilmez. hayatındaki eksikleri tamamlamak için sevilmez. ya da benim yaşadıklarım bu minvalde oldu.

    aşk creme de la creme'dir. yani aşksız yaşamayı öğrenmeliyiz. hayatımızdaki tüm fonksiyonları aşksız yürütebilmeliyiz. aşk tüm bunlar tamam ise gelen kremadır. süper güzel şeydir. ama bizde boş somun ekmek var ise, üstüne krema döksen nolur ki? sen önce zeytin peynir al. sucuk al. yumurta edin. aşk lükstür.

    şu adamları düşünün. eğer hayatını ve herşeyini düzene soktun ise, seksüel açlığın da yok ise, ne diye aşık olup o duyguyu da tatmayasın? tek eşliliğin faydalarını 500t'deki pembe sütyenli kız başlığında tartışmıştık.

    aynı durumlar günümüz kadınları için de geçerlidir. artık bir erkeğe bağlı olmak zorunda değiller. hayatını herşeyini bir raya oturtunca ortamında uygun bir aday varsa birliktelik kovalıyor insanlar. ama olmayınca zorlayanlar takla atıp acılar çekiyorlar.

    aşka kapılıp gitmek tüm bunları boka atan sikko bir şey.

    sevin sevmeyin demiyorum. ben yine olsa yine severim. götüme giren kazıkların haddi hesabı yok ama sorunun bende ve ne şekilde olduğunu ölçüp tarttım. şu an herşeyin farkındayım. sevmiyor muyum şu an kimseyi? evet çok seviyorum. ama haketmeyen, ya da başka versiyonu istemeyen siktirsin gitsin amk.

    neler neler yaptım? ne taklalar attım. kendimi kaç farklı insana rezil ettim. olmadı. olmaması için de hiç neden yoktu bu arada. tamamen benim yanlış taktiklerim sonucu olmadı. o insanlar beni kendileri süper über oldukları için, benim seviyem düşük olduğu için istememezlik etmediler. tamamen yanlış stratejilerim sonucu oyunu kaybettim. çünkü oyuna yanlış açılışla başlamıştım. baştan kaleleri kaybetmiştim. sonra toparlamak zor oldu. artık daha iyi bir oyuncuyum. ve bu bir oyun mu? oyun, ya da satranç demek saçma. ama stratejiler var. bu duygu mücadelesi. bir oyun değil. bina dikmek gibi. kuralları var. zemini sağlam yapmak lazım. bina yıkıldı evet. bir sonraki binayı iyi zemine kurmak lazım. beni reddeden insanlara dönüp bakıyorum şimdi. kimdi ki lan bunlar diyorum. çok salak insanlar bazıları :) o körlük içinde görememiştim. hakeden gelecek benim için savaşacak gerekirse.

    savaşmak deyince bir olay aklıma geliyor.

    bir arkadaşımı sevgilisi çağırdı. kız gitti. daha 15 günlük bir ilişkileri var. eleman tutmuş ellerini kızın, gözlerinin içine baka baka işte sorun sende değil bende. sen daha iyilerine layıksın ve biz mutlu olamayız konuşması yapmış. kız başlamış hemen ağlamaya. buraya kadar herşey klasik. bu sahneyi tüm dünya her gün izliyor. bana bunu anlatınca hatun, ben başladım gülmeye. kızdı bana niye gülüyorsun diye haklı olarak. kız orda acı çekiyor bir şekilde. ben gülüyorum. güldüm çünkü aklıma bir anım geldi. ve daha önceki hadi linklerini de vericem hikayelerimde züleyha olarak geçirdiğim 1, 2, 3 hatunun, bana yaptığı bir şeyi anımsadım.

    züleyha ile 1 ay kadardır çıkıyorduk. ilişkimiz de gayet süper gidiyordu. müthiş eğleniyorduk. ama benim kendi kendime soru sorduğum dönem başladı. eee? bu ilişki nereye gidecek? bu kız hayvan gibi güzel. ben bu kızı çok zaptedemem. en iyisi tadında bırakmak. ayrılmak. şimdi güçlüyken bırakayım ki, ilerde sorun olmasın diyerek, çektim kızı aldım karşıma. yaptım konuşmamı. işte dedim sen, ben ayrı dünyaların insanıyız. olmaz bizden. ayrılalım filan fıstık.

    kız dedi ki,
    +hayır jzff. ben ayrılmak istemiyorum.
    ben:
    -!*"'((/))/('"error_%)____%%%%

    o an ki surat halimi görmek isterdim.

    kız sonra devam etti.
    +bence gayet güzel giden bir ilişkimiz var. salak saçma triplere girip bozma. biraz daha devam edelim. olmazsa zaten ayrılırız. şu an sen beni, ben seni seviyorum. korkuların varsa ilerde yüzleşirsin filan gibi şeyler söyledi.

