şükela:  tümü | bugün
  • benim aklımda kalanlar aşağı yukarı şunlardı;

    - tam bir geçiş dönemi olması çok can sıkıcıydı. her gün yeni bir buluş veya teknolojik alet çıkıyor bir kaç sene sonra gelişimi duruyordu. örneğin data bank gibi bir saçmalık vardı. diğer markalar da hesap makinalı saat çıkarınca casio coşup televizyon kumandası özelliği olanını çıkarıyordu ki kendim dahil alıp bir kez kullanabilmiş değilim kumandasını. yine data bank benzeri translator adında salak bir ürün vardı. gazetelerin dağıttığı türkçe-ingilizce değil sadece ingilizce-türkçe çalışıyordu. sizde zaten bilmediğiniz kelimeyi yazıp karşılığını bulana kadar kurdeşen döküyordunuz. benzeri nice alet bir hevesle piyasaya sürülüyor daha sonra tutmayınca yok oluyordu. bu hıza halk olarak yetişemiyorduk. bir kaç sene önce internet türkiye'ye ulaşmış, arkasından cep telefonları girmişti fakat kimse ne için nasıl kullanacağını bilmiyordu.

    - ankesörlü telefonlar bu yıllarda daha gelişmişti. kartlı sisteme her yerde olmasa bile geçilmişti. jetonlu olanlar sağlam fakat ses kalitesi düşük aletlerdi. soğuk illerde dökme demirden mamül bu telefonlar kışın donuyordu. daha doğrusu jeton sistemi donuyordu. attığınız jeton arada takılı kalıyordu. o yüzden altında ufak bir ateş yakarak buzu eritenler oluyordu. şahsen kabinlerine kıl olurdum. hem çok klostrofobik dar olurdu hemde o sikik kapısı hiç bir zaman tam olarak kapanmazdı.

    - internet tam bir azaptı. 1993 senesinde odtü ve washington arasında kurulan kiralık hat ile başlayan maceramız her yerden internet servis sağlayıcılarının fırlamasıyla tam bir kaosa dönüşmüştü. bağlanmak için bir servis sağlayıcı gerekiyordu. onlar telefon faturasına yansıyan bedeller hariç bir de paket parası alıyordu. hatta dsl gelene değin interneti bile kontörle satmaya başlamıştı namussuzlar. bir de bunu matah bir ürün gibi sunuyorlardı. en nefret ettiğim seri şuydu. ixir

    - televizyonun gittikçe dejenere bir hal alması bu dönemin sonuna tekabül eder. televoleler, saçma sapan magazin programları vs hep bu dönemde türemiştir. televole demişken bu programda kullanılan müzikler karışık yabancı kaset dönemini bitirmiş, kasetçilerde "dıp-tıs kaset" olarak televole müziklerinden derleme kasetler satılmaya başlamıştı. doğan-şahin modifiye ederek arabada bangır bangır alarma çalma dönemi doksanların ikinci yarısıdır.

    - tv reklamları. bunlarında hiç standartı yoktu. yarım saat reklam beş dakika film izleten kanallar vardı. hatta kanalların kendi ürün pazarlama birimleri vardı. show tv taksitle panasonic telefon satardı. star tv'nin müzik seti, cep telefonu hatta otomobil pazarlamışlığı vardır.

    kitlesel olarak en büyük problem belediyecilikti. istanbul için konuşursak çok büyük problemlerimiz vardı.

    - sürekli su kesintisi yaşanırdı. daha doğrusu belli saatlerde su verilirdi. üç günü geçen kesintilerde belediyeler su tankeri gönderirlerdi. millet elinde bidonlarla kuyruk beklerdi.

    - içme suyu. bu daha büyük problemdi. damacana ve eve servis gibi bir olay olmadığı için su istasyonları türemişti. elde 30 litre bidon benzin pompasıyla aynı sisteme sahip dükkandan su alırdınız.

    - ısınma. istanbul'da doğalgaz yaygınlaşana kadar seneler 2000'e dayanmıştı. lüks sitelerde fuel-oil ve kömürlü merkezi ısı sistemleri vardı fakat halkın geri kalanı kovalı soba kullanırdı. bugün hala evin bodrum katına kömürlük denmesinin sebebi budur. soba ise dünyanın en verimsiz ısınma aletiydi. tek oda ısıtılır diğerleri buz gibi olurdu. sovyetlerin ikinci dünya savaşından beri köylerinde kullandıkları merkezi ısı sistemleri bırakın istanbul'u erzurum gibi küçük ve soğuk şehirlerde bile yapılandırılamamıştı.

