şükela:  tümü | bugün
  • kafamı halıya dayar, iki büklüm yürürdüm okuldan gelince. neden böyle yaptığımı bilmiyorum. halının desenlerine kendimce anlamlar verirdim. içimdeki dünya sürekli böyle görüntüler pompalıyordu zihnime. kenar deseninde araba sürdüğüm bu halı ne çok düşlerime hizmet etmişti.

    ve ben aslında büyük kumandalı arabaları severdim. böyle antenleri olan. çok güçlü olurlardı. sobanın kenarındaki muşambadan halıya çıkabileceklerini düşünürdüm. bir tek onlar çıkabilirlerdi bana kalırsa. sonuçta ne kadar istesem de akülü araba alamayacağımı biliyordum. halıda sürüp bıraktığım halde ilerlemeyen arabam ise zaten umut vermiyordu. kurmalı arabalarım ise fazla kurma sevdalısı olduğum için hemen bozulurlardı. makaranın sonunda çıkan cırrt sesini çok iyi bilirim. nedense arabalarımın çok uzun süre gitmesini isterdim. kendi kısıtlı imkanları yetmezdi bana. ben oyuncak arabalarımı çalıştırmak değil onlara hayat vermek istiyordum adeta. şaşırtıcı şeyler olmasını isterdim. takla atan arabamı da bu yüzden sevmiştim örneğin. bozulmamıştı üstelik; kaybolmuştu. bir defasında onu kurup bıraktığımda oturma odasından salona doğru gitmişti. sonra almaya gittiğimde bulamadım. belki sonraları bir gün annem onu bulup çöpe atmışsa da bu ihtimali yakıştırmadım takla atan arabama.

    eşyaların beni şaşırtmasını isterdim dedim ya, özellikle atari için böyle düşlerim vardı. street fighter'ı perfect şekilde bitirdiğimde, bunun merkezi uzaklarda bulunan oyun şirketinin yöneticileri tarafından görüleceğini ve bu sayede atarimin sağından solundan bir hediye, biraz para çıkacağını hayal ederdim. bir faks makinesi gibi, atarimin, iyi bir oyun için para üretip vermesi şahane olurdu. aslında ödül yerine yalnızca bir tebrik mesajı da olabilirdi. ama şu sıradanlaşmış, mekanikleşmiş ve kişiye özel olduğunu hissettirmeyen "congratulations" gibi değil, içinde ismimin olduğu "tebrikler harry böylesini görmedim" gibisinden hatta cevap yazıp diyalog kurabileceğim gerçek bir türkçe tebrik düşlerdim çocukluğumda. bu kadar şeylerin içinden bir şeyler çıkabileceğini düşünmek bana ne çok haz verirdi.

    üstünde plastik ızgarası bulunan saba marka televizyonumuzun içini de işte bu yüzden elimden geldiğince inceledim. ne vardı bunun içinde?! zannettiğim şey, televizyonun içinde görüntülere yansıyan canlılar, renkler ve şekiller olduğu değildi. içlerinde hazine gibi, değerli bir takım şeylerin üretilirken içinde unutulmuş çok kıymetli nesnelerin olabileceğini ve bunları bulup çıkarırsam herkesin dilinde ve en önemlisi ise mahalledeki arkadaşlarımın arasında bir anda en gözde kişi olma noktasına yükseleceğimi düşünürdüm.

    oysa ki uzaktan kumandalı bile değildi bu televizyon. içinde bulunan kanalları elle değiştirirdik. daha doğrusu değiştirirdim. akşamları babam da gelip yer sofrasına oturduğumuzda, sürekli yemeğin başından kalkıp, kanalları değiştirmesi gereken kişi bendim. oysa biliyordum ki uzaktan kumandalı televizyonlar da vardı artık ve diğer pek çok şey gibi kumanda aletinin karakteristiği ve çalışma prensibi kafamı kurcalamaya başlamıştı bile. kendi televizyonumuzu ise sevmiyordum diyemem. özellikle kanalların ve ses değiştirmenin yapıldığı televizyonlarda, entegre panelin bir de plastik kapağı olurdu. işte bizim televizyonda, plastik menteşelerinin sırayla kırılması sonucu bu kapak artık düşmüştü. fakat geçmişte, o kapağın kapatılışı da bana haz veriyordu. izlediğim uzay yolu dizisindeki gibi adeta astronomik bir şeyler yapmış, gerekli ses ve kanal ayarlamalarını yaptıktan sonra, bu önemli paneli, gelecekte de güvenle kullanabilmek adına kapatmıştım. yine de astronomik olmayan şeyler de vardı; mesela altta ve ortada duran saba yazısının harflerinin yapışkanlı olması ve arada düştüğünde yerine yapıştırılması gibi.

    televizyonu andığımız zaman receiverları da anmamak olmaz. televizyonun tepesindeki iki düğmeli krem beyazı antenli de olabilen cihazlar. bunları nedense sevmezdim. çünkü yayın bozulduğunda bu cihaz ve küçük antenini kurcalardık ve genelde istenilen o görüntü netliğini kazanmak imkansızdı. ne kadar oynatırsak oynatalım görüntüdeki o karıncalanma ve kaymalar bitmezdi. bazen bu kurcalamalar öyle bir noktaya taşırdı ki beni, babam, sakın kıpırdama, öylece dur derdi. ben de kumanda vazifesi gördüğüm bu cihaza artık görüntü yönetmeni olarak da hizmet ederdim.

    babam oldukça muhafazakar ve realist bir insandır. onun bu sert ve değişmez düşünce dünyasını yalnızca bu televizyon dünyasının değiştirdiğini görmüştüm. ilk defa cine 5'i çözmek için aynayı alıp üzerine tıraş köpüğü sıktığımızda çok heyecanlanmıştım. böyle şeylerin gerçek olmasını öyle çok istiyordum ki. bu yüzden de televizyonda kırmızı koltuk, a takımı, 32. gün gibi programları değil, teksoy görevde, ister inan ister inanma ve sıcağı sıcağına gibi programları merakla izliyordum.

