şükela:  tümü | bugün
  • "ekşisözlük hesabımı kapattım. bir arkadaşın "kuran'ın insan yapısı olduğunun delilleri" başlığında alelade islam eleştirisi yazılarını bir savcı islam'a hakaret saymış. aşağılık şeriatçıların boku ile uğraşmak midemi bulandırır. güvenli bir yöntem bulana kadar ekşide yazmayacağım."
    tweet

    yazıları:
    medium

    ***

    sorumluluk yükleyen bir olaydır.

    bir entarimde iki yazısını önermiştim.
    (bkz: inançlı insanlara dini sorgulamayı öğretmek/#31281372)
    şimdi o yazıları buraya ekleyeyim:

    >>>(bkz: hayatın anlamı/#75128698)
    "- bu okaliptuslara da bizim buralarda "bataklık kurutan" derler. etrafındaki ağaçları da kurutur bu namussuz. tohumunu ilkin avustralya'dan getirmişler, bizim memleketi de epeyce sevmiş. her yere dikiyorlar şimdi. hızlı boy atıyor da kütüğünün içi kof.
    +bilirim dayı yaprağı da çok gübür yapar bunun.

    evde kahvaltımı yaptıktan sonra hızla gelen baharın sıcak yüzünü de fırsat bilerek büyükçe bir parka öğle öncesinin optimum ılıklığında yürümeye gittim. biraz yorulduktan sonra dinlenmek için bir banka oturdum. az sonra görüntüsü emekli bir öğretmeni andıran bir dayı yavaş adımlarla geldi ve o da yandaki bankın diğer ucuna oturdu. biraz uzakta kaldığım için gözlüğünün üzerinden süzerek baktı bana az biraz hipermetroptu sanırım kendisi, muhtemelen yaşlılıktan. yukarıdaki diyalog ile de muhabbete girdi. bense tam o sırada friedrich engels'in islama dair tezleri ile ibn-i haldun'un siyasi tarihe dair çözümlemelerinin birbiri ile ne kadar uyuştuğu üzerine düşünüyordum. sanayi devrimi sonucu can bulan batı kapitalizminin sadece batı proletaryasını değil aynı zamanda doğu toplumlarını da sömürdüğünü yani "emperyalizm" yaptığını ilk kez dünyaya duyuran modern komünizmin kurucuları marx ve engels, doğunun en büyük dinlerinden biri olan islam üzerine de epeyce kafa yormuşlardır. ikilinin, 1853 yılına ait mektupları bu konudaki en önemli kaynaklar arasındadır. marx, muhammed'in kurduğu dinin hiç bir özgün yanı olmadığından bahseder, muhammed'in islam devrimini de orijinal içerikten yoksun, oldukça biçimsel bir tepki olarak görür ve gerici bulur. elbette marksizmin en temel tezlerinden biri olan altyapı üstyapıyı belirler (ing. "base determines superstructure") bir sosyolojik vaka olan islam devrimi için de geçerlidir. bilindiği üzere marx'ın altyapıdan kastı toplumun ekonomik alışkanlıklarıdır, üst yapı ise bu ekonomik alışkanlıklar sonucu oluşan ideoloji, kimlik, din, düşünce gibi kavramlardır. yani islam ortaya çıkmıştır çünkü arabistan'daki sosyo-ekonomik yapı bunu gerektirmiştir. yani islam yayılmıştır çünkü orta doğudaki sosyo-ekonomik yapı buna hazır durumda olmuştur. engels'e göre "her türden dinsel coşkunun arkasında somut dünyasal çıkarlar yatar"
    ***
    düşünme sürecimin tam bu noktasında okaliptustan bahsederek dikkatimi üzerine toplayan dayıya o cevabı verdim çünkü okaliptusun yaprakları üniversite yıllarımda yaz tatilinde barboy olarak çalıştığım dört yıldızlı bir otelin aynı zamanda "açık hava bar" olan bahçesinde çok dert açmıştı başıma. her allahın günü yaprak döker mi bir ağaç? hem de yazın ortasında? hakikaten dayının dediği gibi namussuz bir ağaç bu, diktiğin yer bir bahçe ise ve o bahçenin sürekli temiz kalması gerekiyorsa her sabah yapraklarını süpürmek zorunda kalıyorsun. biraz oradan buradan konuştuk. daha sonra ben dayının gevezelikle kafa ütüleme niyetlisi olduğunu fark edip, bu tip yaşlı adamlar ne kadar cahil olurlarsa olsunlar benim gibi delikanlılara verecek elbet bir kaç hayat tecrübesi vardır, boş muhabbete lüzum yok düşüncesiyle esas meseleye bir anda göbekten girmeye karar verdim.