    - elektrik. her evde voltaj düzenleyici regülatörler olurdu. sürekli elektrik giderdi. bazen geri gelmesi günleri alırdı. bakkalarda gaz lambası için fitil satılırdı.

    - haşere ve fare sorunu. kedi kadar sıçan gördüğümüz zamanlar olurdu. kaldırımı bile olmayan mahalleleri geçtim sözüm ona lüks semtlerde bile fare görmek sıradandı.

    gerçi bu problemler daha öncesinde de vardı fakat bizzat yaşadığımız ve çözümlendiği günleri gördüğümüz için doksanlara özgü yanları vardı.

    - cep telefonu öncesi dönemin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veremiyorum. bir çok avantaja sahip olmasına rağmen günümüz kadar özel hayatımız taciz altında değildi. birisi evinde varsa vardı yoksa yoktu. sıçarken telefonu açmadığınız için kimse size çemkirmezdi.

    - cep telefonunun büyük bir lüks olduğu dönemdi. gsm şirketleri bizi susuz sabunsuz zikiyordu. bir mesaj atmak 2 kontördü. günümüz para birimiyle 20-30 tl arasında olan 100 kontör ile 50 sms atabiliyor veya en fazla 15-20 dakika konuşabiliyorduk. saçma olan telefonların kendileri ucuzdu. günümüzle karşılaştırıldığında vergiler çok düşük ve ürünler makul kar marjlarıyla satılıyordu. ayrıca en az on farklı firma olduğu için fiyat kırarak rekabet etmeye çalışılıyordu.

    - walkman ile gelen taşınabilir müzik olayı bizim için yine lükstü çünkü sürekli pil satın almak cep yakıyordu. orijinal kaset bulmak zor ve pahalıydı. kaset doldurtmak veya radyodan kendi kayıdını yapmanız gerekirdi. bir parçası kırılınca yedek parçasını bulmak zor satın almak pahalıydı.

    - giyim kuşam bu dönemde ülke içinde çok pahalıydı. günümüzde olduğu gibi bir üç kuruşa alınan bir tişörtü iki kere giydikten sonra eskidiği için atamıyorduk. kısacası fast-fashion yoktu ve kaliteli bir kıyafet uzun seneler giyilebiliyordu. bir yandan avantaj diğer yandan dezavantaj.

    - sigaranın zararlı olduğuna dair algı pek gelişmemişti. doksanların ortalarında getirilen yasaklar ve kamu spotlarına kadar bir çok yerde sigara içilebiliyordu. özellikle şehirler arası otobüslerde sigara içilmesi büyük işkenceydi.

    - gazeteler büyük bir promosyon yarışı içine girmişti. yıllarca kalitesiz saçma sapan bir sürü bok püsürü insanlara türlü yalan dolanla sattılar. öyle bir dönem düşünün ki gazete kuponları biriktirerek beyaz eşya, tabak çanak, otomobil hatta cep telefonu alıyordu insanlar. tek işe yaradıkları nokta her eve ansiklopedi setleri sokmuş olmalarıydı.

    - mcdonald's ve pizza hut gibi fast food şirketleri bu dönemde ülkeye girmişti. öyle bir algı yaratmışlardı ki lüks fine-dining restoranı muamelesi görüyorlardı. açıldıkları ilk yıllarda durumu olan aileler hafta sonu en güzel kıyafetlerini giyerek giderlerdi buraya. hatta önünde fotoğraf çektirip albüme koyarlardı.

    - bir kaç sene önce ücretsiz izlediğimiz futbol maçları bu dönemde paralı oldu. cine-5, tele-on derken digitürk'e kadar uzanan karanlık dönem bu yıllarda başlamıştı.

