şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • --- spoiler ---

    film boyunca kafamı kurcalayan soru: filmde baştan sona casey affleck mi oynadı yoksa ilk 15 dk'nın parasını verip filmin geri kalanında kelepir oyuncu mu oynattılar?

    --- spoiler ---
  • özgün fikirli hipster işi. zamanı ele alışını çok beğendim fakat daha iyi bir film çıkarabilirmişler. çok soğuk film, özellikle oyunculuklardan kaynaklı, o hislere yaklaşamıyorsun. bir de psikopat tipli herifin hayatta her şey boş tiradını beğenmedim, kör göze parmak olmuş.

    herkes notta yazana takılmış. tahminimi yazayım:

    --- spoiler ---

    karşı evdeki öteki dişi hayaletin nasıl yok olduğunu hatırlayın. "geleceklerini düşünmüyorum" der ve yok olur. bunu şöyle yorumladım, hayaletler ya umutla hayatta kalıyorlar ya da bekledikleri birisi var yani bir amaçları var. aynı şekilde bizim hayaletimiz de kağıtta isminin yazılı olmasını bekliyordu. başka bir şey yazdığını görünce yok oldu. tam tersi de olabilir. kendi ismi yazıyordu ve beklediğini aldı artık evrenden bir beklentisi kalmadı. bu seçim, sizin hayata pozitif veya negatif bakmanızla alakalı.

    --- spoiler ---
  • herkesin seveceği bir film değil, bu da "yalnızca sinefiller sever, çok entelektüel, çok alt metinli bir film" demek değil. filmde diyalog ve olaydan çok; kaybolmuşluk hissi, yas, bekleyiş, zamandan bağımsız hissetme, bir şeylere yalnızca izleyici olma duyguları var ve bu duygular yas tutanın gözünden değil, yası tutulanın gözünden aktarılınca film kolay izlenebilirliğini yitiriyor. ancak birkaç yerde izleyiciyi çok güzel yakalayabiliyor, ön yargısız yaklaşılırsa.

    herkesin çok eleştirdiği turta yeme sahnesi ekranlarda ilk kez gördüğümüz bir şey bile değil üstelik, nerede filmle ilgili bir şey gördüysem, duyduysam "film sanat kaygılı olsun diye oyuncuya beş dakika boyunca turta yedirmişler, beş dakika boyunca oyuncunun çatal çatal turta yemesini izliyoruz, inanılmaz sıkıcı..." eleştirisini gördüm, duydum. ve o sahnede sıkılmadım, "duygusal yeme" terimini görsel olarak ne güzel yansıtmışlar ya. ki dediğim gibi, ekranda ilk kez bile görmüyoruz, eski true blood izleyicileri hatırlar, sookie stackhouse büyükannesi öldürülünce onun elleriyle yaptığı yarım kalmış pastayı oturup yemişti ekranda, ağlaya ağlaya, sindire sindire yemişti ya hani, ha işte aynı şey.

    --- spoiler ---

    bir de cgi falan olmadan çarşaflı bir hayaleti, fragmanı ilk izlediğimde komik bulmuştum ve "nasıl olacak?" diye düşünmüştüm. o kadar hoş olmuş ki, yüz ifadesi olmadan çarşaf üzerine açılmış iki delikle tasvir edilmiş bir hayaletin yorgun ve üzgün görünebileceğini hayalimde canlandıramazdım, zaman geçtikçe çarşaf eskidi ve hayaletin dış görünüşü çöktü, ne güzel değil miydi ya?
    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    turta sahnesi gereksiz veya uzun diye eleştirilmiş lakin, bir insanın yaşadığı bir travma sonrası, kendisini kaybedip şuursuzlaşmasını gösterme açısından güzel bir sahne değil miydi?

    filmi izlerken hep acaba hayaleti başka nasıl yapabilirlerdi ki diye düşündüm ama filmin bütünlüğü ve çekimlerini görünce bu basitlikten daha iyisi yapılamaz dedim. basit bir hayalet tasviri ama filmin yalınlığına uyum sağlamış. bi de acaba hakikaten hayaleti de casey mi oynamış ki?

    hikaye anlamında birazcık yetersiz ve sığ bir film sayılabilir. tabii bu kasten de yapılmış olabilir.

    i get overwhelmed parçası zaten herkesin dediği gibi süper.

    filmin bence en vurucu sahnesi: kadın taşınırken, arabasının arka camından evin penceresinde onun gidişini izleyen hayaleti gördüğümüz sahnedir. terkedilmişlik hissi içinize işliyor. sonunda tek başına ortada kaldı hayalet casper.