    +sence hayatın anlamı nedir dayı?

    dayı biraz duraksadı, dudaklarını kapatarak çenesini öne doğru taşıdı ve gözlerini kısarak cevap verdi:

    -hayatın anlamı armuttur.

    bu cevaba şaşırmış olmamı bekler bir heyecanla büyüyen göz bebekleri bana odaklanmıştı; bende bir hareket olmadığını ve anlamsızca suratına baktığımı görünce işaret parmağı ile gözlüğünü çerçevenin iki kaşının ortasında kalan yerinden düzeltti, yutkundu, hafiften gülümsedi ve anlatmaya başladı:

    "yeğenim ben 32 sene almanya'da yaşadım. nakliye şirketinde çalışıyordum. hollanda, avusturya, isviçre... avrupa'da iş için gitmediğim yer kalmadı. emekli olduktan bir süre sonra memlekete döndüm. çocuklar falan büyüdü hepsi orada kaldılar, kendilerine almanya'da hayat kurdular. 8 ay oluyor geleli. niye oraları bıraktın da geldin diye soracak olursan... benim köyüm buraya yakındır... çocukluğumuzda köyümüzde bizim bağlarımız, bostanlarımız vardı. bağda armut ağaçlarımız vardı. her sene yazı beklerdim armudu olgunlaşsın da bol bol yiyeyim diye. ben köyden 76'da ayrıldım. 1976'dan beri o armudun tadını arıyorum her yerde, avrupanın her ülkesinde her ilinde armut yedim. imkanı yok bulamıyorum. en son 2003'te gelebilmiştim köye... o zamanlar bir kaç ağaç vardı şimdi gelince gördük ki o ağaçlar da çürümüş. bütün hayat enerjim alınmış gibi. günlerdir bunu düşünüyorum. bu durumda sence hayatın anlamı armut değil de nedir? fidanı satılan bir şey de değil ki meret. önce elma ağacı dikeceksin. elma ağacı belli bir olgunluğa gelince bir dalını kesip başka yerden cinsine uygun armut dalı bulup aşılayacaksın. hangi toprakta yetiştiği de çok önemli. biraz kurak yayla toprağı olacak diktiğin yer. yani gidip tam olarak bizim köye yerleşmem lazım, insanı bırak köyde bakkal bile yok, nasıl durulur orada? hem de 32 sene avrupa'da yaşadıktan sonra? ben de karar kıldım armut mevsiminde bu civardaki köyleri dolaşıp bahçelerden armut yolacağım. teker teker tadına bakacağım armutların. eğer çocukluğumdaki o armutun tadını alabilirsem ağacın sahibine yükle para ödeyeceğim ve o armutların hepsini yiyeceğim."

    açıkçası dayının armut takıntısı beni biraz rahatsız etmişti. gerçi daha önce bir kitapta mübadele ile yunanistan'a gönderilen aslen kayserili bir rumun ölene kadar kayseri'deki armutların tadını arayıp durduğuna dair bir şeyler okuduğumu da hatırlıyordum ama bu dayıdaki saplantı çok daha öteydi... ne demek bu yaşta başkasının bahçesinden armut yolacağım? o sırada önümden geçen beyaz bir kedinin güzelliği hafızamda bir şeyleri tetikledi ve bu arada dayı gene boş muhabbetlere başlamış olacak ki retoriğine olan ilgimi kaybedip, o konuşmaya devam ederken muhammed, engels , marx ve ibn-i haldun arasında geçen ilginç düşünme sürecine geri dönüverdim.

    "alt yapı üst yapıyı belirler" tezi çerçevesinden bakmak gerekirse olaya; islamın ortaya çıkışında ve yayılmasında sosyo-ekonomik gerekçeler mevcuttur. mesela muhammed devrimini hazırlayan en önemli noktalardan biri güney arabistan (saba-yemen) ticaret hattının çöküşüdür. bu çöküş süreci roma imparatorluğunun m.s. üçüncü yüzyılda yaşadığı siyasi buhran ile başlamıştır. o tarihe kadar bu bölgede küresel güç olan romanın yerini sasaniler almıştır. lokal anlamda ise arabistan yarımadası muhammed'in ortaya çıktığı 7. yüzyıla kadar ya kuzeyli nebatilerin ya da güney arabistanlı devletlerin etkisinde/himayesinde olmuştur, diğer bir deyişle bir bedevi/çöllü olan muhammed'e kadar arabistan'daki en büyük yerel siyasi güçler hep gayri-bedevi toplumlar olmuştur. böyle olmasını beklemek de mantıksız değildir zira mekke, medine dediğiniz verimsiz yerler çölün ortasıdır, arap yarımadasının en verimli toprakları yemen'dedir. buna tam olarak ikna olabilmek için hemen şimdi google maps ya da google earth ile mekke, medine ve yemen'in uydu fotoğraflarını karşılaştımanız yeterli olacaktır. yemen'den "buhur yağı" ve "mür yağı" gibi ilaç hammaddeleri, esans özleri götürülmüş avrupa'ya. tarihte tıpkı ipek yolu gibi bir de "esans yolu" (bkz: incense route) vardır ve bu yol yemen'den de geçer. sadece esans değil baharat gibi başka metaların da bu yolda ticareti yapılırdı. roma ile çin arasında bir de deniz ticaret hattı vardır ve bu yol da yemen'den geçerdi. romalılar arabistan'ı isimlendirirken coğrafi anlamda üçe bölmüşlerdir:

    1- arabia felix (verimli arabistan/yemen/güney arabistan)
    2-arabia petraea (kuzey arabistan, bugünkü ürdün ve civarı)
    3-arabia deserta (çöl arabistan; mekke, medine, riyad burada kalır)

    engels'e göre roma dönemindeki güvenli ticaret yollarının merkezinde refah içinde yaşayan yemenliler m.s 2. ve 7. yüzyıllar arasında sasanilerin otoritesine girmiş bu dönemde arap yarımadasında siyasi istikrar oldukça sarsılmıştır. bunun sonucunda arap yarımadasında yeni bir siyasi aktör ortaya çıkmıştır: habeşliler (etiyopyalılar). çöl arabistanında birbirinden dağınık yaşayan ve sami dillerinden birini (arapça) konuşan göçebe ve yerleşik hayata henüz geçmiş bedevi toplulukları (mekke, medine vb.) saldırgan habeşliler ile mücadele etmek durumunda kalmış, bu mücadele bedevilerde ilk kez milli bir kimliğin ortaya çıkmasına neden olmuştur. işte engels'e göre islam dediğimiz din, siyasi olaylar sonucu ortaya çıkan bu bedevi kimliğinin bir sonucudur, çöl bedevilerinin bir araya gelerek şehirleri istila etmesi arap milli kimliğini/islamı ortaya çıkarmıştır. islamın içeriği o bölgenin az gelişmiş paganizmi/putperestliği ile yahudi ve hıristiyan külliyatının çürümüş öğelerinden intihaldir.

    engels'in böyle anlattığını ben şu şekilde ifade ediyorum: islam 6-7. yüzyıllarda hala çöl göçebeliği/bedevilik yapan ve yerleşik hayata geçmeye başlayan ya da yerleşik hayata henüz geçmiş (bkz: beledi) çöl araplarının (arabia deserta) arabia felix ve arabia petraea'ya karşı giriştiği bir iktidar mücadelesidir. sonucunda ortaya çıkan şey asimilasyoncu arap (bedevi+beledi) ulus kimliğidir.
    ***
    bu sırada dayının "daldın evladım, hayırdır aşık mısın dertli misin?" sorusu ile kendime geldim. ve derhal parkta olduğumu ve dayı ile boş beleş muhabbet yaptığımızı hatırladım.

    "dayı" dedim,

    sağ elimin baş ve işaret parmaklarını kıskaç şekline getirip de burnumun üzerinde her zaman var olan o hafif kaşıntıya küçük bir okşayış kondurduktan sonra gözlerimi ağaçların bolluğundan olacak; alt tarafı 25 metre öteye konumlanmış ufuk çizgisine dikip başladım anlatmaya:

    ben 12 sene sigara içtim. sigaraya başladığım günü dün gibi hatırlarım. benim sigaraya başlayışım kimlik arayışı, özenme, isyan, ergenlik hezeyanı vb. şeylerle ilgili değildi. sigaraya başlayışım bir meydan okumaydı aslında. sigara içen babam başta olmak üzere etrafımda sigara içen herkesten sürekli aynı şeyi duyuyordum:

    "aman skocax, sakın ha bak sigaradan bir tek nefes bile içine çekeyim deme, bir kere çektin mi hayatını mahvettin demektir."

    sanırım ya çabuk gaza gelen tiplerden biriyim ya da kendime inanılmaz bir güvenim var.

    "sigara kim oluyor ulan?" dedim.

    "hahhahha, bir nefes çekecekmişim de hayatım mahvolacakmış... abartıya bak... hahahahahaa.."

    bu şekilde çok güldüm. ama 20'li yaşların başlarına kadar da hep uzak durdum sigaradan. ve o gün geldiğinde gençliğin verdiği güvenle güneşe, çeliğe, suya ve ateşe meydan okuyarak o ilk fırtı çektim.
    bizim oralarda bir deyim var "kaldırıp yere çalmak" diye. güreşte adam çelimsiz ve bodur rakibini tutar havaya kaldırır ve yere vurur ya bir anda; o görece uzun hikayeyi kısaca üç kelimede anlatmak için uydurmuşlar. işte sigara beni tam anlamıyla o şekilde kaldırıp yere çaldı. 7 sene falan sorunsuz içtim. yedinci yıldan sonra boğazımda hep 15 gram civarı balgam ile yaşadım. ciğerlerimde hırıltıyla uyudum. boştan yere öksürüklere boğuldum. küçüklükte bronşit geçirmiş bünyeye hele acayip zararlı sigara. o yüzden sigarayı bırakmaya karar verdim. sigarayı bırakmaya çalışan adamın dramı üzerinden bir dünya roman ve film senaryosu çıkar. bir kere sürekli kendine ve etrafındakilere yalan söyler sigarayı bırakmaya çalışan adam.