    - majistral ilaç hazırlayıp satan eczanelerin sanırım son dönemiydi. eczacıların doktor kadar saygı gördüğü gibi fakat dükkanlarının daha çok bakkala benzediği bir dönemdi. bir çok ilaç ve hijyen/kozmetik ürünü ölçüyle satılırdı. hazır formülleri gazete kağıdından külah yapıp vereni vardı. şimdi ise mağaza güzel kendisi diplomalı bakkal oldu bunların.
  • mario'nun princess peach'ini kurtarmak uğruna tüm çocukların kale burçlarında, kanalizasyon çukurlarında heder olması.
    derdimizi seveyim...
  • sokakta ayı oynatılması. gerçi o zamanın ayıları şimdinin insanından daha medeniydi lan. laf anlıyordu en azından, otur dersin oturur, oyna dersen oynar.
  • benim için nintendo kasetlerinin tozlanması, kasetleri takas eden adamın suratsızlığı ve atari’nin fazla ısınmasıdır.
  • ohal - polis amcalar istedikleri gibi davranabilirlerdi. onlar polisti çünkü. onlara bakarsak küfredebilirlerdi ve bu normaldi. onların sözünü hep dinlemeliydik. yoksa bize kızabilirler, dövebilirlerdi.

    hizbullah vs pkk - benim büyüdüğüm yerde bunlar büyük problemdi. okullarda bunların çeteleri, sempatizanları, destekçileri vs. oluyordu. zaman zaman birbirlerine giriyorlardı. bazı okullarda birinden birini seçmek şart gibiydi. neyse ki bizim okulda hiç olmadı.

    terör eylemleri - içinde ne olduğunu bilmediğimiz kutulara, poşetlere tekme atmamayı öğrendik. zira onlarda bomba olabilirdi ve havaya uçabilirdik. hava kararınca dışarıda olmak tehlikeliydi. polisler bizi terörist, teröristler ise polis sandığı için ateş edebilirdi. şehirde neredeyse hiç çöp kutusu yoktu. galiba bazı bombalar istenen gibi olmayınca çöp kutusuna falan atılıyordu.* çöp kutuları basket potası gibi direklere asılı yerden yaklaşık 1.5-2 metre yüksekliğindeki sepetlerdi. çöp atmak o kadar zor olunca da halk çöpleri yere atıyordu. oysa çöpü çöpe atma alışkanlığımız olsa kesin boyumuz uzardı millet olarak.

    tatiller - tatil demek stres demekti bir yerde. mesela yola hangi saatte çıkacağımız bile büyük problemdi. şimdiki gibi her arabada klima yoktu ve bizim araba, tabii ki klimasızdı. sıcaklık nedeniyle gece çıkmak daha iyi gibiydi. öte yandan bazı saatlerde yollarda pusular oluyor, bazı arabaları durdurup soyuyorlardı. onlar durdurmadığında jandarma veya polis şüphelenip arabayı baştan sona arayabiliyordu. bölge sınırları bitene kadar bu iş defalarca olabiliyordu. bir keresinde bizim bölge içinde babamla beraber onların köyüne gece vakti gitmek zorunda kalmıştık. yaklaşık 60 km'lik yolda iki kere jandarma, bir kere de pkk tarafından durdurulup 'güvenlik araması' yapılmıştı.

    bizim bölgeden çıkınca da başka bir problem başlıyordu. evet, diğer bölgelerin insanı bizim plakayı sevmiyordu. bizim şehirde arabaların %60-70'inin plakası 06 veya 34'tü ama bizimki değildi. tatil yerinde bir gün biri sormuştu neden 06 ve 34'ün çok olduğunu. ben de bilmediğim için babama sormuştum. "bizim plakayı sevmiyorlar ya o yüzden insanlar başka plaka kullanıyor." demişti. çok mantıklıydı. plaka dışında bir sebepten kimse bizim kim olduğumuzu anlayamazdı.

    bir de bunların dışında bir tane var çünkü biz de çocuk olduk:
    atari salonu - dönemin en büyük kötü alışkanlıklarındandı sanırım. (terörist olmaktan sonra) atari salonları hep underground mekanlardı. 90'lı yıllarda atari salonu bağımlısı olan çocuklara şimdinin bonzaicisi gibi bakılıyordu.
  • walkman pilinin bitmesi. şarkıyı atlamak için kaseti kurşun kalem ile sarmak zorunda olmak.
  • bakkaldan alinan leblebi tozunun burun a kacmasi yada meybuz un saniyelerce hemen erimesi ve trene kacak binerken konduktor den kacmak gibi siralayabiliriz
  • pokemon tasosu çıksın diye cips mıncıklarken bakkal amcanın farketmesi.
  • arkadaşların evden araması, daha beteri erkek arkadaşın evden araması, telefonu anne ve baba açınca küt diye kapatması, anne ve babanın huylanması. ortaokul ve lise yıllarımda benim için ciddi bir problemdi. cep telefonum olduğunda üniversitedeydim zaten.