    --- spoiler ---
  • evet, bu filmi sevmek için ilk yarım saat sabretmek gerekiyor, ama yönetmenin de "seyirciyi bir yarım saat sıkayım, sonra derdimi anlatayım" diye düşündüğünü sanmıyorum. zaman kullanımını çok beğendim, bu aralar bir serbest çağrışımın etkisiyle kafamda dönüp duran, cemal süreya'nın "an ki fıskiyesi sonsuzluğun" dizesini hatırlatırcasına ya da yine aynı süreya'nın "beklemek gövde kazanması zamanın" diye yazdığı gibi... yönetmen david lowery'nin kullandığı 1.33 : 1 sinemaskop tercihi, neredeyse kare bir çerçeveyle filmi izlememizi sağlıyor ve sanki biz de o çarşafa açılan gözlerden bakıyoruz evin içine. evet, ilk yarım saat düşük bir tempo tercih ediliyor, çünkü bekleyerek zamana gövde kazandıran hayalet gibi bizim de zamanı hissetmemiz isteniyor. sonra sonra anlar hızlanıyor, sonsuzluk içinde dönüp duran, zamanın içinde yavaş yavaş yok olan (ve aynı zamanda çoğalan) hayalet, her anı geçmiş ve geleceğin iç içe girdiği bir düzlemde yaşıyor.

    --- spoiler ---

    filmdeki ruh, aslında mekanın ruhu. sonrasında evin içinde yaşayanlar ya da öncesinde o bölgede bir ev kurmaya çalışan geçmişin insanları, aynı mekanın içinde farklı bir yaşam kurmaya çalışanlar.. ve o masadaki adamın uzun tiradında, her şeyin bir gün yok olacağına, sanat eserlerinin de, insanların da, güneşin de yok olacağına dair konuşmasında, seyirciye vermek istediğini paketliyor yönetmen. evren içinde olmayan bir anlamı arayan insan için mekanın anlamı da zamana göre değişiyor. nasıl ki geçmişin insanları için başlarını sokacak bir dört köşe yetiyorsa, 'medeniyetin insanları' tam tersine bir barınak değil yaşam alanı arıyor. ileri bir zamanın yükselen gökdelenleri ise, kurduğu medeniyetle göğe kadar yükselen insanın aslında düşüşünün ne kadar hızlı, kolay olabileceğini gösteriyor. albert camus'nun düşüş kitabındaki çaresizlik ya da fight club filminin finali gibi..

    e aşk neresinde bu filmin? kocaman bir boşluk içinde yaşayan insanın boşluğu doldurma isteğinde.. insanın öznel zamanında, yani yaşamı hissettiği anılarda.. o nedenle anılar hızlı hızlı geçiyor filmde. anılar, adamın kafasında yanıp sönen geçmişe dair parçalar.. sonsuzluk içinde seyahat eden adamın aklında yer edenler o parçalar oluyor ve evet insanın zamanı anlamlandırmasındaki en önemli unsur 'aşk' olarak karşımıza çıkıyor. kadın, her taşındığı eve bir not bırakıyor. beklediğinin gelmeyeceğini anlayan diğer hayalet yok oluyor. insan boş evlere anlam katmaya çalışıyor, içinde yaşadıkları ve yaşamadıklarıyla. ve yaşamını bir başkasıyla dolduramayan insan, yani bir başkası için var olamayan insan da yok oluyor.

    --- spoiler ---

    böyleyken böyle.. kısa ve dolu dolu bir film.. e o zaman ben bir sigara daha yakayım..
  • --- spoiler ---

    duvarin icindeki notu merak edeniniz varsa kotu bir haberim var; bir kisi haric kimse bilmiyor. o da rooney mara. yonetmen ne akla hizmetse notu rooney'e kafana gore yaz deyip yazdirmis ve oraya koydurmus. evin yikilma sahnesinde ise not yalan olmus. daha sonra casey'nin cikardigi sahnede ise baska bir kagit varmis. soruldugunda da yonetmen izleyici kendi doldursun demis. yapilir mi bu be..
    --- spoiler ---

    nitekim tam benim sevdigim tarzda guzel bir filmdi. eger bir filmin icindeki melankoliyi oyle veya boyle empati yaparak anlayabiliyorsaniz o film olmus demektir zaten.
  • çok yavaş başlayıp, sonrasında inanılmaz bir şekilde hızlanan, kaybetmeyi ve beklemeyi anlatan, hüzün dolu fantastik film.
    canım sıkkın, moralim bozuk bir modda izledim, affedersiniz ama ağzıma sıçtı.