    +azaltarak bırakıyorum.. bugün sadece 9 dal içtim.. (aslında 17 dal içti)
    +bıraktım, ben günde sadece bir dal içiyorum. (aslında yarım paket içiyor)
    +yarın kesin bırakıyorum. (neyse öbür gün bırakırım)
    +otlanarak bırakıyorum artık paket almak yok. (yarın paket aldı)
    +bıraktım ama bir taneden bir şeycikler olmaz. (oldu, geri başladı)

    sigarayı gerçekten bırakmaya başlamam 4 sene civarı sürdü sanıyorum. ama bırakması beklediğimden kolay oldu, sanıyorum ki en krizli halleri bir haftada geçtim. gerçi gördüğü rüyaları hiç ama hiç hatırlamayan biri olarak ilk iki ay tam 13 kere rüyamda sigaraya geri başladığımı gördüm ama. her seferinde aynı bahane: bu son sigaram. "bu son sigaram safsatası" rüyamda bile peşimi bırakmadı. sigarayı bırakmada yeterli iradeyi gösteremeyen kişinin bir numaralı dayanağıdır: "bu son sigaram safsatası". sigarayı gerçekten bırakan kişi de uzunca bir süre içindeki şeytanın (ki bunun bilimsel karşılığı ego'dur) "hadi be oğlum bir tanecik iç bir şey olmaz" telkini ile günde ortalama 1000 kere falan mücadele eder. yani sigarayı bırakmakta olan bir insan ilk dönemlerde kendine her gün kendisi tarafından -üstelik suya susamış bir insan gibi sigaraya susamışken- en az 1000 kere yöneltilen "bir tanecik içiver olmaz mı?" sorusuna yine 1000 kere "hayır, teşekkürler" şeklinde cevap vermelidir. 999 kere verirse sigaraya geri başlamış demektir. o yüzden sigarayı bırakmaya başlamadan önce bu gerçeğe hazır olup en az 2-3 hafta boyunca iç ses tarafından 1000 kere yöneltilecek o soruya 1000 kere hayır demeyi öğrenmek gerekir.

    aslında ben sigarayı gene bırakamazdım ama en son "haftalarca geçmeyen nezle" şikayeti ile başvurduğum aile hekiminin alerjik rinit teşhisi sonrası tam teşekküllü bir hastanenin göğüs hastalıkları bölümünde yaptırmak durumunda kaldığım solunum fonksiyon testinin sonuçları pek hayırlı çıkmadı. doktordan "sigara sebepli astım başlangıcı" teşhisini duyunca 4 yıllık sigarayı bırakma projemde bir kilometretaşına daha varıldığını anladım. üstüne bir de "astımdan koah'a, koah'tan da akciğer kanserine gider bu yol" uyarısı tuzla biber oldu. "dünyanın en uzun süre yaşamış insanı fransız bir kadındır (bkz: jeanne louise calment), 122 yaşında ölmüştür ve ölene kadar sigara içmiştir" argümanım tuzla buz oldu o anda. canım kıymetlidir benim. kanserle falan uğraşamam diyerek sigara paketinin içi yarı doluyken kırılmasının ana ritüel olduğu, arkadaşlar arasında ufak çaplı bir seremoni ile sigarayı bıraktım.

    bu arada dayı lafa girdi:

    -çok iyi yapmışsın, bütün avrupa bıraktı sigarayı zaten... bizim türklerle yunanlar ve ruslar çok içiyorlar...
    bankta uzun süre oturmaktan rahatsız olmuş olacak, dayı az sonra doğruldu...
    -kemiklerim ağrıyor yeğenim eve gidip uzansam mı ne yapsam. dedi.

    o böyle deyince iyice gereksiz bir muhabbetin içinde hissettim kendimi. yine de dayıya anlatacaklarım ve ondan dinleyeceğim şeyler vardı.

    +dayı istersen şu ileride, yine parkın içinde bir çay bahçesi var, koltukları rahattır.. oraya gidelim bir çay ısmarlayayım sana sıcak sıcak.

    teklifimi geri çevirmedi. çay bahçesine doğru giderken o beyaz güzel kediyi yine gördüm ve yine bir çağrışım yaptı beynimde. bu kez 14. yüzyıla döndüm, ibn-i haldun'un çağına. ibn-i haldun eski medeniyetlerin/imparatorlukların hep büyük nehirlerin kenarında kurulduğunu söylemiştir.

    nil nehri ve mısır medeniyeti
    fırat-dicle nehirleri ile mezopotamya medeniyetleri
    indus nehri (bkz: indus vadisi) ve güney asya medeniyetleri
    sarı ırmak (bkz: huang ho river) ve çin medeniyetleri

    gibi. işte ibn-i haldun bu gerçeğin farkındadır ve bu gerçeğin tarih boyunca sürekli olarak tekrar edip duran düzenini de çözmüştür:

    -ilkel göçebeler verimli bir nehir havzası bulup istila ederler
    -dışarıdan gelenlerle birlikte nehir kenarında kalabalık bir topluluk oluşur
    -nehir sayesinde sulamalı tarım yapılır ve ülke zenginleşir bir krallığa ya da imparatorluğa dönüşür
    -büyüyen devlet genişlemeye başlar
    -genişleyen devlette dejenarasyon olur ve zamanla hakimiyet/merkezi otorite ile ilgili sorunlar oluşur
    -bu aşamada biraz güçlenen savaşçı göçebe bir grup gelerek bu devleti istila eder
    -daha sonra bu yeni topluluk; yerleşir, güçlenir, genişler, dejenere olur ve sonunda o da istilaya uğrar.