    çekyatta kafamın üzerinde baş aşağı dururken bütün bu yaşananların ne anlama geldiğini, televizyonda bazı insanları severken, bazı insanları neden sevmediğimizi düşünürdüm. tabii anlayamazdım bunu. kendine güveni olmayan, bu şekilde yetiştirilmeyen bir çocuk olarak da insanların kafasını karıştıracak sorular sormazdım asla. aslına bakılırsa, tüm bu yaşanan kaotik dünyadan kendimi tamamen soyutlamıştım. yalnızca çizgi filmleri, mcgyver'ı, power rangers'ı, kara şahin'i izliyor ve düşlere dalıyordum.

    gözüm kırlentlere takılıyor, yapma çiçekleri inceliyordum. bir kırlentin örgüsünün üzerindeki şekillere bakarak kayboluyordum. yapma çiçekleri sıkıcı bulduğum için onları kurcalayıp, yavaş yavaş kopup giden yaprakları ve dallarıyla yitip gitmelerine neden oluyordum. bilmem kaçıncı defa buzdolabının üstündeki magnetleri seyrediyordum. eşyalarla ilgili düşüncelerim aşağı yukarı böyleydi işte.

    fakat bunların dışında her zaman kendi yaşamımın seyircisiydim. kendim değildim adeta. ismimi garipserdim. ismim garip bir isim olduğu için değil. sadece ne bileyim; söylerken filan benimmiş gibi hissetmiyordum. ismimi sorduklarında, söyledikten sonra hemen bunun unutulmasını isterdim. çünkü bunun konuyla alakası yoktu.

    insanlarla ise konuşmazdım. bu elbette hayatın frekansını yakalayamamamda çok önemli bir etken oldu. insanlara soru sormadığım için, yalnızca kendi kendilerini ele verdikleri zamanlarda aslında nasıl bir karakter olduklarını anlayabiliyordum. bunun dışında kalan zamanlarda ise her şey bir figürdü benim için.

    insanların gerçekte bir düşünceleri olduğunu düşünmezdim. sokakta simit satan adamın, kağıt helva yiyen birinin, vapurda sigara içen bir başkasının hayatları olduğunu, değişik düşünceler içinde olabileceklerini sezinleyemezdim. bana göre herkes bir piyesin oyuncusuydu; bir köşe taşı; bir orta oyuncusuydu ve sadece yapmaları gerekeni yapıyorlardı. insanların acılarını ve yaşayamadıkları hayatları neticesinde içlerinde biriktirdikleri giderek büyüyen o kini, hırsı kestiremezdim.

    çamurlu yollarda annemin elinden tutmuş yürürken, ölümün bana uzak ve anlamsız gelmesi gibi insanlar da anlamsız ve renksiz gelirdi. onlara gerçekte dokunamazdım. uzun bir süre de bu böyle gitti. yağmur yağdığı ve evden çıkamadığım o keyifsiz günlerde hayat, müjde müjde size reklam sloganı* veya ören bayan logosu kadar sıkıcı ve dayanılmaz gelirdi bana. camda yarıştırdığım yağmur damlaları, pencerenin dibindeki macuna indiklerinde artık bu oyundan da sıkılmış olurdum. keşke derdim, keşke şu pencere camında biraz daha macun olsaydı; çünkü bu macunlarla oynamayı çok severdim. ne yazık ki kurudukları için, ellerimin arasında yuvalarlayıp solucan şeklini veremiyordum artık.

    ama o zamanlar bile fark ettiğim bir şey vardı; her insan yalnızca kendi yakın çevresini umursuyordu. annem apartman komşularını, ben mahalle ve okul arkadaşlarımı, babam da muhtemelen yalnızca kendi iş yaşamını umursuyordu. bizim için umurumuzda olan tek şey içine düştüğümüz o küçük yapıdır. bizler genetik olarak her zaman kaderimize razıyızdır. dünyada bir takım insanlar para içinde yaşayıp, geçim sıkıntısı çekmezken, birileri entelektüel şeyler konuşurken, birileri köydeki kız kaçırma dedikoduları ile haşır neşirken; işte biz de burada, istanbul'un bu kenar mahallesinde kendimize bir kimlik arıyorduk. kötü olduğu söylenmediği veya hatırlatılmadığı sürece, hiçbir şey kötü değildir.

    bunu anlıyordum; çünkü televizyonlarda her şey karikatürdü. olacak o kadar, bizimkiler, mahallenin muhtarları vs. her insanın hayatta kendine biçilmiş bir rolü varmış gibiydi. bizler yalnızca kendi yakın çevremizi içtenlikle kıskanır, yalnızca kendi çevremizi kopya ederiz. toplumu bir renk yelpazesi gibi düşünün. uzaktan bakıldığında sarı, kırmızı, mavi, yeşil renkleri görürsünüz ama yakınlaştığınızda her rengin sayısız tonu olduğunu fark edersiniz. bu toplumsal fay hatları uzar gider.

    böyle entelektüel düşünecek kapasitede biri olduğumu söylemiyorum. sadece sezinliyordum. mesela sınıfımda çalışkan bir arkadaş, herkesin harika dediği bir okula geçmişti. bu gelişmenin, onun hayatında bir klasman yükselişi olduğunu anlayabiliyordum. artık o da arada sırada beni evine çağıran zengin arkadaşım gibi ulaşılmaz bir yerde olacaktı. her statünün bir atmosferi olduğunu sezerdim ve içten gelen bir dürtüyle de buna göre davranırdım. yani zengin arkadaşımın evine gittiğinde diğer evlerde, özellikle kendi evimde yaptığım haşarılıkların yüzde birini bile düşünmez, yapmazdım. hatta konuşma biçimimin bile bu anlarda sekteye uğradığını ve kibarlaşmaya çalıştığımı fark ederdim. kimliksizliğim ve belli bir karakterimin olmayışı işte bu dönemde başlar.

    zengin arkadaşımın evine gittiğimde gözüme ilk çarpan şey, evin muhtelif yerlerindeki tablolar olurdu. ayrıca evin içine sinmiş sebze yemeği kokusu gibi değişik bir koku alırdım bu evde. bütün zengin evlerinde bulunan, kafamın içindeki boşluğa dolup, gözü kapalı olsam bile nasıl bir yerde olduğumu anlayabileceğim türden, rahatsız edici olmayan bir kokuydu bu. salonlarında yerlerdeki biblolara gözüm takılırdı. bu biblolar ortadirek bir ailenin evinde göremeyeceğim türdendi; bunu kesinlikle bilirdim. yine de bu bibloların ve karamsar renklerle yapılmış tabloların pek hoşuma gitmediğini söylemem gerek.

