şükela:  tümü | bugün
653 entry daha
  • galiba rumencesi portocala mecanica oluyor.

    türkiye iş bankası kültür yayınları'ndan dost körpe çevirisini bir yeniden yaratma olarak selamladığım roman. filmi birkaç yıl önce izlemiş, büyük ustanın diğer filmleri kadar sevip anlamamıştım. 1962 doğum tarihli kitap ise daha ilk birkaç paragraftan itibaren beni-okuyucuyu sımsıkı tutuşuyla, fütüristik distopyadan zihinsel ve duygusal olarak kaçınmaya izin vermemesiyle kendine hayran bıraktı. hakkını vermeliyim, bir edebiyat uyarlaması olarak otomatik portakal filmi de çok üst düzeylerde. kitabı okurken dekor, kostüm, tipleme, atmosfer üretme bakımından stanley kubrick'in neler yarattığını hemen hissettim, kitapta kendimi çok bildik bir evrende buldum. [kubrick'in özellikle bu filmi david lynch'in müjdeleyicisi ve üslubuna giriş gibidir.] gerçekten burgess'in de havarivari söylemi acı ilacı/sanatı yutmamızda çok yardım ediyor.

    edebiyat uyarlaması filmlerde kitap-film, film-kitap peşpeşe yapma güdülenmem yok artıkın, kendime dayatmayı bıraktım. aralıklı da olsa ikisine de baktığımda tamam. satantango dahil öyle yürümeye başladı. ha, tam tamına karşılaştırma yapmak istenirse döne döne bakmak gerekir. a clockwork orange filmi (ama özellikle kitap) aynı zamanda bir müzik göndermeleri kütüphanesi. bir de uyduruk/hayali besteciler ve şarkılar külliyatı var. fakebands.com'un yarısını doldurur. o uyduruk beste-grup olayıyla ilk kayıp zamanın izinde'de karşılaşmıştım. vinteuil sonatı'nı kesin biliyorum sanki. dilimin de ucunda, bulucam diye göbeğim çatladıydı!

    ara edit: izlenimim o ki, anthony burgess bu kitabı yazarken esasen bir esinle, bir şey tarafından yazdırılır gibi otomatik pilota bağlayarak yazmış. müthiş bir akıcılık ve çoğu nadsat argosuna yaslanan söylem geliştirme var; kıvam çok iyi; bilgi verme ile boka bulama dengesi karışmamış. hem kendinden geçmiş hem son derece kendini ve amacını bilir şekilde yazmış.

    cümlenin, daha doğrusu paragrafın gelişi belli mi; kitabın bitişi bir patlama veya yumuşağa bağlamanın ikisi de değil. sanki yazar sıkılmış, artık kitabı/metni elinden atmak istemiş. yazacağım kadar yazdım, gerisini benden beklemeyiverin artık demiş. sonunda ilahi düzen, geçici gençlik, her şeyin yinelenmesi, yinelenmeye rıza, bir tür nietzscheci bengi dönüş taraftarlığı... ama yok, bu bitim bir olmamışlık, bitmemişlik hissi üretiyor. bazı başka kitap ve yazarlarda da bitiş kabızlığı görürüz, yalnız, ne olduysa ben olduğu gibi kabullenmekte zorlandım. olağanda yazarı hep önde tutar, eleştiri neme gerek köşesinde dururum.

    alıntılarda sözü anthony burgess'e (1917-1993) bırakıyoruz:

    "moruk herif boğulur gibi sesler çıkarınca -vuf vaf vof- georgie ağzını açık tutmayı bıraktı ve yüzüklü zumzuğuyla* o dişsiz ağza bir tane çakmakla yetindi ve bunun üzerine moruk herif epey inlemeye başladı, sonra kan geldi kardeşlerim, gerçekten hoştu."

    "birkaç çok eski mektup vardı, bazıları ta 1960'lardan kalmaydı, "canım canımcığım" gibi saçmalıklar yazılıydı bunlarda."

