şükela:  tümü | bugün
  • "şimdi benim seni etkilemem gerek, böyle dans falan etmemiz, sana şiir okumam, mum ışığında yemek yememiz, sonra sevişmemiz gerek.. ancak gözlemliyorum ki ikimizin de hedefi seks yapmak ve aramızda sıvı aktarımı, kimyasal madde transferi gerçekleştirmek.. neden bütün bu zaman kayıplarını es geçip de direk sevişme olayına girmiyoruz.. aslına bakarsan sana ne söylemem gerektiğini tam olarak da bilmiyorum.. bu tip ortamlara, muhabbete çok uzağım.."
  • "yalnız yaşayabilmek için, hem tanrı hem vahşi hayvan hem de filozof olmak gerekir."
    diyen nietzsche’yi haklı çıkaran bir film...
    john forbes nash’in gerçek hayatından ilham alınarak yapılmış hikayede russel crowe, "ikinci el bilgilerle" yetinmeyen bir dehayı canlandırıyor: evreni yöneten yasalar ve matematik söz konusu olduğunda, önce var olanı seyrediyor, sonra gidip kendi teorisini kendisi kuruyor.
    zeka ile delilik arasındaki ince çizgide geçen film, aslında yalnızlıklarla örülü bir aşk öyküsünün üzerinde yükseliyor.

    (bkz: oyun teorisi)
  • filmin bir sahnesinde, universitenin onundeki yesil alanda kucuk kiz yerde dolasan guvercinler arasinda "ucun kuslar, ucun kuslar" diye bagirarak kosustururken kuslarin hicbirinin yerden havalanmamasi ile bende, adamlar yapmis kardesim, boyle ufak bir ayrintiyi bile atlamamislar mirildanmalarina sebep olmustur.

    (bkz: film hatalari)
    (bkz: filmlerde hata bulma kulubu)
  • ron howard'in abartip bokunu cikardigi, gercek hayattan sadece esinlenilmis bir film... john nash dahidir, mahidir filan ama, aslinda soyle biridir:

    filmde gordugumuz karisi alicia'dan john adinda bir oglu oldugu gibi, daha onceden beraber oldugu baska bir kadindan da john adinda bir oglu vardir ve onlari terketmis, omur boyunca bes kurus para da vermemistir. sizoid fantazileri sadece casuslukla sinirli olmayip, alien vs motifleriyle de susludur. ayrica hani umumi tuvaletlerle erkek fahiselerle filan basilmak gibi hobileri vardir bu amcamizin. zaten bunlara dayanamayan alicia'da onu yillar once bosamistir. yine filmde neredeyse arkadaslarina "takilmak" olarak gordugumuz tavirlarinin da aslinda son derece kaba oldugunu, asil bu yuzden cevresinde sevilmedigini belirtmek gerekir.

    son olarak nobeli tek basina almamis, simdi ismini unuttugum biriyle paylasmistir ve filmdeki dokunakli nobel toreninin aslinda, ortalikta alicia filan yoktur. alicia nash ile adam nobeli aldiktan ve bu film de yapildiktan sonra, yeniden evlenmistir.

    simdi kissadan hisse diyecegim sudur ki: bu film ozune sagdik kalinarak cekilseymis (yani filmin kahramani essoglessek bir deha olsaymis), yonetmen de ron howard yerine abel ferrara filan olsaymis, kult film olabilirmis rahatlikla. boyle sadece boyle bir film olmus iste...
  • dr. rosen'in; john nash'in durumunu ve şizofreni'nin dinamiğini tek cümleyle açıkladığı film.

    --- spoiler ---

    "tanıdığınız kişilerin, bildiğiniz yerlerin, sizin için en önemli anların hiç bir zaman sizi terk etmediğini, ölmediğini fakat zaten hiçbir zaman da varolmadığını aniden öğrendiğinizi hayal edin. bu nasıl bir cehennem olurdu?"