    vitrinlerinde rengarenk içkiler olurdu ve bunlarla doldurulmayı bekleyen küçük bardaklar... arada sırada durgunluğumu ve çekingenliğimi yenip, bir anda ileri atılıp bu bardaklara bu rengarenk sıvılardan doldurup kafaya dikmek gelirdi içimden. pek çok zaman elimi uzatıp almaya cesaret edemeyişimi, elimin vitrinin tutmaçlarında kalakalışını ve derin bakışlarla düşlere dalışımı hatırlarım. bu durgunluğum ve özgüvensizliğim canımı sıkardı. istediğim şeyi, çok istediğimden, rüyalarıma girdiğinden değil de; belki daha çok; sırf cesaret etmediğim, bana ezik biri olduğumu hatırlatmasın diyerek yapmak istediğim çılgınlığı yapmış olmak isterdim. sırf gelecekteki ben'e karşı mahcup olmamak için.

    bu evde yaşadığım her an ilginçti benim için. çünkü kısa bir süre geçirdikten sonra aslında başka bir hayatımın olduğunu unutuverirdim. aslında bu zengin hayata çok özenmem, öykünmem veya kıskanmam söz konusu değildi. ama zengin evinin kapısının eşiğinden atlayıp dışarı çıktığımda, kendi evimi hatırlar ve renkleri bir anda kaybederdim. soluğum kesilirdi adeta. kendi evimin oturma odasında yanan sarı ampulü hatırlardım. yüreğim daralırdı. ortadirek oluşumuza üzüldüğümü sanmıyorum. bu anda zengin arkadaşımın evine dönüp baktığımda bir anda bu evde gözümdeki değerini yitirirdi. bir anda kendimi yersiz, yurtsuz, sahipsiz, ailesiz hissederdim. ürperirdim apartmanlarından dışarı çıkarken. evimin bana hoş gelen yanlarını düşünmeye çalışırdım. evimde her zaman mutsuz olduğumu söylemek büyük bir hata olur. katıla katıla güldüğüm pek çok zaman vardı. ama işte o anda, zengin arkadaşımın evinden çıkarken, hayatım boyunca, evimde geçirdiğim hiçbir zamanda mutlu olmadığımı hissettim ya da doğrusu zannetmekteydim.

    tuhaf bir şekilde kulaklarım kızarmaya başlamıştı. asansörü kullanmak yerine merdivenlerden süratle inmek onun fikriydi. apartmanın ışıkları her söndüğünde biz bir köşeyi dönüyor olurduk ve arkadaşım büyük bir çeviklikle ışığı yakıp, tekrardan her yeri aydınlatırdı. ama canım öylesine sıkılmıştı ki. annemi, babamı, kardeşimi hiç sevmediğimi düşünüyordum. nefret de etmiyordum. sadece aramızda bir şey yok gibi geliyordu o anlarda. bir daha dedim, bir daha bu arkadaşımın evine gelmeyeceğim. çünkü beni küçük çevremden çekip çıkaran, beni başka boyutlara sokan her hareketim, kontrolsüz bir şekilde beni buhranlara sürüklüyordu. ait olduğum yerde kalmalıydım.

    sobanın ateşi yüzümü kızartırken, mandalina yemeli, anahaber'de geçen failimeçhullere karşı babamın yaptığı yürek daraltan yorumları içime sindirip, travmalardan kurtulmak adına düşler kurmalı ve sonra boylu boyunca uzandığım çekyatta uyuyakalmalıydım. zengin bir evde yediğim garnitürlü pilav beni ait olduğum dünyadan uzaklaştırıyordu. her seferinde atmosfer dışına sürüklenmiş, havasız kalmış bir astronot gibi hiçliğe batıyordum adeta.

    mahallemizde çingeneler vardı. artık onların neden oldukları gibi olduklarını anlamıştım. bir zamanlar istanbulspor'un maçlarını oynadığı güngören mimar yahya baş stadı'nın yanı başındaki, şimdi artık olmayan seramik fabrikasının karşısında büyük iki top sahasından müteşekkil arsanın üzerinde, metruk bir yapıya yerleşmişti bu çingeneler o zamanlarda. araba çalarlardı. çocuklar ve bebekler altlarında pantolon, don vs. hiçbir şey olmadan dolaşırlarken, sürekli kendi aralarında tartıştıklarına ve gerilimi yüksek kavgalarına şahit olurdum. o zamanlarda, neden doğru dürüst bir apartman hayatına geçmiyorlar da, böyle adeta sefalet içinde yaşıyorlar diye düşünüyordum. insanın bir şeyi istediği an yapabileceğini sanıyordum. yani bana göre onlardan biri, istediği zaman bir işe girip, kazandığı paraya tamah edip hayatının geri kalanını huzurlu ve dingin bir şekilde geçirebilirdi. oysa şimdi burada dışarıda çamaşırlarını yıkıyorlar, kışları üşüyor, yazları terleyip duruyorlardı. doğrusu iyi yıkanmadıklarından ötürü çok kötü koktuklarını da biliyorum.

    ama dedim ya, benim düşündüğüm ve onlarla ilgili anladığım şey, onların oraya ait olduklarıydı. ha deyince hayatlarını değiştiremezlerdi. bizlerin, çocukluğumuzda ve ilk gençliğimizde, yaşadıklarımızda, gördüklerimizde, bizi yetiştiğimiz toprağa mıhlayan görünmeyen köklerimiz vardır. işte onların da bu köklerle beslenip hayatta kalabildiklerini anlamıştım. ben her şeyi bırakıp, kendimi ve ailemi inkar edip yeni bir hayat kuramazdım.

    akşam eve döndüğümde bu sezinlemelerle birlikte rutinime döner ve tekrar ait olduğum saksının içine köklerimi salardım. işte benim dünyam burası. brüt 95 net 85 metrekare, kışları salonunda nemden dolayı marleyleri ıslanan, macunlu pencerelerinin soğuğu engelleyemediği, sobayla ısınan odası dışında akşamları yalnızca mutfağa, o da üşüme pahasına gittiğimiz, yazları misafiri eksik olmayan, dışarıda koşup, terleyip; düşüp bir yerlerimi kanatıp geldiğim ev.

