• excutive producer tanim olarak parayi veren insandir, ancak parayi veren insanlar genelde bu unvan yerine saf producerunvanini tercih ederler, hatta bu unvani almayi parayi vermenin on kosulu olarak surerler. bunun nedeni film olur da akademi odulu alacak olursa, odulun sadece "producer" adi altindaki insanlara veriliyor olmasidir.

  • filmi kadıköy'de, sevgili dostum eyuphan'la birlikte izlemiştik; hatta sanırım kardeşi de bizimle beraberdi. kapanış jeneriği akmasına rağmen film bizim için bitmemişti. uzun uzun jeneriğe bakmış, oturduğumuz yerde çakılı kalmıştık.

    genelde bir lynch filmi izleyicisini ikiye böler. bizde de öyle oldu. iyi anımsıyorum, lost highway üzerine başladığımız sohbet; modernlik, postmodern sinema, fragmanter özne, bütüncül felsefenin sonu, nietzsche ve parçalı dünya görüşü, yaşamdaki anlamsızlığın ve psikolojik kaosun sinema sanatına yansıma biçimi üzerine gidip gelmişti.

    sözün özü, eyuphan filmi beğenmediğini, yaşamın bu denli karmaşık olmadığını, dolayısıyla sinema yapıtlarının da bu filmde olduğu gibi karmaşık olmaması gerektiğini, kafa karıştıran şeyin film olarak değerlendirilemeyeceğini, ama yine de saygı duyduğunu belirtti.

    benim ise filme yaklaşımım halen değişmedi: sanat, yaşamın aynası değildir (stendhal'e selam), belki bazen öyledir, ama sanat ile yaşam illaki aynı düzlemde buluşmak zorunda değildir, en anlamsız görünen sanat yapıtı bile dikkatlice çözümlendiğinde öznesine göre anlam üretecektir. sanat yapıtı yaşayan bir şeydir, mutlak anlamı yoktur. yazar ölmüştür artık (roland barthes'a selam). postmodern sanat yapıtları okuru veya izleyiciyi de yaratım sürecine çaığırırlar. metni ya da filmi yeniden yazmamız/çekmemiz istenir. lost highway de böyle bir filmdi işte.

    bununla birlikte, fragmanter öznenin ruhsal karmaşasının filmiydi önümüzdeki. bir meta filmdi (godard'a selam) ve yönetmenin sanatsal serüvenini de özetliyordu.

    neo noir tarzında çekilmişti. bununla birlikte filmdeki polis dedektifleri hiçbir şeyi aydınlatamıyorlardı.

    femme fatale eril anksiyetenin temel motivasyon kaynağıydı. femme fatale'in erkek-özne ile karşılaştığı ilk sahne pastişti ve olasılıkla postacı kapıyı iki kere çalar gibi kara filmlerin içinde bulunduğu filmsel familyaya bıyık altından bir göndermeydi. zehirli ölümcül, erkek-özneyi iğdiş ediyordu ve ona asla sahip olunamayacaktı (bunuel'e ve arzunun o belirsiz nesnesi'ne selam).

    baba figürü freudcu primal scene'i anımsatırcasına şiddet dolu, sahipkar, dominant bir figürdü ve öldürülmesi (olasılıkla sembolik bir ölümdü) gerekiyordu.

    kayıp otoban gibi bilinçaltı da yarı karanlık bir dehliz gibiydi. sarı şeritler belki de ihanetin rengini sembolize ediyorlardı.

    bütünlüklü özne kuramından artık bahsedilemezdi, çünkü postyapısalcıların da ısrarla savundukları gibi özne statik bir varlık değildi, değişim sürekliydi (baudrillard'a ve lyotard'a selam).

    sinema ardışık öyküler anlatmak zorunda değildi. yaşamın kendisi gerçekten de sandığımız gibi düzçizgisel ve anlaşılır mıydı? yaşamdaki sorunlarımızı çoğu zaman ya çözemediğimiz ya da anlamlandıramadığımız gibi sanat yapıtları da bu karmaşık psikolojiyi bir şekilde peliküle aktarmalıydı.

    ve daha bunun gibi birçok mesele hakkında düşündüklerim o günden bugüne pek değişmedi. david lynch'in yeni bir filme başlayacağını okuduğum için yazdım bunları. inland empire'dan sonra acaba ne ile karşılaşacağız, şimdiden merak içindeyim.

    ekstra:

    film üzerine detaylı ve kuşatıcı bir bakış için şu incelemeler okunabilir:

    1. bölüm
    2. bölüm
    3. bölüm
    4. bölüm

    edit: imla

  • altında derin ve karmaşık bir dizi psikolojik faktörün yattığına inandığım korkunç bir his. duşakabinimizin su sızdırmaya başlaması, kombimizin titreye titreye çalışması, buzdolabımızın optimus prime 'a dönüşmesi gibi nedenlerle eve çağırdığımız tamirci karşısında neden çaresiz hissederiz kendimizi? neden sürekli ona yaranmaya çalışırız? neden "ustacığım bir şey lazım mı?" diye sorarız sürekli? o bir cerrah titizliğiyle işini yaparken hissettiğimiz gerilimin sebebi nedir? neden eve gelen usta bizden "kullanılmayan, böyle eski, pis bir bez" ya da "şöyle küçük bir iskemle" istediğinde heyecanlanırız?

