şükela:  tümü | bugün
  • edebiyat alanındaki ilk başarılarını kazandığı prestijli ödüllerle yaşayan fransız yazar jean paul didierlaurent'un başta ülkesinde olmak üzere dünya çapında adından sıkça söz ettirdiği roman. yayımlandığı yıl bir edebiyat fenomeni olarak kabul edilen roman, kısa sürede 29 dile çevrildi.

    --- spoiler ---

    36 yaşındaki guylain vignolles kâğıt geri dönüşüm fabrikasındaki işinden nefret eden yalnız ve mutsuz bir adamdır. hayatı, sıkça sohbet ettiği küçük kırmızı balığıyla birlikte yaşadığı ev ve çalıştığı fabrika arasında geçer. görevi, kitapları paramparça eden korkunç makine zerstor 500’ü kullanmaktır. çalıştığı işletmede iki dostu vardır, biri ürkünç makinenin ayaklarını yediği guiseppe, diğeri ise sadece aleksandrin hece vezniyle kurduğu cümlelerle konuşan bekçi yvon grimbert. kitapları yok etmekten duyduğu vicdan azabından kurtulmanın yolunu, her gün bindiği banliyö treninde, şey’den söküp aldığı birbirinden bağımsız kitap sayfalarını yüksek sesle okumakta bulan guylain, tekdüze hayatının akışının vagonda bulduğu o akıllı bellekle birlikte değişeceği umuduna kapılır. minik aletin içindeki metinlerin yazarının peşine düşen bu umutsuz, şehirli adamın küçük hayatı büyük bir dönemecin eşiğindedir artık.

    --- spoiler ---
  • yakın zamanda okuduğum çok çok çok güzel bir roman. kağıt geri dönüşümü fabrikasında çalışan yalnız bir adam her gün kocaman kağıtları ezen makinadan bir kaç kağıdı kurtarır ve her gün işe giderken banliyo treninde okuma yapar. tek dostu kırmızı balığı ve fabrikada iş kazasında bacaklarını kaybetmiş arkadaşı olsa da, trende bir gün bir usb bellek bulur, içindeki dosyaları okur ve yazarının peşine düşer.
    gerçekten çok hoş bir hikaye. yazarı ise jean paul didierlaurent, henüz türkçeleştirilmiş başka bir eseri olmasa da takip etmeye değer.
  • jean-paul didierlaurent'ın 6.27 treni'ni okuduktan sonra derhal internet'teki kitap sitelerini taradım yazarın türkçe'ye çevrilmiş başka kitaplarını da bulabilir miyim diye. başka bir kitabının çevirisinin yapılmadığını gördüm ve gerçekten kendimi üzgün hissettim. öyle sahici bir yazım dili var ki didierlaurent'in, romanı sizi tamamen gerçeküstü bir şaşırtıcılıkla kendi sokağınız kadar tanıdık, ama daha önce hiç görmediğiniz bir başka sokağa ait bir anıya, kendi işinize çok benzer ama hiç çalışmadığınız bir başka işe ait geçmek bilmez saatlere, kendi dostlarınızla yaptığınıza benzer ama hiç tanımadığınız başkaları arasında geçen sohbetlere götürüyor, adeta ışınlıyor. romanı okurken hem tam burada, kendi koltuğunuzda, kendi masa lambanızın başında hem de romanın baş kişisi guylain vignolles'nün kırmızı balığını yemlediği fanusun başındasınız. bir süredir okuduğum bol dolgulu, bol tekrarlı, karakterlere ve kurguya değil de yazarının kendini sergileme çabasına kabaca odaklanmış yapıtların tam tersi bir yerde duruyor didierlaurent'ın romanı. yapmacıksız ve eşsiz.
  • *
    guylain, kağıt imha fabrikasında çalışan güzel bir abimiz olup, esas adı zerstor 500 olan ama bu devasa makineden tiksindiği, nefret ettiği için şey diye bahsettiği bir makineyi çalıştırmaktadır.

    "guylain onu ilk kez gördüğünde, metal gövdesinin gri yeşil rengi onu pek de şaşırtmamıştı. tek işlevi tahrip etmek olan bir makinenin savaş renginde olmasından daha normal ne olabilirdi? ilk bakışta bir oto boyama kabini ya da devasa bir jeneratör, hatta saçmalığın dik âlâsı, muazzam bir baskı makinesi sanılabilirdi. şey'in görünen tek iddiası çirkinlik gibiydi."

    işe gelip giderken kullandığı 6.27 treninde ise bu şerefsiz makineden kurtardığı gelişigüzel sayfaları tren yolcularına sanki bir radyo tiyatrosu tecrübesi yaşatarak okur.
    bu tren seferlerinin birinde tesadüf eseri bulduğu usb'deki yazılar ile varlığından haberdar olduğu 14717 fayans arasında çalışan ruh eşi julie'yi koca şehirde aramaya başlar.

    kitapta adı geçen her karakter çok güzel bir şekilde anlatılmış.
    balık, julie, fabrikanın patronu, morsalkım huzuerevindeki ihtiyarlar, guiseppe, grimbert,

    "savaşlar dağılmış suratlardaki yara izlerinden okunur, kalıp gibi, gıcır gıcır ütülü üniformalarına bürünmüş general formalarından değil."

    bu arada zerstören almanca "yok etmek", "yıkmak", "tahrip etmek" demekmiş.

    https://www.youtube.com/watch?v=vwm15kxzcs8
    https://www.youtube.com/watch?v=daa33_uzok8
    https://www.youtube.com/watch?v=auefaj34bou