    işte ibn-i haldun'a göre siyasal tarih bu şekilde akıpdurur. örneğin mezopotomya'nın bilinen siyasi tarihini incelediğimizde kabaca aşağıdaki gibi bir işgaller kronolojisi oluşur:

    sümerleri göçebe akadlar işgal etti
    yerleşik akadları göçebe gutiler işgal etti
    yerleşik gutileri göçebe asurlular işgal etti
    yerleşik asurluları göçebe babilliler işgal etti
    yerleşik babillileri göçebe persler işgal etti
    yerleşik persleri göçebe araplar işgal etti
    yerleşik arapları göçebe türkler işgal etti

    ( 20. yüzyıla geldiğimizde bu döngü kırıldı ve orta doğudaki yerleşik türkleri sanayi devrimi yapmış ingilizler ve fransızlar işgal etti.)

    işte engels islam tarihini tıpkı ibn-i haldun'un genel siyasal tarihe baktığı gibi okur ve islam tarihini bir mehdiler döngüsü, kentliler ile göçebeler/köylüler arasında periyodik olarak yinelenen çatışmalar serisi olarak tanımlar. engelse göre:

    kentli müslümanlar zamanla zenginleşir ve göçebe/köylü özünden uzaklaşırlar. yoksul bedeviler ise yoksulluktan dolayı katı bir ahlaka göre davranıyorlardır ve bu zenginliğe, yaşanan zevk ve sefaya imrenerek ve istek duyarak bakarlar. bu nedenle bu hain müsrifleri cezalandırmak, ibadete ve doğru dine saygı göstermek ve ceza olarak dinlerine ihanet edenlerin sevetlerine el koymak için bir mehdinin elebaşlığında bir araya gelirler. bunlar iktidarı ele geçirdikten yüz yıl sonra bu sefer bir başka "mağdur bedevi" grup için aynı döngü tekrarlanır. engels'e göre ekonomik nedenlerden doğan bütün bu hareketlerin görüntüsünde "din kılıfı" vardır ama isyana kalkışan grup başarıya ulaştıktan sonra sisteme hiçbir müdahalede bulunmaz, sistem eskiden olduğu gibi alt sınıfları ezmeye devam eder, musluğun yönü değişmiştir sadece. bu yüzden doğunun müslüman coğrafyasının ekonomik yapısında yani altyapısında hiçbir değişiklik olmamıştır. oysa avrupa'da dinle ilgili gerçekleşen savaşlar ve istilalar her seferinde avrupa'nın ekonomik yapısını da değiştirmiştir. altyapı üstyapıyı belirlediğine göre bu yüzden islam coğrafyasının üst yapısı, yani dini ve ideolojisi de hiç değişmemiştir.

    ancak 20. yüzyıl itibari ile modernite ve küreselleşme yüzünden müslüman coğrafyanın alt yapısı, iktisadi alışkanlıkları zoraki olarak değişmiştir. bu durum müslüman coğrafyada din ve ideoloji ile ilgili köklü değişikliklere de neden olmaktadır.

    ***
    bu sırada nasıl olduğunu anlayamadım ancak bir şekilde çay bahçesine ulaşmışız. garsona iki çay söyledik. dayı suratında, ortalama bir anadolu yaşlısının suratında görmeye alışık olduğumuz o her şeyi bilmiş ifade ile "anlat bakalım" dedi.

    "dayı" dedim,

    +sen şimdi dedin ya hani "hayatın anlamı armuttur" diye.

    işte ben, 10 sene olmuştur... national geographics kanalında bir belgesel izlemiştim: super size me.

    bir adam günlük sıradan diyetini terk edip sadece mc donalds ile beslenmeye başlıyor. meşhur bir belgeseldir. 30 gün boyunca sadece mc donalds menülerini yiyerek vücudunda ve psikolojisinde ne türden değişiklikler olduğunu ölçtürüyor. 30 günde 13 kilo alıyor, karaciğeri çökme noktasına geliyor, kolesterolü 230'a fırlıyor vs. bu belgesel beynimde ciddi bir yer etmişti ancak çok da önemsememiştim.

    geçtiğimiz yıllarda bu kez genel olarak tükettiğimiz gıdaların içeriğine değinen bir belgesel izlemiştim: food inc. bu belgesel beni derinden sarsmıştı, artık herhangi bir marketten et/tavuk ve benzeri gıdaları alamaz olmuştum.

    bu belgeselin ardından buna benzer başka yapımlar var mı diye araştırıp bu kez özellikle şeker kaynaklı gıdalara ve şeker sebepli sağlık sorunlarına odaklanan bir belgesel bulmuş onu izlemiştim: fed up