    her şey çok dayanıksızdı. bu o zamanlar en çok canımı sıkan şeydi. tuttuğum her şey kırılır, elimde kalırdı. her kabahatimde yanlışlıkla oldu, derdim ve her seferinde de annem, bir gün yanlışlıkla kendini öldüreceksin, der, kızardı bana. ama aldığımız her şeyin dandik olduğunu söyleyemezdim. mesela defter ve kitaplar alırdım her yeni eğitim öğretim sezonunda. babamın eli yatkın olduğu için, güzelce kaplardı bunları. ben ise her denememde, ya kenarları iyice ayarlanmadığı için bol ya da dar geldiği için içi hava dolarak şişkin biçimde kapağı kapanmaz biçimde kalakalırdı. fazla yerlerini makasla da kesemezdim. bu deneyim, kendimi yetersiz hissettiğim zamanlardandır. en iyisi gıcır gıcır bu kitapları ve defterleri elime alıp içlerine dalıp kokularını içime çekmekti. ilk dönem bitmeden, bu defterlerin ortasından kopması, sayfa kenarlarının haşince bükülmesi kesin bir kaderdi.

    tabii yine de her yeni defter yeni bir heyecan demekti benim için. kolumdan ötürü kenarları kıvrılmasın diye ataçla tutturduğum her yeni defterin açılışını mutlaka kırmızı kalemle yapardım. ve mutlaka kendi kendime bundan sonra çok düzenli yazı yazacağıma ve günü gününe ders çalışacağıma söz verirdim. ama nedense okulda hızlı yazıp silmekten, kalitesiz silginin yazıyı berbat etmesinden ötürü bu deftere olan inancım yiter; bir entropi git gide heyecanımı yenmeyi başarırdı. bu üzüntü ve kötüye gidiş, diğer defterlerimdeki temiz not tutma alışkanlığıma da sirayet eder ve daha dönem bitmeden karman çorman yazmaya devam eden çocuk olurdum. kendime verdiğim sözler çoktan unutulmuş olurdu. çünkü, defterin ortasından bir sayfa yırtmak için uğraştığımda, defterin o tek ortasının tümden yerinden kopması, inancımı ve hevesimi tamamen tüketirdi. kırmızı kalemimin ucunun her defa kırılması, artık başlıkları bu kalemle atma sevdamdan vazgeçmeme neden olmuştu. kaldı ki, kırmızı kalemin o koyu yazan özelliği de, birkaç kalemtraş işleminden sonra azalır ve kırmızı kalemim pembe kaleme dönerdi adeta. bütün bu defterlere yazdığım şeyler neydi allah aşkına.

    okulda kafamdaki hayaller tamamen beni ele geçiriyordu. evde annemin ikazlarıyla uyanan düş gücüm, okulda tamamen beni esir alıyordu. amaçsızca sınıftaki dünya haritasına bakıp, şimdi olmayan sscb'nin açılımını düşünüyor ve ülkelerin başkentlerini ezberlemeye çalışıyordum. bu bir ödev değildi. istemsizce ve nedensizce yapıyordum bunu. şüphesiz öğretmen bunu bir ödev olarak verseydi, ya yapmaz ya da olabildiğince savsaklardım. bir şeyin adının ödev olması ne kadar kötüdür. o şeyden hızlıca uzaklaşırız. çünkü onu yapmak, o konudaki sırra vakıf olmak artık bizim için bir yükümlülük haline gelmiştir. ama içgüdülerimiz, öğrendiğimiz şeyleri kendimizin seçtiğine inanmasını ister. en güzel eğitim bilgiye koşmak değil, ona maruz kalmaktır. bir kütüphaneye girdiğimizde size kitap okuma serüveninizin ne şekilde olması gerektiğini söyleyen birisi varsa, sizin oradaki verimliliğiniz bitmiş demektir. ama kütüphanede, keşfe yalnız başınıza çıkarsanız, hayatı algılamak, okudukların üzerine düşünüp demlenmek daha kolay olur.

    tabii bunlar o zamanlar söyleyebileceğim kelamlar değildi. ifade etmek istediğim şey, yükümlülüklerimin canımı sıktığı gerçeğiydi. ekmek arası domates salatalık ve peynir yerken altına serdiğim gazeteden o an şansıma hangi konu varsa onu okumak, işte gerçek keşif bu demekti. öğrenmek tek başına çıkılan bir yolculuktur ve bu yolda rotamızı bulabilmek için en baştan dümeni biz kullanmalıyız.

    kitap okurken aradığımız tılsım, epey bir zaman sonra elimize geçer. bu kitapların ardında çok önemli sırlar oluşunu, toplumun bize yaşattığı bilişsel çelişkileri zaman içinde tesadüfen anlarız. o zamanlar sabah gazetesi'nin verdiği altın kitaplar serisinde, homeros'un ilyada'sının, okumaktan büyük haz duyduğum altın rehber'den neden daha üstün görüldüğünü anlayamayışım da işte bundandır.

    kapağında kocaman çerçeveli gözlükleriyle dikilen tarık tarcan'ın bulunduğu bu telefon rehberinde istanbul'da yaşayanların ev telefon numaralarını bulurdum. bunları saatlerce amaçsızca okurdum. rehberdeki yazarkasa reklamlarına, emaye tencere reklamlarına bakardım. kendi evimizin, komşularımızın telefonlarını bulamazdım. bazı telefon numaralarında da isim benzerliğinden dolayı birden fazla kişi olması canımı sıkardı. en çok üzüldüğüm ve beni çaresizliğe sürükleyen şey de, bir insanın taşınmasıyla birlikte, artık burada yazan telefonun işlevsiz olacağı gerçeğiydi. bunun gerçekleşmemesi için taşınmamalarını arzulardım insanların. insanlar birer figürdü benim için ve mutluluğu nedense az farkla kaçırıyorlardı.

