şükela:  tümü | bugün
  • george r. r. martin 'in 12 temmuz 2011'de piyasaya cikacak kitabi. a song of ice and fire serisinden.
  • gmt 05.00 sularında malum ortamlara düşmüştür.* okumaya başladık. ki gelip sözlükte abuk subuk spoiler'lara yakalanmamak için de bir an önce bitirmek lazım.
  • beni çelişkiye düşürmüş kitap. bir an önce alıp okusam mı, yoksa, serinin tamamlanmasını mı beklesem. ipnetor bi kitabı beş yılda yazıyor, diğer kitaplarda ne olduğunu unutuyoruz! gerçi artık dizi var, kitapları bir daha okumaya gerek yok. evet evet, edineyim ben bu kitabı bir an önce.
  • son 12 saattir masamin ustunde duran kitaptir.

    ara ara elim gidiyor soyle sayfalarini hizli hizli cevirince yayilan yeni kitap kokusunu kokluyorum. kapagina, haritalarina bakiyorum. arka kapagini, tesekkur yazilarini okuyorum ki uzun tesekkur listesini ezberledim nerdeyse. aralarinda akilda kalici mr.x, pod, x-ray ve mormont gibi sahsiyetler var (kimin nesi olduklari hakkinda bir fikrim yok).

    amma velakin kitaba baslayamiyorum. oysa ki internetde yer alan ornek bolumleri ciktigi gibi bir cirpida bitiren ben. herhangi bir haberi ozellikle son gunlerde buldugum tum spoiler icermeyen inceleme ve roportajlari okuyan gene ben. tyrion, jon snow ve daenerys bolumleri oldugunu bilmeme son kitapda tek bir satirda kaderi gecistirilen davos'un basina gelenler gibi diger yarida kalan olaylarin sonuclarini ogrenecegimi bilmeme ragmen baslayamiyorum.

    baslayamamamin ana nedeni hemen bitirip bir sonraki kitabi bekleyecegim izdirabin dusuncesi degil. asil neden sessiz gecen son kitapdan sonra cok fena firtinalarin kopacagina dair inancim ve onceki kitaplarda yasanan ve diziyi takip edenlerinde yakinda bildigi bazi hadiselerin benzerlerinin yasanmasi durumunda bunyemin kaldiramayacagini bilmem.

    daha bir sure birbirimize bakacagimizi ve kapagindaki kabartmali ejderha figurunun kac dane pulu oldugunu saymadan da okumaya baslayamacagimi biliyorum.
  • george r. r. martin'e güvenirsek (ki aksi için elimizde yeterince sebep var) a song of ice and fire serisinin sondan bir önceki kitabı. tam anlamıyla ömür törpüsü.

    fantastik edebiyatın -tıpkı edebiyatın diğer popüler dalları gibi- yazarlar açısından kolaycılığa yol açan kötü bir tarafı var: okuyucuyu yakalayan bir altyapı ve kahraman(lar) yarattığınızda hikayeyi dilediğiniz gibi sündürerek para kazanmaya devam edebiliyorsunuz. bir noktadan sonra yaratıcılık doğal olarak kayboluyor ve kitapçı rafları birbirinin aynısı çerden çöpten hikayelerle doluyor. hangisini weiss yazmış, hangisini eddings, hangisini salvatore pek bir önemi kalmıyor. belki de bunun için olsa gerek bugün bile fantastik edebiyatın en iyi yazarı tolkien olarak görülüyor. türde son dikkat çekici atılım herbert'in dune serisi ile, king'in bireysel terapi çabası olarak okunabilecek the dark tower serisi ile sınırlı kalıyor.

    "kalıyordu" demek lazım artık. her ikisi de son ciltlerini bekleyen iki seriyle (robert jordan'ın the wheel of time'ı ile george martin'in a song of ice and fire'ı) tolkien çıtasının da, herbert çıtasının da aşıldığını iddia etmek mümkün çünkü. bu iki seriden sonra fantastik edebiyatta gerçekten iz bırakmak isteyen yazarların işi oldukça zorlaştı. iki elf, üç cüce, bir dark lord üzerinden macera romanı kaleme alanların zamanı -büyük ihtimalle- sona erdi. (tabi bu, 13-18 yaş grubunun erotik hayalleri üzerinden beslenen vampirli, kurt adamlı çöplerin, aynı grubun özgüven eksikliğinden beslenen büyücülü zımbırtıların para kazandırmayacağı anlamına gelmiyor)