    ama şeker ile ilgili asıl tüm algısal dünyamı yıkan şey; rafine şekersiz beslenme diyetini bozup da bilinçli olarak kendi üzerinde 40 gün boyunca günde 40 küp şeker yeme deneyi yapan adamın belgeseli idi: that sugar film
    bu belgeseli izledikten sonra tanıdığım herkes gibi bir şeker bağımlısı olduğumu, çok çay içmemin bir numaralı sebebinin sürekli nükseden şeker krizimi dindirme çabası olduğunu, çaya değil onun içindeki şekere bağımlı olduğumu, bir tek kutu buzlu çay ile geleneksel beslenen bir aborjinin bir hafatada tükettiği şekeri tükettiğimi, aslında şekere neredeyse hiç ihtiyacımın olmadığını, şekerin ruh sağlığımı da kötü etkilediğini, bir elmanın 3 küp şeker içeridiğini ve günde 6 küp şekerden fazlasının bana zarar verdiğini, kilo alıp verme konusunda şekerden alınan kalorinin yağlardan veya proteinlerden alınan aynı miktardaki kaloriden çok daha farklı sonuçlar doğurduğunu falan anladım. bu belgesellerin sonunda ortalama bir markette satılan gıdaların çoğunun "mısır şurubu" olduğunu amerika birleşik devletleri'nin devasa bir mısır şurubu üreticisi olduğunu ve ta oradan bütün dünyayı emeklerinin karşılığında mısır şurubu ile beslediğini, tıpkı matrix'deki elektronik fetuslarda kablolar aracılığı ile beslenen ve enerjisi sömürülen insanlar gibi bu gerçek dünyadaki insanların da devasa amerikan mısır şurubu kovasına pipetlerle bağlanmış zombiler olduğunu fark ettim.

    bu sırada dayı daha önce içtiği iki çaya şeker atmışken gelen üçüncü çayı şekersiz içti.

    -yahu yeğenim bunları neden anlatıyorsun bana? durduk yere keyfimi kaçırdın bak şimdi.
    +hayatın anlamı armuttur dedin ya dayı... daha bitmedi anlatacaklarım, gel senle gidip güzel bir yemek yiyelim, benden...
    -eh, haydi gidelim madem.

    gidip bir balık restoranına oturduk, gün öğleyi geçmişti. menüyü incelerken...

    +lüferin de soyunu kuruttuk ne diyorsun bu işe? dünyanın en güzel balığı. arsızlar lüferin daha kılçığı oluşmamış yavrusunu çinekop diye kiloyla satıyor hainler de koşa koşa satınalıyorlar... ne olacak bu memleketin hali? bu güzel coğrafyayı hiçbir canlıya acımadan yok ediyoruz.

    cevap vermedi. menüyü incelemeye odaklanmıştı. ben de inceledim. klasik menü. çipura ve levrek çiftlik balıklarıydı, bu zamanda şöyle güzel büyük bir kaya levreği bulana aşk olsun, o yüzden barbun söyledim. o çiftliklerde de yemlerin içeriğinde yarıya yakın soya ve mısır şurubu kullanılıyor. bütün dünya mısır şurubu tarafından ele geçirilmiş gibi, kabusa bak.

    dayı da rakı severmiş. eh öğle vakti ama muhabbeti buldun mu içeceksin. balıklar gelince kadehleri tokuşturduk... dayı yüzüme baktı ve yine bildik bir eda ile "anlat bakalım" dedi.

    "dayı" dedim.

    +hani dedin ya "hayatın anlamı armuttur" diye...

    geçtiğimiz yıllarda harvard'lı bir akademisyen ted talks ile bir konuşma yaptı. 75 yıldır bilimsel bir araştırmayı yöneten üçüncü kuşak grubun lideriymiş kendisi. araştırma bilim tarihinin en uzun süreli çalışması. çalışmanın ana konusu şu sorudan çıkıyor: bir insan için iyi bir hayat nasıl mümkündür?

    1940'lı yıllarda bir kaç akademisyen bu araştırmayı başlatmış ve araştırma bugüne kadar devam etmiş. araştırma 724 erkek denek ile başlamış. bugün katılımcılardan 60 kişi kalmış sadece geriye. ama bu 60 kişi halen çalışmaya veri sağlıyorlar. çalışmanın yöntemi gayet basit. araştırmacılar her iki senede bir her deneğin evine gidip hayatında neler değiştiğini, neler yaşadığını, neler yaptığını not ediyorlar. ve bu notlar üzerinden bir takım istatistik hesaplarla, muhtemelen regresyon-korelasyon analizleri ile falan bir takım bulgular elde edip bunları yorumluyorlar.

    çalışmanın sonucunda ortaya çıkan şeyler: iyi bir hayat yaşamak isteyen insanın yapması gereken tek şey iyi ilişkiler kurmak. eş ile iyi ilişkiler, aile ile iyi ilişkiler ve toplum ile iyi ilişkiler. yalnızlık insanın sağlığını bozuyor. eşi ile, ailesi ile veya toplumu ile kötü ilişkileri olan kişilerin de sağlıkları bozuluyor.

    bu bilimsel çalışmanın bulgularına göre uzun süreli yalnızlık insanı gerçek anlamı ile öldürüyor.

    hayatın anlamını eğer hayatı mutlu yaşamak olarak tanımlıyorsanız bunun yolu aşık olmak, bir aile kurmak ve iyi bir arkadaş/dost/komşu/akraba çevresine sahip olmaktır muhtemelen.

    bu sırada dayı lafa girdi.

    -peki, bu sonucun "hayatın anlamının armut olması" ile alakası nedir?