    genel seçimlere hazırlandığımız sabahlardan birinde dışarı çıkmıştım. her yer parti bayraklarıyla bir karnaval yerine dönmüştü. istanbul'un sokakları rengarenkti. seçim zamanlarını severdim. bayrakların zikzak şeklinde apartmanlar arasında donatılması, seçim müzikleri ve bu müziklerde vaat edilen geleceğe inanırdım. sokaklar arasında annemin elinden tutmuş yürürken, karbüratör ızgarası arasından yayılan sıcaklığa benzer ama kesinlikle rahatsızlık vermeyen bir fön rüzgarının yüzümü yalayıp geçmesini hissederdim. iyi toprak nasıl iyi ürün verirse, iyi düşünceler de iyi bir toplum üretiyordu. bu şehrin insanlarının üzerindeki kadim yoksulluğu hissetmeme rağmen, artık bugün varolmayan sükuneti, ağırbaşlılığı da hissediyordum. hesapsız kitapsız yaşamanın, küresel olmayışın, reaksiyoner değil, bildiği gibi yaşamanın son günleriydi bunlar. demek istediğim o günlerde, sokaklarda pamuk şeker satan birisinin gözlerinde umutlu bir geleceğe inandığını, kendisi yapamamış olsa da, çocuğunu okutursa ileride onların rahat edebileceğine inanabileceğini görürdünüz. bugün ise, kimseye böyle olağanüstü düşler kurduramazsınız. o yüzden van gölü canavarı yalnızca o dönemde yaşayıp ölmüş bir canlıdır.

    seçim bize ümit vaat ediyordu. kalabalık olmayan sokaklarda gezinip, yerdeki bir avuç tozu oradan oraya savuran rüzgar bizi sakinleştiriyordu. bilgisayar başında oturup, tüm acıları ve postmodern dünya tehditlerini yanı başımızda görmediğimiz için, dünyanın gerçekten de çok büyük olduğuna, mesela bugün nasıl kesin bir şekilde uzayın bir adım ötesini bilemeyeceğimizi, hayatımız boyunca göremeyeceğimizi biliyorsak*, dünya da bizim için böyleydi işte. o avucumuzda değildi. kuzey amerika'nın rocky dağlarını bir hollywood filminin başında görürdük. ee peki kimse gitmiyor muydu oraya?! elbette gidiyordu. ama rocky dağlarına gitmek demek, rocky dağlarının mistisizmini yok edene kadar içmek ve oranın ruhunu emerek ele geçirmek demek değildir. kaldı ki, bunu ancak birkaç kişi yapabilirdi memlekette. bize oradan getirdiği ise sadece oranın efsaneleriydi. bizler dev tektonik okyanusya plakasının, amerika plakasının altına girip, rocky dağlarını oluşturduğunu bilmiyorduk. şüphesiz bize bunu söyleselerdi de, biz bu bilgiden sadece mistik bir mahalle inanışı çıkarırdık. bizler modernleşen dünya ile birlikte kuzey amerika ormanlarında yaşayan canlı popülasyonunun sesinin giderek azaldığını, yani gürültünün, doğayı etkilediğini, yani her şeyi doğayı; sonunda bu doğal ortamın da insanı etkilediğini bilmiyorduk. kaynayan kaplıca suları; cam yiyen insanlar ve mesela anadolu'dan getirdiğimiz; evlilik dışı ilişkisinden hamile kaldığı sanıldığı için ailesi tarafından dışlanan ama bir köy büyücüsünün onu süt pişen bir kazanın üstünde baş aşağı asması neticesinde, aslında karnının büyük görünmesine neden olan şeyin, süt kokusuyla orayı terk eden bir yılan olduğuna dair hikayesi gibi inanışlarımız vardı.

    o seçim öncesi sabahlardan birinde sakin sokaklarda yürürken, rüzgarın önümde küçük bir hortum çıkararak savurduğu tozların gözüme kaçtığını hatırlıyorum. bundan kesinlikle rahatsız değildim. dilimden seri tükürmelerle uzaklaştırdığım tozu, gözümden de ovuşturarak temizlemeyi severdim. insanın hoşuna giden sıkıntılar da vardır anlayacağınız.

    evimizin arkasındaki araziye gider, üstüm başım çim lekesi olacağını bile bile çimlere uzanır; gökyüzünü seyreder ve bulutlara saatlerce şekiller atfederdim. sonra stadın yanından akan caddeye izlerken; istediğim son rakamı içeren plakalı araçlar geçecek mi acaba diyerek arkadaşımla iddialaşır ve bu oyunla akşamı ederdim. arabaların en fazla kaç bastığını görmek için, camlarından içeri bakar ve en iyi hızı yapabilecek aracı keşfedebilmek için sokaklarda arkadaşlarımla dolaşırdım.

    akşam yemeğinin getirdiği ağırlıkla birlikte uyur ve sabahı ettiğimde tekrar bu rutinlerime dönerdim. pazar gününün geldiğini, babamın yaptığı sucuklu yumurtanın kokusundan anlardım. sokağın boşluğunu hafifçe dolduran o ilk gündüz esintileri beni sarmalarken, pijamayla, alacaklarımı tekrar ede ede bakkala giderdim.

    kenarda rüzgarın esintisiyle savrulan çikolata ambalajını düşünürdüm. bu sabah burada olmadan önce neredeydi; bu çikolata ambalajının serüveni nedir; kim yemiştir; kim üretmiştir; içindekiler nereden gelmiştir; onu getirenler kimlerdir; bunları uzun uzun düşünürdüm geriye doğru. bir çikolata ambalajının savruluşunda bütün dünyanın hikayesi vardı; oysa şimdi ne kadar sakin ve dingin görünüyordu bu sokakta. bütün insanlık, ritmi bozulmuş; sürekli kan fışkırtan dev bir kalp gibi atıyordu; ama işte bu ambalajın savruluşunda, insanlığın yok olduğu; sokaklarda başıboşluğdaki hoşluğunun hüküm sürdüğü; estetik kaygılarla yazılmış tüm şiir ve düz yazının anlamsızlaştığı; açgözlülüğün, kibrin öldüğü, kısacası bilişsel çelişkilerle mahvolmuş benliklerin olmadığı bir dünya vardı.