    "böylece onu yere yatırıp gırgırına giysilerini parçaladık ve inlemeyi kessin diye nazikçe tekmeledik. öyle memeleri meydanda yattığını görünce yapsam mı diye düşündüm, ama vakit daha erkendi."

    "benden sonra sıra bizim dim'deydi*, hak etmişti, ben çıtırı tutarken, peebee shelley maskesini çıkarmadan, hayvan gibi uluyarak işini halletti. (...) sonra sessizlik çöktü ve içimiz nefretle filan doluydu, bu yüzden geride kalan, kırılabilecek her şeyi kırdık -daktiloyu, lambayı, koltukları- ve bizim dim, dim'lik yaptı ve ateşi işeyerek söndürdü, halıya da sıçacaktı, nasılsa bir sürü kağıt vardı, ama ben hayır dedim."

    "ama kötülüğün sebebini bulmaya çalışarak tırnaklarını kemirmeleri, kahkahadan kırılmama yol açıyor kardeşlerim. iyiliğin* sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki? (...) ama birey olmayan şeyler kötülüğe katlanamazlar, yani devlet ve yargıçlar ve okullar kötülüğe izin veremezler çünkü bireylere izin veremezler."

    "büyük bir savaştan çıkmış gibi görünüyorlardı, ki cidden öyle olmuştu ve her tarafları morluk içindeydi ve surat asıyorlardı. eee, okula gitmeyeceklerse bir şekilde eğitilmeleri gerekiyordu."

    "otoya ihtiyacınız olursa ağaçlardan topluyorsunuz. mangıra ihtiyacınız varsa alıyorsunuz. evet? büyük dobişko kapitalistler olma sevdası nerden çıktı durup dururken?"

    "ama sokağa çıktığımızda, düşünmenin salaklara göre olduğunu ve akıllıların ilhamı ve tanrı'nın gönderdiklerini filan kullandıklarını çakozladım."

    [dim kocaman ve manyak bir hayvan gibi "aaaaaaargh," diye bağırarak zinciri belinden çabucak ve dehşet çıkardı, insan ister istemez takdir ediyordu.]

    "o, köpek gibi auvvv auvvv auvvv derken georgie'de denediğim stili kullandım, tek bir hamlede -yukarı çıkartıp eğip keserek- usturayı bizim dim'in kol bileğine biraz daldırdım ve o zaman küçük bir çocuk gibi bağırarak, yılan gibi zincirini elinden düşürdü."

    ["asla," dedim. "insan bir kere ölebilir*. dim daha doğmadan ölmüş*. o kıpkırmızı kan birazdan kesilir." çünkü ana kablolarını filan kesmemiştim.]

    "biraz manyak bir karı* olduğu anlaşılıyordu, hayatını tek tabanca yaşamaktan denyolaşmıştı herhalde."

    "sonra ludwig van'ın çatık kaşlı suratı ve kravatı ve rüzgarda dalgalanan dağınık saçları güneş gibi yükseldi ve dokuzuncu'nun son bölümünü duydum, sözleri biraz değişikti, sanki bu bir rüya olduğundan değişik olmaları gerektiğini biliyorlardı:

    çocuk, cennettin şamatacı köpekbalığı,
    elysium'un katili,
    yürekler yanıyor, canlanmış, kendinden gezmiş,
    ağzına zumzuğu vuracağız ve pis
    kokulu kıçını tekmeleyeceğiz."

    ["elden bir şey gelmez," dedi dr. branom. "hapisteki şairin* dediği gibi, her insan sevdiği şeyi öldürür*. ceza öğesi budur belki de."]

    ["eski kafiyeli argolardan* gelişigüzel alıntılar," dedi branom, ki artık pek kanka gibi görünmüyordu. "biraz da çingene dili. ama kökenleri temelde slav. propaganda. bilinçaltı şartlanması.]

    "bir akıl çağının kafirliği. doğruyu görür ve onaylar, ama yanlışı yaparım. hayır, hayır evladım, sen her şeyi bize bırakmalısın. ama canını sıkma. yakında hepsi bitecek. iki haftadan az bir zamanda özgür bir insan olacaksın."