    +tarih boyunca insanların hemen hemen tümü hayatın anlamı üzerine ahkam kesmiştir. eğer bir dine ya da tanrıya inanıyorsan senin için hayatın anlamı zoraki olarak inandığın şeydir ve bugüne kadar yaşamış insanların çoğu bir dine inanarak yaşamıştır. hayatta bir insanın gerçekten bir anlam arayabilmesi için öncelikle içine doğduğu dine bağlı bulunmayı sonlandırması gerekir. yoksa mesela sen bir müslüman isen hayatın anlamı senin için allahtır, başka ne olacaktı? inancı olan biri hayatın anlamını neden merak etsin ki? zaten onun için hayatın anlamı çok net bir şekilde ortadadır. bu yüzden bu dünyaya ait gerçek bir insan olma süreci hayatın anlamını merak etmek ile yani tanrıyı inkar ile başlar. tanrının inkar edildiği nokta aslında tam olarak bu gerçek dünyanın da başladığı noktadır ve işte din ile bilim bu yüzden birbiri ile yüzde yüz oranında çelişirler. bilimin motoru meraktır, merak ise varoluşu merak etmekten gelir. bilim ile dinin asla çelişmediği iddiası bir temenniden ibarettir. mevcut dinlerin tümünün uydurma olduğu bariz olarak ortadadır. dini metinlerin içerdiği tezlerin hiçbiri sınanmamıştır, hakemlerce değerlendirilmemiştir, bilimsel dergilerde yayımlanmamış, kongrelerde tartışmaya açılmamıştır. dini metinlerin tümü tarihin dibinden gelen ilkel ve yuvarlak ifadelerle dolu hikayelerden ibarettir. bunların tümü doğal olarak bilimle %100 oranında çelişir.

    bu sırada dayının suratı biraz ekşidi. din üzerine konuşmayı ve bilhassa düşünmeyi pek sevmiyordu sanırım. bazı insanlar böyle olur. özellikle düşünmek istemezler. çünkü düşündükleri takdirde mevcut konumlarını değiştirmeleri gerekebilir. konum değiştirmek zordur. atıyorum seküler bir sözde müslümansanız sizin için dini sorgulayıp deizme geçme işi zor bir iş olacaktır. bunun yerine hiç etliye ve sütlüye karışmadan, suyu bulandırmadan mevcut konumda kalmak daha konforludur.

    "bu bağlamda, dayı"

    dedim.

    bugüne dek yaşamış bir çok insan hayatın anlamını inandıkları dinlerinde gördüler. böyle düşünmeyen kimi filozoflara göre hayatın anlamı andaki zevktir, kimilerine göre erdemdir, sartre için "kim ne anlam yüklerse odur", budistlere göre hayatın anlamı sefalettir, siniklere göre bildiğini okumaktır, foucault'ya göre "bir şahesere benzeyen hayat hikayesi yaratmaktır"... gadjo dilo hayatın anlamını bir kasedin peşinde paris'ten başlayıp romanya'nın bir çingene mahallesinde biten bir yolculukta bulmuştu... ne güzel filmdi o.

    +hayatın anlamı armuttur dedin ya hani...

    insan artık yalnız bir canlı. ve hızlı tüketime alışmış; hem şeyleri hem de kişileri. gıda diye önüne konulan mutant yaratıklar ve gdo. yılda bir kez olsun gerçek domates yüzü bile göremiyor, hayatlar pipetten mısır şurubu emilerek harcanıyor. muhtemelen 15-20 yıl içinde başlayacağız patır patır dökülmeye... mısır şurubunun kanseri tetiklediğine dair yayınların sayısı artıyor. bizim kuşağın talihsizliği özellikle kanser alanında denek nesil olmamız. 20. yüzyılın başında radyumun yeni keşfediliği dönemde radyumlu banyo tuzu, radyumlu saç boyası, radyumlu diş parlatma; elmastan daha iyi parlıyor diye radyumlu saatler üreten ve kullanan; civalı, kurşunlu, zehirli kozmetik ürünleri ile ciltlerini ve sağlıklarını mahveden bir nesil heba oldu. tıpkı onlar gibi bize de kanserin deneği olduğumuz bu dönem denk geldi, kısmet.

    bugün insan büyük şehirlerin orta yerinde zaten yalnız olduğu için bir kere, tayyipgillerden kaçıp yurt dışında daha da yalnız yaşayacağı için bir kere, kapitalizm altında sömürülüp mutsuz olduğu için bir kere ve gdo'lu ve kanserojen gıdalarla kötü beslendiği için de bir kere hayat oyununda can kaybediyor. üstelik uzak olmayan bir gelecekte muhtemelen kanser de olacak. insan medeniyetinin ulaşabildiği nihai nokta burası, ortada makul/rasyonel olan pek bir şey yok. ve bu şartlar altında hayatın aslında bir anlamının olması hiç ama hiç gerekmiyor, belki gelecekte mümkün olur."
    18.03.2018 00:46 ~ 01:09 skocax