    çocukluğumda yaza girilir girilmez, topkapı otogarının hengamesiyle buluşur, çocuğu kaçırırlar diyerek sürekli tembihlediği annem elimden sımsıkı tutarken, bu kalabalığa bir anlam veremez, sıcaktan, terlemiş elimden, köşegen valizden ve köye gidecek olmak düşüncesinden bunalırdım.

    otobüste ise ayrı bir çile başlardı benim için. o vakitler otobüste sigara içmek de serbest olduğundan insanlar sürekli bir dal bir dal daha sigaralarını yakıp durur; olanlar olmayanlara ikram ederdi. benim ise tek eğlencem, annemin kucağında otururken, havasızlıktan ağırlaşmış başımı öndeki koltuğa dayayıp; açık duran küllükteki sigara izmaritlerine üflemekti. annem buna derhal kızar ve bunaldım senden diyerek beni kenara atardı.

    bu sefer de kafamı titreyen cama dayar ve hayat bilgisi kitaplarından hatırladığım, babaanne ve dede ile birlikte yaşanılan, bahçeler içindeki, geniş müstakil evi düşünürdüm. sallanan sandalyesinde, şöminenin başında örgü ören babaanne, torunlarını seven dede figürü ve hiç kimsenin sigara içmediği bir evdi bu.

    camdan dışarıyı seyrederken yamaçların arkasında bu evlerin olduğunu düşünürdüm. otobüsten inip, bariyerlerin üzerinden atlayıp, çimenler boyunca koşup tepeyi aştığımda bu evi görebileceğimi hayal ederdim. kapıya geldiğimde, beni sıcak bir gülümseme ile karşılayacaklarını, içeri buyur edeceklerini, çocuklarıyla oynayacağımı, bir vakit zengin akrabamızın getirdiği ve tadını o ana kadar unutamadığım üzümlü pastane kekinden ikram edeceklerini düşlerdim. sonra yol kenarında, tek tük gördüğüm, paslanmış demirlerin üzerinde dikilen restoran reklamları hayalimi dağıtırdı. bir anda yağmur başlar, karanlık iyice bastırır ve tepenin ardındaki o evi göremez olurdum. sonra bu düşün; düş sınırlarındaki sıcacık gerçekliğinden uzaklaşarak, dağınık ve karanlık kabusunu sürdürürdüm istemsiz. hafızamda tekrar tepenin ardındaki bu evi arar; bulur; fakat bu kez korku dolu gözlerle karşılanırdım. ev ahalisi yüzüme bir suçluymuşum gibi bakardı. işte gerçek hayat böyle bir şey işte. suç toplumundur diye boşuna dememişler.

    düşlerimdeki o sıcak evin öyle uzağındayım ki. sıcak gülümsemeleri asla göremiyordum o vakitlerde bile. dediğim gibi gülmediğimi, bir şeye sevinmediğimi söylemiyorum katiyyen. fakat her gülümsemenin ardında ne olabileceğini düşünürdüm. kızgın yüzler, adınıza sevindiğinizi söyleyen kişiler, size acıyarak bakanlar, imrenenler, kıskananlar aslında ne düşünürler? bunları sorgulamam istenirdi de zaten. toplumda yaşadığımız için, ömrümüzce en az iki dil gelişiriz. birisi nerede ne söylememiz gerektiğine dairdir. diğeri ise görünürdeki bu davranışların ve mimiklerin samimiyetini anlamaya çalışır. peki samimiyet nedir? ileri derece aptallıktan kaynaklanan bir duygusal nevroz. ömrümüz boyunca bu insanları arar ve bir şeye çocuksu bir aptallıkla bağlanan ve samimi duygular geliştirdiğini iddia eden bu duygusal azınlığın ruhunu deşeriz her fırsatta. bir tiyatro oyununda komedi insanları güldüren ve talep gören bir temadır. ama oyuncu istemeyerek rolünün dışına çıkıp gülerse buna daha çok seviniriz.

    çocukluğumdaki pek çok görüntüyü kaybettiğimi hatırlarım bazen. bu beni öylesine üzer ki; bir anda hayatta nerede olduğuma şaşakalırım. böyle bir hayat hiç düşünmemiştim. çocukluğumdan dönüp bugüne baktığımda, hoşlandığımı zannettiğim ve ritüelim haline gelmiş hemen her şey bana pek vasat gelir. yaşamımı çok ucuz şeylerle değiştirmiş olduğumu korku ve dehşet içinde fark ederim.

    halbuki iett otobüsünün gelişini, suntadan sert koltuklarına oturduğumda, önümdeki koltuğun sırt yüzüne bastırılmış sigara deliklerini, yırtılmış o naylon koltuk kılıfını, mağaradaki atalarımızın genlerinden miras kalan işaret koyma güdüsüyle koltuk arkasına yazdığımız aşk sözcüklerinin hatırasını nasıl da tamamen unuttuğumu anlayıveririm. geçmişimdeki her şey sis içinde. acaba, dayak yediğim, bunun içinde gelecekte bir vakitte mutlaka öç almaya yemin ettiğim çocuk hasımlarımdan tamamen unuttuğum olmuş mudur? gerçekten kim bilir neleri unuttum ben? belki çok güzel ve eğlenceli bir sürü anımı tamamen kaybettim.

    yağmur yağdığında çamur olan sokaklarda, annemin elinden tutmuş yürürken bağcıklarımın çoktan çözüldüğünü ve paçalarımın hem bağcıktan hem de yürürken topuklarımın sıçrattığı çamurlu sudan ötürü kirlendiğini fark ederdim durakta. üstümdeki yünlü kazak ve üzerine giydiğim montun beni bunalttığı otobüs beklediğimiz bu dakikaları asla unutmayacağım düşünürdüm. ama hepsi yanıma kar kaldı.

    o günlerden aklıma kazınan tek şey, kafamın içinde kocaman bir boşluk olduğuna dair inancımdır. otobüslere biniyorduk, sokaklarda yürüyorduk, insanlar bir şeyler konuşuyordu. ama ben bu yolların ve bu sözcüklerin nereye gittiğini anlamaya çalışmıyordum. annemin deyimiyle ayakta uyuyordum. somut birer gerçek olan nesnelerle ve süreçlerle ilgilenmiyordum. içten içe bunun da farkındaydım. hayatta her zaman insanların yaşantılarına dair şeyleri boşladığımı düşünmüşümdür. gerçekten kıymet verdiğim, düşlerime hizmet etmeyen somut bir şey hiç olmadı. çocukluğumda çok uzun yıllar boyunca, akrabalarımın evlerine hangi yollardan gittiğimizi bilmedim. semtlerin, durakların isimleriyle asla ilgilenmezdim. baktığım da gözümün önünde tüm heybetiyle dikilen apartmanları, durakları, tabelaları aslında görmezdim. bu yüzden de mahalle arkadaşlarımla başka ve uzak mahallelere gittiğimde asla tek başıma geri dönemezdim. yolları, apartmanları tanımıyordum. arkadaşlarım beni, yalnız başıma evime dönmem için bıraktıklarında ağlardım. kafamın içindeki boşluk buna dairdir işte. baktığım zaman görmemenin sancısı bu. pek çok şey, böylece, aklımın filtresinden geçmeyip kaybolup giderdi.