    "bu yüzden, ağzımı açıp ühü ühü ühü oldum ve gözyaşlarım, dikizlenmeye zorlandığım şeyleri engelleyip kutsal gümüşi çiy damlaları filan gibi aktılar."

    "o zaman uykuya sığınmama yol açan şey, korkunç ve yanlış bir histi kardeşlerim, vurmaktansa vurulmanın daha iyi olduğu hissiydi."

    [o zaman sesimi iyice yükseltip cıyakladım: "sırf bir otomatik portakal gibi mi olayım yani?" bunu neden dedim bilmiyordum kardeşlerim, aklıma durup dururken filan gelivermişti. nedense hepsi bunu duyunca bir iki dakika sustular.]

    "(...), ama mozart'ın* kırkıncı senfoni'si değildi, mozart'ın prague'ıydı -herif rafta ilk eline geçen mozart'ı koymuştu herhalde- ve bu, cidden kafamı bozabilecek bir durumdu ve sancı çekip hastalanmak istemiyorsam sinirlerime hakim olmam gerekiyordu, (...)"

    "cidden dehşet bildiğim, ama yıllardır dinlemediğim bir senfoniydi, danimarkalı otto skadelig denen herifin üç numaralı senfoni'siydi, çok gürültülü ve şiddet doluydu, özellikle de şimdi çalan birinci kısmı. iki saniye filan, ilgi ve keyifle dinledim, ama sonra sancılarla hastalık başlayınca inledim."

    "bu yüzden serçe parmaklarımı kulaklarıma iyice soktum, ama trombonlarla timballeri hala çok yüksek duyabiliyordum. bu yüzden yine, kesin, diye cıyakladım va duvara dan dan dan vurdum, ama hiçbir değişiklik olmadı."

    "yatağımın yanında oturan bir hemşire, çok soluk baskılı bir kitap okuyordu ve bir öykü okuduğu, bir sürü tırnak işaretinden belliydi ve okurken uh uh uh diye hızlı hızlı soluyordu, yani demek ki bildiğimiz seks hikayesiydi."

    "anamsa ühü ühü ühü yapmayı sürdürüyordu ve kıçım kadar çirkin görünüyordu."

    ["ah, kapa çeneni," dedim, "yoksa sana uluyup cıyaklaman* doğru dürüst bir sebep veririm. dişlerini göçertirim, feleğini şaşırırsın." (...) sanki iyileşmek için kötüleşmem gerekmişti.]

    ["ne çalalım?" diye sordu burnu gözlüklü bir lavuk, ellerinde şahane pırıl pırıl albümler vardı. "mozart? beethoven? schoenberg? carl orff?"

    "dokuzuncu," dedim. "muhteşem dokuzuncu."]

    "bizim wolfgang amadeus* on sekizinde konçertolar, senfoniler, operalar, oratoryolar filan, bir sürü bok püsür yazmıştı, hayır, bok püsür değil, ilahi müzik. sonra şu bizim felix m.* de yaz ortası gecesi rüyası uvertürü'nü yazmıştı. başkaları da vardı. ayrıca şu bizim benjy britt'in* elinden tuttuğu şu fransız şair, en güzel şiirlerini on beşinde filan yazmıştı, ey kardeşlerim. adı arthur'du*. yani on sekiz, kesinlikle genç bir yaş değildi."

    "evet evet evet, işte buydu. gençlik bitmeliydi, ah evet. ama gençlik, hayvanmış gibi olmaktır zaten sadece."

    "o da kendi oğluna engel olamayacaktı kardeşlerim. dünyanın sonuna kadar da böyle filan gidecekti, durmadan durmadan durmadan, kocaman dev bir herif filan gibi, belki dev ellerinde leş kokulu pis bir portakalı döndürüp döndürüp duran bizim tanrı'nın kendisi gibi (korova sütbarı sağ olsun)."

    (bkz: orang)
    (bkz: cıvır/@ibisile)
    (bkz: chilli/@ibisile)
    (bkz: şiddet/@ibisile)
    (bkz: ludovico tekniği)
208 entry daha