    yamulmuştum. normalde herkes tamam lan siktir git. allah belanı versin filan diyor dimi? kız hiç öyle demedi lan. benim hata yaptığımı ve bu hatamı böyle sonuçlandırmamam gerektiğini bana söyledi. iyi ki de yapmış. çünkü bana sonrasında çok şey öğretti. hep söylüyorum. her zaman da söylemeye devam edeceğim. bir aydınlanma yaşadımsa hep onun sayesinde oldu. beni, kendimi sakladığım aptal mağaralardan, o çıkarttı.

    dedim benim arkadaşa sen de öyle yapsaydın keşke. tamam ilişki bitsin ama en azından güçlü zamanında bitirirdin. o ilişkiden de belki hayır gelmez ama hani bu olayları bu kadar abartmanın alemi yok aslında. başka alternatifler de var. ilişkiyi bitirelim dedi diye çat diye o an bitirmek çok saçma. bu mevzu üzerine de 30 sayfa yazılabilir belki ama dağıtmayalım. ana fikir hemen herşeyi kabullenmemek gerekliliği. kabullenmeyip napıcaz? doğru çözüm yöntemlerini kullanacağız. ama şuurumuz yerinde olmuyor her zaman. evet işte ona da tedavi gerekiyor.

    bir aşkın olup olmayacağı ile ilgili size başka bir kapı daha açmak istiyorum. bana son acı çektiren hatunla çok garip başlamıştık. ama kızın bana ilgisi çok netti. nasıl ilginin kesildiği anları biliyorsam, ilgili olduğu anları da net biliyorum.

    bir gün tiyatro atölyesine gittim. ilk gün hoca bizi tek tek sahneye çıkarttı. ve dedi ki, karşıdan karşıya geçen adamı oynayın. baya oynuyorduk. sanki araba geliyormuş gibi duruyorduk. bekleyip geçiyorduk filan. ama hiç birimizin bu oyunu yüzde yüz değildi. gerçekten araba varmış hissini veremiyorduk hiç birimiz. o gün farkettim. hani bu aldatılan insana birden bi his geliyor ve hiç kurcalamadığı telefonu sevgilisinden gizlice kaçırıp mesajlara bakıyor. ve yakalıyor ya. neden yakalıyor sizce?

    çünkü aldatan o güne kadar gerçekten karşıdan karşıya geçerken, şüphe uyandırdığı gün karşıdan karşıya geçmeyi oynuyor gerçek hayatında. karşısındaki hal ve hareketlerden anında şüpheleniyor.

    ben kendi üstümde de aynısını hissediyorum. karşımdaki insanın bana olan ilgisinin ne zaman gerçek ne zaman böyle bir acabaya kaydığı anı farkediyorum. siz de farkediyorsunuz. ve işte o farketme anında bir telaşa kapılıp daha saçma davranıp olayları daha da bok ediyoruz. kaybetmek istemiyorsan o sevgiyi elin ayağına dolaşıyor. yok eğer kaybetsen de sıkıntın yoksa da bunu karşı tarafa öyle bir veriyorsun ki, karşı taraf bazen aha lan bu karşı taraf esasen güçlü olmaya başladı. ben bırakmayayım bunu gibi bir psikolojiye giriyor olabilir.

    şimdi az önce freud'u biraz övmüş olabilirim bazı laflarını yazarak ama şimdi de onu yerme zamanı. kendisi hayattaki tüm sorunların kaynağı bilinçaltıdır der. esasen haklı. bilinçaltımız büyük bir çöplük gibi. yaşadığımız sorunlar orası kaynaklı evet. ama milton ericksonda diyor ki, hayatla ilgili tüm çözümlerin kaynağı bilinçaltıdır.

    dolayısıyla senin sorun diye baktığın şey belki de çözüm kaynağın olabilir.

    aşk sorun mu? çözüm mü peki?

    erickson abi'den bir alıntıyla devam edelim o zaman.
    'hayat size acıyı zaten getirir, sizin sorumluluğunuz neşeyi yaratmaktır'

    son dönemlerde agnostisizm giderek artan bir düşünce şekli. bir çok yaşlı erkek bile hala kadınları anlayamadıklarını söyler ya. demek ki kadın anlaşılabilecek bir şey değil. boş vermek lazım. aşkta agnostiklik kavramını geliştirmek lazım. hayata karşı agnostik olmak lazım. varalım da hayatın anlamını biz bulmayı verelim. çünkü bulan eden yok. bir kişi bulacak derken hepimiz heba oluyoruz burda.

    büyük aşkı isteme. azına da razı olma. alelade birisi mi? x kişisi mi? bunu ben bilemem. ama sen siktir et. takma hiç birini. en kötü ne olabilir ki? geleceği biliyor musun? ben uğruna acı çektiğim ilk karımdan utanıyorum şu an:) oturup çay içmeyeceğim karakterde biriyle 8 yılımı heba ettim amk :) salak saçma ne dediğimi anlamayan başka kıza aşık olup uğruna ölmeyi istedim.