    zamansız ve mekansız bir dünyada yaşıyordum. o zamanlarda rüyalarım, kabuslarım hakkında da düşünmeye başlamıştım. bir defasında okulda bir kabahatim olmuştu. öğretmenimin bana çok fazla kızdığını hatırlıyorum. ilk defa ailem dışındaki birisinin öfkesini çekmiştim bu denli.

    o gün, öğretmen bana kızdıktan sonra çok şiddetli bir yağmurun bastırdığını hatırlıyorum. çok şiddetli bir rüzgar da çıkmıştı. pencereden baktığımda her şeyin oraya buraya savruluşunu gördüm. orada bir an, ama sadece bir an, yaşadığımın bir rüya olup olmadığını anlamakta tereddüt ettim. neredeyse aynı anda yaşadığımın gerçek olduğunu fark ettim. gerçekliğin ruhumu nasıl ezdiğini hatırlarım. gözümün kenarındaki damarları hissettim. gerçekti bütün olanlar.

    yaşamanın en rezil tarafı budur. yaptığımız her şey hafızalara şöyle böyle, yarım yamalak kaydedilir ve biz bu belirsiz, buğulu düşünceler dünyasının karanlık dehlizlerinde, el yordamıyla kendimizi ararız. kabuslarımızda yaşadığımız dehşet anlarını atlatmak için yalnızca uyanmak yeterliyken, gerçekte yaşadıklarımızı atlatmak ancak zamanla mümkün olur. bazen, zaman bile yaşadıklarımızın üstünü örtmeyecektir.

    varoluşumun tutsağı olduğumun farkında vardığından beri çocukluğumu daha çok önemsiyorum. annem varoluşçu yaklaşımını farklı bir noktadan gösterirdi bana; ön tekerlek nereye giderse arka tekerlekte oraya gider... öyleyse babam gibi fabrika işçisi olacaktım. bu düşünce içimi ezerdi. işçi olan babamdan utanmıyordum ya da işçi olarak yaşayıp ölmekten de korkmuyordum. sadece başarısız olmak; daha doğrusu bu ümitsizlik beni dehşete düşürüyordu.

    ah o ümitsizlik; farklı bir iş becerebileceğime inandıran tutkularımın kifayetsiz muhterisliği. silgi kokuları, haşlanmış yumurta kokuları, suluk kokuları arasında geçen bir çocukluk.

    sokaklarda amaçsızca dolaşırdım. her ailede farklı bir atmosfer olduğu gibi, her mahallede, sokakta da farklı bir atmosfer vardı. benim en büyük kusurum; o günlerden beri; gözümün önünde duran apaçık gerçeklere itibar etmemekti. eğitimli ailelerin, iyi okullara giden çocuklarının daha iyi yerlere yerleşmesini, belki bu yakın atmosferden daha çok şansa ve masalsı birtakım şeylere bağlardım.

    halbuki kulağıma gelen her zaman, arka tekerin ön tekeri takip ettiğiydi. iyi okullar, iyi öğretmenler deniyordu; ama sanki ben aldırış etmiyordum; bayramlarda havanın güneşli olması için dualar ettiğim gibi, olağanüstü bir varlığın ya da şansın, lehime hareket etmesini bekler dururdum.

    1990'lardaki güneşli yaz günlerini anımsıyorum. hava kirliliği sürekli yakınılan bir şeydi ama öte yandan, yine de daha çok oksijen vardı sanki o güzel günlerde. vaktimi öylesine harcayabildiğim zamanlardı. geleceği göremediğimiz gibi yakın çevremiz dışında yaşananları da aslında göremememiz, kestiremeyişimiz... 20 yıl sonra bile gazetelerden kupon toplayacağımıza inanırdım. kömür kokan istanbul sokaklarından geçip işe gidip döneceğimi zannederdim. okulu bitirip işe başladığımda, işten arta kalan bütün saatlerde özgürce atari oynayabileceğimi düşlerdim ve bütün bu inanışlar, her ne kadar benimkiler çok çocuksu olsa da, yalnızca bana özgü değillerdi.

    bana göre günün en zor saatleri gün ağarırken yaşanan saatlerdi. istanbul'da gün ağarması demek börek ve geniz yakan vişne suyu demekti. sabah serinliği ve uyku sersemliğinden sarhoş olmuş kafamla bu zaman diliminden haz etmezdim. babamın şahin model arabasında dinlediğim cengiz kurtoğlu parçalarının tüm bu sabah atmosferini yansıttığını söyleyebilirim.

    sokaklar yorgun argın insanların, uykusuz işe gidişlerinin bir sahnesi olurdu. hiç sevmediğim rafadan yumurtayı yedikten sonra, boynumu her nasıl oluyorsa kesebilen önlük yakasını da takınca yine zor ve buhran dolu bir günün beni beklediğini düşünürdüm. düğmem kopacaktı belki; belki önlüğümün arkasındaki bez kemer gibi şey kopacaktı; dirseklerimin altı pamuk pamuk olacaktı belki de ya da defterimin kenarlarının büküldüğüne üzülecektim. doğrusu hiçbir zaman kendimden memnun olmadım.