    toprağı bol olsun, robert jordan'ın son cilde ömrünün vefa etmediği the wheel of time serisi, şu an için, fantastik edebiyatın bütün şablonlarının kullanıldığı klasik anlayışın en ileri, en yetkin noktası. jordan'ın, kaneviçe işler gibi işlediği, el oyası zarafetiyle milim milim ortaya çıkardığı eseri, biraz (ne birazı?) abartıyla klasik dönemin, dostoyevski'nin son sözü olan karamazof kardeşler'le kıyaslanabilir. çok istisnai bir beyin, sıra dışı bir hikaye ortaya çıkmadıkça tahtının sallanacağına ihtimal vermiyorum. kaldı ki aes sedai-bene gesserit, aiel-fremen, moiraine-gandalf, fain-gollum, vs eşleşmelerinin kurulabileceği the wheel of time'ın güçlü yanı yaratıcılığı olmadı.

    a song of ice and fire serisi ise tam aksine, klasik fantastik edebiyat şablonlarını zorlayarak bir ölçüde tıkanmış olan türün yeni kulvarlara geçiş yapabilmesine imkan tanıdığı için farklı, değerli bir yerde duruyor. george martin, çoğu fantastik meraklısını heyecanlandıracak ölçüde ilginç unsurlar kullanıyor hikayesinde. ve ne yazık ki bu unsurlarla hali hazırda okuyucuyu tatmin edecek ölçüde uğraştığı söylenemez (son romanda da durum değişmeyecektir), fantastik unsurlar bu çapraşık insan ilişkileri hikayesinin tuzu, biberi olarak kalıyorlar. (hikaye jordan'ın elinde olsa en az bir beş cilt daha isterdi sanıyorum)

    fantastik edebiyatta bir şekilde adaletin sağlandığını görürüz kitabın sonunda. var olan bütün zorluklara karşın iyiden, doğrudan yana olanların kazandığını görürüz. hadi olmadı diyelim, bütün ayrıntıları kabaca verilmiş bir kehanetin, döngünün içinde herkesin kendine düşen rolü kendi çapında oynadığını görürüz. bu anlamda tür, esasında (yukarıda dostoyevski örneği verdim ama), genel yapı olarak romantik akıma daha yakın durur. martin, bu en genel şablonu kırarak gerçekten ezber bozuyor. yarattığı dünya fantastik bir dünya, evet. fakat o dünyadaki insanlar bizim gündelik hayatta yaşadıklarımıza çok benzer (tavır anlamında. yoksa sanmıyorum ki ejderhalara analık eden kız arkadaşlarımız, kuzgunlara yoldaşlık eden kardeşlerimiz olsun) bir hayat sürüyorlar. iyiler kazanmıyorlar örneğin, ilahi adalet bir şekilde tecelli etmiyor. iyi niyetli bir davranış yüzünden bütün taşlar yerinden oynayabiliyor. olumlu yönde bir evrimden söz etmenin imkanı yok. ortam genelde kaotik ve şans, çok zaman belirleyici etmen olabiliyor.

    ve george martin kahramanlarına asla acımıyor, onlara sempati beslemiyor. olacak olan olması gerektiği gibi oluyor. on beş kitap boyunca ölmeyen drizzt'e, bütün dünya yerinden oynamışken bir yoldaş ve bir parmaktan başkasını kaybetmeyen yüzük kardeşliğine, durumu sürekli kötüleşen fakat bir türlü son noktaya gelemeyen raistlin'e, bir üyesi kaybedildiğinde yarım kitap yas tutulan çok ırklı gruplara alışkın fantastik okuyucusu için bunun, en hafif ifadeyle alışılmadık olduğu söylenebilir. belki de her türlü insan ilişkisine hiçbir tabusu olmadan yaklaşan yazarın (ve serinin) gücü de buradan geliyor, fantastik edebiyat kendine yeni bir mecra buluyor.