    çocukken evde bozulan her elektronik alet karşısında "sen mi oynadın lan bununla?" diyen bir baba, hiç anlamadığımız bir konuda tamirata gelen adamın çıkaracağı masrafın belirsizliği, bir şeyi tamir ettirmenin getirdiği mutsuzluk ve gerilim hissi... hepsi ama hepsi bu suçluluğun nedenleri arasında sayılabilir. mamafih akılda tutulması gereken bir başka neden de bazı tamircilerin eve sıradan bir insan, normal bir tesisatçı şeklinde gelmek yerine sorgu meleği kılığında gelmesi olabilir. adam sizinle öyle bir konuşur ki ezilir büzülürsünüz. sizi sorgular da sorgular... sorun ondan önce gelen tamirciler ya da ustalardır. bu asabi ve kıskanç usta tipi adamın ruhundaki suçluluk hissini arttırır.

    - usta sorun neymiş?

    - kime monte ettirdiniz siz bunu?

    - valla eve taşınırken ustalar baktı...

    - ....

    - ne olmuş abi?

    - olacağı olmuş işte... işi bilmeyen adam bunu ekseriyetle böyle monte eder. bunu kompile yanlış monte etmişler...

    - tüh ya...

    - masraftan mı kaçtınız siz?

    - yo...

    - masraftan kaçarsanız böyle olur işte...

    - abi kaçmadık masraftan...

    - geçen bir başka yerden çağırdılar... duşakabini takar takmaz hadi selamunaleyküm... sular alttan banyoyu basmış... masraftan kaçmayacaksın, ustasını bulacaksın...

    - valla bilemedik abi... masraftan da kaçmadık ama...

    - kaçmayacaksın masraftan...

    - yok abi kesinlikle kaçmadık zaten...

    ***

    bu ne lan? yecüc mecüc gelse daha iyiydi... usta mısın csi dedektifi misin? kaçtım masraftan evet... ucuzu tercih ettim... allah belanı versin senin... zona oldu her yanım stresten, gerilimden... evet masraftan kaçtım... evet arkadaşlarla biz monte ettik onu... biz monte ettik... anlıyor musun biz... ucuz olsun istedim çünkü... masraf çoktu, artmasın istedim... suç mu? suç mu bu? amacın beni ağlatmak mı, üzmek mi? özür dilerim tamam mı usta... tamam mı? özür dilerim... allah kahretsin özür dilerim... yeter artık üstüme gelme... ühühühühühühühüh.... ya şimdi yazarken bile fena oldum... sanırım devam edemeyeceğim. burda keselim lütfen...

  • rezaleti yaşayan naz hanım zaten yukarda yazılanları yazmış hatta 2 nci maddedeki teklifi kabul ettiginide söylemiş... fakat firmaya güvenmediği için sözleşme yapalım demiş. fakat firma sözleşme yapmayı reddetmiş. yani burada rezalet gerçeği diye başlık açıp firmayı haklı çıkarmaya çalışan arkadaş.. aslında rezaleti dogrulamis farkında değil.

  • benim.

    sahipli, ipi birinin elinde olan köpeklerden çekinmem, ama salık veya sokak köpeklerinin olduğu sokaktan geçemem ve bildiğin yolumu değiştiririm.

    eğer o yoldan geçmek zorundaysam sahipliyse sahibini uyarırım bağlar mısın diye.
    köpek çok severim normalde, şu ana kadar hiç bir saldırıya uğramadın, şahit te olmadım ana korkuyorum işte amk.
    sizin kopeginiz var diye korkan insanlari asagilamak ise karakterinizin bir özetidir.

  • günün birinde ülkenin en ünlü bilimadamının ve mühendisinin yarışacağı bir organizasyon tertiplenir... bazı kurallar vardır elbet: koşacaklardır, finiş çizgisinde de afet bir hatun vardır... işaret verilince bu afete doğru koşmaları gerekmektedir, hatuna ilk ulaşan kazanacaktır yarışı; ve de tabii ki hatunu... ancak koşu bildiğimiz yarışlar gibi değildir; her yarışçı ilk önce yolun yarısını koşacaktır, orda duracak ve daha sonra kalan yolun yarısını koşacaktır ve yarışın sonuna kadar böyle devam edecektir... start verilir, yarış başlar... ama bilimadamı koşmamaktadır... hakemler hemen yaklaşır ve:

    - yarış başladı ama siz koşmuyorsunuz, böyle giderse kaybedeceksiniz...

    bilimadamı kendinden emin bir şekilde:

    - niye kendimi yorayım ki, hiçbir zaman ulaşamayacağım nasıl olsa (açıklama da yapar)... şu aciz mühendise de bakın nasıl çabalıyor; çok yazık çok yazık...

    hakemlerin aklına yatar, ancak mühendis hala çabalamaktadır; az da yolu kalmıştır... merak içinde ona da sorarlar hemen yetişip:

    - mühendis bey, siz neden hala koşuyorsunuz? hiçbir zaman ulaşamayacakmışsınız ki (açıklama da yaparlar)... bakın rakibiniz koşmuyor bile...

    mühendis cevabı yapıştırır:

    - bırakın o salağı, ben işimi görecek kadar yaklaşacam ya o bana yeter!