    ben hayattan vazgeçeli çok oldu. yaşadığım her gün büyük bonus. o yüzden artık her günüm güzel geçiyor. önemli olan ben yoluma bakıyorum. ben yolumdayken birisi gelir, gelmez umrumda değil. benim süper olmasa da bir yaşantım var. benim yaşantım. acıları ve mutlulukları hepsi benim. ölmeyi isterdim açıkcası. ama ölemiyorum. yaşamak gerekiyor. yaşam başka bir olgu. onu ciltlerce anlatamayız. ama madem yaşamak zorundayız, olabildiğince biz kendi yolumuza bakalım. varsınlar bizi anlamasınlar. çünkü anlamıyorlar. anlamak istemiyorlar. biz kendi çizgimizi kurup devam edeceğiz. üstüne gelen gelir, napalım. diğer türlüsü pis bir acı. mental temeli düzgün kurmayınca salaklaşıyoruz. o, sahiplenmediğim kızı sahiplenseydim neler olurdu? yine üzülürdüm. yine acı çekerdim. yeri geldiğinde o da bir şekilde başka ilüzyonlara kapılabilirdi. hayat tam anlamıyla bir ilüzyon. ilüzyon diyorum alüvyon demiyorum. alüvyon süper bir şeydir.

    bana kalbiniz kadar temiz bu entryi yazmama fırsat tanıdığı için ekşisözlük yönetimine teşekkür etmiyorum. iyice boku çıktı buraların. olsun napalım. neyimiz düzgün ki ekşisozlüğümüz düzgün olsun.

    insanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; çünkü özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar. freud

    sorumluluklarınızdan kaçmayın. illa birisi gerekmiyor. hayatınız güzelken sorumluluklarınız sizinle iken başarılı olabilirsiniz. aşık olmaya çalışmayın. sen güçlüysen aşk gelir , pardon en güzel aşk gelir seni bulur. güçlünün herkes yanında yer almak ister. acı ama gerçek. o orospu karı, o göt yavşak çocuk sen güçlüysen gelir senin kapında yatar.

    ha sana zor anında destek olmayanı sen yanında istiyorsan buyur hacı. mutluluklar sana acılarınla.

    sizin henüz dinlemediğiniz çok güzel bir şarkı var. söz ve müziğini altuğ demirer'in yaptığı bir şarkıda der ki:

    içimde taşığıdım onca yüke,
    küçük bir elveda demeye.

    bu nasıl bir sözdür lan. içimde taşıdığım onca yüke, küçük bir elveda demeye.

    siz de öyle yapın. bazı takıntılarınıza küçücük elvedalar deyin.

    aşkın tanımını yapıcam demiştim. yapıyorum.

    aşk: hayat ile ilgili kurduğumuz rüyaların tamamlanma anlarıdır. eğer hazırsak güzel olur. yeterince hazır değilsek ızdırap.

    okuduğun için teşekkürler. yalnız değilsin. ve bakış açını değiştir. mutluluk yakın. ama pahalı. televizyonda arka sokaklar izlemek istiyorsan devam edebilirsin. illa bir şey izlemek gerekiyorsa buyur izle. yani aşık ol. ama zamanın değerliyse, otur bari şahsiyet izle. onu da izlemen gerekmiyor ama adamlar süper dizi yapmış işte. demek ki isteyince oluyor. demek ki sen talep edince de olabilir. demek ki senin aşkın arka sokaklar. herkesin gibi. adam aşık çıktı rıza baba. ama aşık olma yani tv izleme zorunluluğun da yok işte. sanatsal yaşa amk.
  • tam her şeyden ümidi kesmiştim bu yazı denk geldi. teşekkürler üstat hayat derslerinle biz gençlere yol gösterici oluyorsun. kafaya takmadan kendi bildiğim gibi yaşamaya devam ." her şey olacağı yere varır. "
    özet şu kısaca : sevgili bulmaya çalışırsanız bulamazsınız bulsanız da mutsuz olursunuz, o yüzden siz kendi işinize bakın sizi birileri bulacaktır işte böyle zamanlarda da o sizi bulan kişiye karşı salaklık edip kaybetmeyin demiş yazar. kendi pişmanlıklarına falan değinmiş. ben okudum sizde okuyun lan biz enayi miyiz ?
  • “biri özet gecsin lutfen” dedigim yazi
  • bu tür başlıkların yanına “dikkat uzun yazı” uyarısı gelsin aq.

    okurken tıkandım, öldüm, dirildim, devam ettim.
  • bir insan nası bu kadar uzun yazabilir hadi yazdı diyelim biri bunu nasıl okur üşenmeden hayreti mucip bir durum. ben mi çok üşengecim yazar mı çok dertli bilemiyorum.
  • 2 sezon dizi çıkar... (okumadım)
  • yazıyı okuyanlar için;
    http://www.iskur.gov.tr/
  • "devamını gör 821 satır daha"
    yuh (!)

    anladığım kadarıyla 500 liralık, mavi renkli bir koşucu konu alınmış yazıda.