    a song of ice and fire serisinin her cildine, "artık yazarın tarzına alıştım. şaşırtamaz beni bu noktadan sonra" diye başlıyorum ve her seferinde george martin, gardımı almadığım bir anımı yakalıyor. a dance with the dragons da bu kuralın istisnası olmadı. son romanda (artık dizisi de var, martin amca bizi 5 yıl bekletmez umarım) nakavt olmayı bekliyorum.
  • kıtabın %85'ini bitirdim ve en kuvvetli izlenimim kitabın zaten çok geç kalmış olmasına karşın (3 sene kadar) hala daha tam hazır olmadan basıldığıdır. klasik r.r. martin meziyetleri ve hikayenin güzelliği hala baki olmakla beraber -belki de çok sayıda yeni pow eklenmesinden dolayı- olayların takibi çok zorlaşmış ve zaman akışını anlamak hemen hemen imkansız. ayrıca hemen göze batan bir ayrıntı da editörün resmen beyin amcıklaması geçirmiş olduğunun bariz olması. kitabın yaklaşık ilk yarısı 4. kitapla paralel hikayeler içeriyor ancak son kitabın üzerinden 4-5 sene vakit geçtiği için yeniden okumak lazım sanki yoksa unuttuğunuz ayrıntılar "hoppala bu da nereden çıktı şimdi" tepkisi verdiriyor. ikinci yarıdan sonra ise çoğunluğu yeni pow karakterlerden oluşan chapterlar içeriyor ve gene bir sonraki kitapta tamamlanacak olan yarım enstantaneler sunuyor. bu da hikayeye odaklanmayı ve yeni karakterlere ısınmayı iyice güçleştiriyor. özellikle slaver's bay chapterları ve oradaki iki yeni pow'un (barristan selmy ve quentyn martell) hikaeleri tamamen yeni bir kültürün içinde olmasının da etkisiyle iyice okuyucuyu zorluyor. hele bir de piyangodan çıkmış yeni bir taht talibi var ki olaylara iyice sarpa sardırmakta. kitabın en güçlü yerleri bilindik karakterlerin de yardımı ile kuzeyde geçen chapterlar. bir de tabii ki daimi okuyucu favorileri arya ve tyrion kısımları var ve her zamanki gibi zavallının (tyrion) burnu boktan çıkmıyor. bazen merak ediyorum martin'in cücelere garezi mi var diye...

    özet geçersek;

    eski pow'lar:

    jon snow,
    daenerys targaryen,
    tyrion lannister,
    arya stark,
    asha greyjoy,
    theon 'reek' greyjoy,
    bran stark,
    davos seavorth,
    cersei lannister ve
    jaime lannister.

    yeni pow'lar:

    areo hotah (martell şovalyesi),
    victarion greyjoy,
    barristan selmy,
    melisandre,
    jon connington (robert tarafından sürgün edilmiş bir eski bir lord) ve
    quentyn martell.

    sonuç olarak hikaye daha heyecanlı bir hale gelse, fantastik öğeler iyice belirginleşmeye başlasa ve dağılan taraflar yeni ittifaklarla toparlansa da bu kadar bol malzemeye rağmen anlatım açısından serinin en zayıf kitabı olmuş diyebilirim. bu açıdan rahmetli robert jordan'ın vefatinden önce yazdığı son üç wot cildine benziyor. okuyucuyu doyurmakla beraber bir havada kalmışlık ve hikayeden kopma havası veriyor. tabii daha kitap bitmedi kalan 3-4 chapterda (ki hepsi yeni powların) hikaye örgüsünün içine daha çok girip havada kala bazı yerleri tamamlayabilir martin.
  • yapılan bir kaç yoruma bakılacak olursa serinin geri kalanının da ilk üç kitaba göre tırt olacağının sinyalini veren bölümdür.ilk üç kitaptaki o sürükleyicilik, o kaleciyi ters köşeye yatırıcılık gibi bilumum orijinal özellikler dördüncü kitapta adeta yok olup gitmişti, e beşinci için de iç açıcı şeyler söylenmiyor. üçüncü kitabın gölgesinde kaldı benim için hala okumakta olduğum dördüncü kitap. tabi yazar tam tersini yapıp yine ters köşeye yatırır da bu dediklerimi memnuniyetle bir bir yerim.

    ayrıca avrupa için paperback versiyonu 29 martta basılacakmış, ön siparişler avrupa amazon sitelerinden verilmekte.
  • kötü olsada serinin en kötü kitabı ödülünü a feast for crows'un elinden alamayan kitaptır bence.
  • üçüncü kitapla aynı tadı vermese de, reek/theon bölümlerinde george r. r. martin bayağı döktürmüş. beş kitap içinde beni en çok etkileyen kısımlar bunlar oldu.
  • bu kitabı bitirmemek gerekiyor kesinlikle. bitirdiğiniz zaman bütün seri ile ilgili herkesin bilebileceği maksimum bilgiye sahip oluyorsunuz. bir de her kitap gibi arkasında bir sürü muamma bırakıp bittiği için ayrıca uyuz oluyorsunuz. simdi bekle george efendiyi devamını getirsin.

    bu arada içinde muhteşem bir cümle barındırır.

    “a reader lives a thousand lives before he dies," said jojen. "the man who never reads lives only one.”