    dolayısıyla kendimizi nasıl ki terk edemiyorsak, ilişkilerimize de bu yüzden sıkı sıkıya bağlıyızdır. birisini sevdiğimizde, o kişiden incitici davranışlar görsek bile, beraber olamayacağımızı kolayca kabul edemeyiz; bu yüzden de sevgi önünü alamayacağımız biçimde çığ gibi aşka dönüşürken, aslında kötü huylu bir ur gibi yayılmaktadır vücudumuzda. aşkımızın gerçekleşemeyeceğini kolay kolay kabul edemeyiz. pozitif veya negatif hiçbir şey düşünmeden yolumuza devam edemeyiz. çünkü sevgimizin, dışımızda olduğu kadar içimizde de yerleştiği ve yeşerdiği bir mekan vardır. her zaman bir sevginin ilerleyebileceği bir yol olduğuna inanırız. davranışların uyumunda hissedilen kimyanın, olasılığı hesaplanamayan bir piyango olduğunu kabul edemeyiz. bir insanla aşk zemininde buluşamamayı içimize sindiremeyiz. her şey için bir yol olmalıdır sanki. bu yüzden de yaşamlarımız, daima kaybettiklerimizi toparlamaya çalışmakla geçer. ömrümüzün yetmeyeceğini bile bile toplumu düzeltmeye çalışırız mesela. oysa toplumun düşüncesi bir hastalıktır. biz ise, birey olarak, hasta olan toplumu, ameliyat masasında kalır korkusuyla iyileştiremeyen, bu yüzden de morfinlerle uyutan doktorlarıyız. bu yüzden de, max stirner'in dediği gibi bir bitki kadar yalın ve yaşam dolu olmak, ancak bireysel olarak, bu çaresizliğin nirvanasına ulaştığımızda mümkün olur. kaybettiklerimize alıştığımızda ve dünyanın avucumuzdan kaydığını ve bunu engellemek için hiçbir şey yapamayacağımızı kabul ettiğimizde olgunlaşmış kabul ediliriz.

    fakat bu görgü, hayatın nihai bir amacı değildir. dünyayı değiştirenler, genelde, kendilerini ifade etmek için var güçleriyle çalışan; bunu bilinmedik yöntemlerle sürdürürken; gençliklerini ve sağlıklarını yavaş yavaş yitirişlerini göremeyen insanlardır. 19. yüzyıl avrupa'sının seçkin bilim insanlarının sosyete toplantılarında boy gösterme hevesi başka türlü açıklanamaz çünkü. işte bu da toplumun bizde bıraktığı ikinci önemli hasardır. toplum bizim kendine-sahip-olan bireyler olmamızı var gücüyle engeller. biz nasıl bakarsak, dünya da bize öyle bakmaktadır halbuki. bizim davranışlarımızın bir de başkalarının gözünden yorumlandığını unuturuz. bu nedenle toplumda bulunduğumuz yer kaygan bir zemindir.

    beton binaların arasına doğmuştum. doğayı tanımıyordum. gördüğüm şey, pek çok meselenin hallolmuş gibi olmasıydı. içinde bulunduğumuz dünya, sanki hep böyleymiş gibi gelir. bir birey olarak biz, aklımızda, vahşi doğanın yaşattıklarını izlerini bulamayız. sokaklar, arabalar, binalar, yollar vs. bunlar hep varmış gibi gelir. bundan öncesine dair duyduklarımız masal gibidir. son birkaç yüzyılda yaşananlar, bizi var olma mücadelesi veren atalarımızın görüşünden epey uzaklaştırmıştır.

    her şey hallolmuş gibi gelirdi bana. yapısal sorunları fark etmediğimi söylemiyorum. yani kafalarda, sosyal ilişkilerde nasıl ilerlenmesi gerektiği belli gibi gelirdi. ne çok kitaplar yazıldığını, ne çok gazeteler okunduğunu, insanların neleri başardığını gördükçe; bunları delicesine tüketen, gördüğüm yazıları, görüntüleri kurcalayıp kurcalayıp kenara atan bütün diğer insanlar gibi olmuştum.

    yine de 90'ların, 2000'lerden daha yavaş olduğunu hissedebiliyorum. eğer, yaş aldıkça merak duygumu yitirmemişsem, eğer bugünlerde rastladığım çocuklar; gerçekten de benim onları gözlemleyebildiğim gibilerse, artık incelemenin, bir şeye nüfuz etmenin çabası gittikçe azalmakta.

    bizi de doğada hayatta kalma mücadelesi veren atalarımdan ayıran işte budur. bir mahkum, yalnızca incille başbaşa kaldığında onun her yerini inceler; zamanla bu araştırmalarını sıkılmadan gerçekleştirir. içinde bulunduğu hücrenin girintilerini, çıkıntılarını onun kadar kimse iyi bilemez. edilgen bir merakla, parmakları hücre duvarında gezinirken, hücresini kapatan parmaklıkları bilmem kaçıncı defa tekrar saymaktadır. bir parmaklığın diğerinden daha estetik durduğunu görmüştür.

    dış dünyanın özlemi giderek içinde solmuştur. güneşe, yağmura, rüzgara ve mevsimlerin geçişine daha da vakıf olur. iç dünyasına yolculuk etmekten başka şansı yoktur. hırslarını, en ufak bir dürtüde ortaya çıkaracak saldırma içgüdüsünü unutur. kendini daha kudretli, daha erdemli biri sanmaktadır. halbuki yaşadığı bir unutuştur.
    zemindeki bir çıkıntı her gün gözüne ilişir. eğer bu çıkıntı olmasaydı, şimdi bu hücrede daha rahat dolaşabilirdi.

    kafamda hiçbir şeyin dönmediği çok az zaman olmuştur. nadiren de olsa dünyanın sessiz ve boşuna bir yer olduğuna şahit olmuşumdur. dönem sınavlarından sonra hiçbir derse çalışmam gerekmediği bir gün, yağmur yağmazdan evvel sokakları süpüren bir rüzgarın, yerdeki çerçöpü minik hortumlar çıkararak savururken, burnuma nereden geldiğini kestiremediğim hoş bir koku aslında bu gidişatın dışında bir yerlerde, farklı bir hayatın olabileceğini düşünürdüm. bir poşet havalanmış başımın üstünde süzülürken, sokakların, oturduğum sitenin boş olduğunu düşünür, garip bir duygu yoğunluğu yaşardım.

    yine de daha sonra yaşananları düşündükçe, bu kutsal ve masalsı zamanlara ihanet ettiğimi fark edip üzülürüm. anlar ve hisler geçici olduğu gibi, zaman zaman yaşanan bu sahneler de adeta birbirinin üzerine binip birbirlerini ezmektedir. bu değişkenlikle yaşamak acının bir başka türlüsü.