    >>> (bkz: ateizmden agnostisizme geçme süreci/#73986916)
    "1- ateizmin zıttı adı üstünde teizmdir ve teizme göre evren insanoğlu için yaratılmıştır. eğer evren sonunu keşfedebileceğimiz kadar küçük olsaydı, bu kadar küçük bir örneklemden dünya gibi içinde hayat olan bir gezegen tesadüfi şekilde oluşamaz (yuh amk artık) derdik ancak evren çok büyük ve istatistik bilimine göre ihmal edilebilecek küçüklükte olayların bile gerçekleşmesi mümkündür. yani dünyanın trilyon dünya içinden rastgele oluşmuş ve hayatın tesadüfi bir biçimde başlamış olması mümkün. eğer evrenin, maddenin ve hayatın tesadüfi bir biçimde başlayabileceği ihtimalini kabul ediyorsak bu durumda teizmin tezine odaklanacağız: bütün evren insanoğlu için yaratıldı. bu tez ne kadar rasyonel? insanoğlunun bugüne kadar keşfedebilidği kadarı ile dünya, güneş ve ay dışında insanoğlunun işine yarayan bir uzay elemanı bulunamadı ya da evrende insanoğlunun işine yaramayan kıyamet kadar şey var. yani eldeki bulgulara göre teizmin tezi yanlıştır. evren insan için yaratılmamıştır. dolayısıyla teizmin tanrısı diye biri yoktur.

    2- eğer mutlak güçte, mutlak ahlakta ve mutlak bilgelikte bir tanrı olsaydı mutlak zekası sayesinde kötülük probleminin olmadığı bir dünya tasarlardı bizim gibi "tanrıdan daha az zekalı aciz insanlar" tanrının yarattığı ve içinde bebeklerin bile tecavüze uğradığı dandirik dünyaya küfür etmek zorunda kalmazdı. demek ki deizmin tanrısı da yoktur.

    3- tanrı virüsü agnostisizme deizmden bulaşmıştır. deizm de varoluşunu teizmden alır. yani orijinalinde tanrı teizmin iddiasıdır, bugüne kadar dünyada hiçbir din uydurulmamış olsaydı deizm diye birşey de var olmazdı. agnostisizm teizmin iddiası üzerinden teizme muhtaç olarak yapay şekilde oluşturulmuş felsefi bir akımdır dolayısıyla teizm olmasaydı deizmin var olmaması gibi agnostisizm de var olmazdı. çünkü tanrı gerçeklik çemberine dahil olmayan dışarda kalan bir fazlalıktır. teizme dayanan inançların mantıksız olduğu bilimsel olarak net olduğu için ve tanrının varlığına dair bir tek kanıt ortada değilken tanrı diye bir kelimeyi bir tartışmanın içinde kullanmak bile absürddür. dolayısıyla agnostisizm de absürddür.

    4- sonuç olarak net bir şekilde tanrı yoktur.

    ateizmden agnostisizme geçilmez agnostisizmden ateizme geçilir.

    izlenecek hak yol/ bilişsel evrim şu şekildedir:

    gazalici nihilizm- teizm-deizm-agnostisizm-ateizm-ignostisizm.

    her aşama insan şuurunu ikiye katlar, absürdün ve saçmanın bünyede oluşturduğu zararı hafifletir, ilerletir ve medenileştirir. ısrarla takip ediniz.

    son olarak diss'imi atıp gidiyorum.

    evlat fazla bıdı bıdı yapma baba yorgun
    hatalıysam yeşillendir kısmetse dönerim
    gönlünde yer yoksa ayakta da giderim
    dünya dikenli bir hayat ateist doğduysak bizde mi kabahat?
    doktor değiliz ama hastamız çok
    rahat bırak gözlerini istediği gibi baksın."
    04.02.2018 17:14 ~ 18:21 skocax
  • seriat yanlisi insanlarla demokratik yollarla mucadele etmeyi dusunen naif insanlarin varligini gordukce ben de sasiriyorum.

    seriat dili insana yakisir bir dil degildir. o sebeple seriat yanlilarini bir insandan ziyade, bir hastalik gibi, bir tur kanser hucresi gibi gorup oyle mucadele etmek gerekir. uygun mucadele esit siddette, ters yonde olmalidir.

    seriatcilar insan degildir. o yuzden insani haklar ve medeni kanunlar dogrultusunda muamele gormemelidirler.

    umarim bunun farkina is isten gecmeden varir ve organize olursunuz.
  • değerli üstatlar, çok bilen seküler abiler ablalar.. yahu bir de saldırmamayı görmemezlikten gelmeyi deneseniz.. şu kitaba laf çakmadan da bir gün geçirseniz olmaz mı ?

    inanan inansın inanmayan inanmasın.. bi rahat dursanız, illa bir taraf olup çatışmak mı gerekiyor ? illa birbirlerinizin dediğini karşı tarafa kabul ettirmek mi gerekiyor..

    ya tamam kardeşim inananlar gerizekalı, ateistler de yanacak... bitti mi ? artık şu sözlük açıldığından beri bitmek bilmeyen şu konu kapanabilir mi ?

    tanım : eğlenceli güzel bir yazarın hesabını kapatması.. biraz fazla giydiriyordu, fazla dalga geçiyordu ama herkesin hoşgörü seviyesi aynı değil..