    --- spoiler ---
  • kimilerine aksini düşünse de, russell crowe'un harika oyunculuk sergilediği film.
    ayrıca
    (bkz: nash equilibrium)
    (bkz: game theory)
  • şizofreniden bahsedildiğinde aklıma gelecek ilk imgeler, diyaloglar, görüntüler her zaman bu filmin karelerinden oldu. birkaç yıl arayla tekrar tekrar izlenecek filmlerdendir.

    --- spoiler ---

    -bir kızla tanıştım.
    -insan mı?
    -evet homo sapiens.

    --- spoiler ---

    diyaloğuyla tebessüm ettirir.
  • dolma kalem'lerin saygı gösterisi olarak masaya bırakıldığı sahneyle insanı büyüleyen oldukça güzel bir film.
  • russell crowe'u oscar heykelciği ile buluşturacak filmdir. sol elini alnına dayayıp, bakışlarını odaklayamayışını gayet tutarlı bir biçimde tüm film boyunca tekrar eden john nash, eşi alicia*'nın aşkıyla şizofreninin üstesinden, hem de salt aklını kullanarak gelir.

    şizofrenik sanrılardan kurtulmanın, modern psikiyatri tarafından kabul görmüş olan tedavilerin dışında bir yolu daha vardır: sanrılar içinde bir tek gerçek ya da gerçeğe aykırı bir tek ayrıntı yakalamak. filmde john nash*, "meleeche gerçek olamaz, o hiç büyümüyor" dediğinde, gereksindiği o gerçeği yakalamıştır işte.

    gerçeğinden şüphe etmemek kendini fazla önemsemek değil de nedir? kendi gerçeklerine bağımlı olmak, başkalarını hiçe saymak değil de ne? bir an "o"nun haklı olabileceğini düşünmekle başlar herşey, bazen zarflar dolusudur gerçek olduğunu sandığımız gerçek; ve onu yerine ulaşmayan postalar olarak yollarız sağa sola onların tek gerçek olduğuna inanarak; ta ki, biri çıkıp zarflarımızın her birini, postalanma sırasıyla bir poşetten çıkarıp "bak, hiç biri açılmamış!" diyene kadar. kendini karşısındakinin yerine koyarak* onun gerçeğini aramayı üstlenene duyulan aşkla başlar, "belki de o* haklıdır" düşüncesi.

    tüm denklemler aşkın sonsuz gücünü anlamak için kurulur, der nash. kimi (zaman) erkeklerin bunu anlaması için elli yıl süre ve bir nobel ödülü gerekir.
  • her izlediğimde beni ağlatmayı başaran film. öyle ota boka da ağlamam. hatta dangoz bile sayılabilirim bu konuda. bazı filmler vardır sonunu bildiğinizde izleyesiniz gelmez. bu film onlardan değil. bile bile izlettiriyor kendini. içinde bir şeyler buluyorum kendime ait.

    --- spoiler ---

    bu filmin sadece tek bir yerinde gözlerim sulanıyor ağlama ihtiyacı duyuyorum. ama filmin sonunda ki o duygu yüklü konuşmasında değil. kaç kere izledim bilmiyorum bu filmi. ama o çay muhabbetiyle başlayan yürüyüş de içim ısınıyor. girmeye çekindiğim bütün o yerler aklıma geliyor. inatla da açıp öğrenmiyorum masaya kalem bırakma olayını. ama ben o kadar derin anlamlar yüklüyorum ki bu filmi izlerken o masaya bırakılan kalemlere. her kalemde gözümden bir damla yaş daha süzülüyor. sevdiğini belli edebilen tiplerden hiç olmadım. gidip omzuna yumruk atasım sonra da gözlerinin içine bakasım geliyor profesör nash'in. anladın sen onu der gibi kafamı iki kere sallayıp geriye çekilesim geliyor.

    --- spoiler ---

    uykusuz kaldım ama bu film zaten bana insanın sınırlarının istenildiğinde çok ama çok esneyebildiğini hatırlatıyor. bir de matematiği sevdiğimi..