    --- spoiler ---

    - hello
    - hi
    - ı'm waiting for someone.
    - who?
    - ı don't remember.

    --- spoiler ---
  • bu dunyaya gelirken, normalde yedi sekiz kisiye bolusturulecek miktarda melankoliyi ihtiva edecek sekilde dizayn edilmis bunyem. sunca yillik yasam, tanisilan konusulan, sirlar paylasilan onlarca insandan sonra artik eminim buna. bir melankoli doz asimi mevcut, ve kimi zaman kirlilik seviyesine ulasacak seviyede bir empati.
    su filmin daha konusunu okuyunca bir kiriklik burukluk hissettim kalbimde. merak ediyorum bi yandan. ızlersem de kaldiramam diye korkuyorum. adeta bir hac ve sarimsaga sarilir gibi telefonuma sarildim film boyunca. ki film izlerken sadece film izlenmesi gerektigine siddetle inanirim, ne cerez yemektir ne bir sey icmektir ya sa sohbet etmektir; asla. bi gozumle filmi takip edip otekiyle turlu makaledir, yazidir, magazin haberidir okuyarak bunyemi koruma stratejisi kastim guya. bana misin demedi mubarek. gogsumun ustune bir fil yerlesti gitmiyor.
    filmi izlemeye baslayip ' bu ne ya' diyip cikanlardan olmak isterdim. cok kiskaniyorum sizi, gercekten.
  • yönetmeninin kafasına bayıldığım gayet de güzel film. şahsen ben çok beğendim.

    özellikle o turta sahnesini! o sahneyi ancak sevdiğini kaybeden insanlar anlar zaten, o sahne mesela net bir belirteçtir. her kim ki o sahneyi anlamamış ve dahi beğenmemiştir o kişinin yiyeceği daha kırk fırın ekmek vardır.

    güzel film, izleyin.

    --- spoiler ---

    morg sahnesinde; kadının, sevdiği öldüğündeki tepkisi de bence inanılmaz gerçekçiydi, sanırım ben de olsam öyle bir tepki verirdim.
    --- spoiler ---
  • oldukça yavaş ilerleyen, neredeyse diyalogsuz, hayatımın bir buçuk saatini heba ettiğimi düşündüren film.

    kitap yazmak istediğini söyleyen kıza, çocuğun o bildiğimiz hikayeyi anlatıldığı bölüm ise filmin hem tek uzun repliği hem de tek beğendiğim, hatta çok beğendiğim sahnesiydi.

    üşenmeden yazdım, aşağıdan okuyabilirsiniz.

    --- spoiler ---

    yazar, roman yazar. söz yazarı, şarkı yazar. senfonist de senfoni yapar; ki bu da en iyi örnek olabilir, çünkü en iyi senfoniler hep tanrıya yazılmıştır. beethoven dokuzuncu senfoniyi yazıyor ve bir gün uyanıp tanrının vârolmadığını fark ediyor. ne olurdu o zaman?

    yani, insanı aşması amacıyla yazılan bütün notalar, akorlar ve armonilerden sonra "bunlar fiziksel şeyler," diyorsun. beethoven diyor ki "vay be, tanrı yokmuş. yani sanırım ben bunları diğer insanlar için yazıyorum. sadece (dünyaya) geldik yani."

    hatırladığım kadarıyla bir çocuğu yoktu, ama eğer varsa...

    -yeğeni vardı.

    tamam, harika. yani yeğeni için yazıyor.

    -ya da ölümsüz aşkına...

    ya da her kimse ona. ama aşkı bu konunun dışında bırakalım ve insanın "işte, bunların sayesinde insanlar beni unutmayacak." düşüncesiyle bir tutalım. ve unutmadılar da. unutmuyoruz. ve buna katlanmak için elimizden geleni yapıyoruz da. parça parça mirasımızı oluşturuyoruz ve belki bütün dünya sizi unutmasın diye ya da birkaç kişi sizi unutmasın diye, ama öldükten sonra da hatırlanmak için elinizden geleni yapıyorsunuz. ve o yüzden; hala bu kitabı okuyoruz. hala o şarkıyı söylüyoruz. ve çocuklar; anne babalarını ve onların anne babasını hatırlıyor. ve herkesin kendi aile ağacı var. ve beethoven'in kendi senfonisi var. ve o bizim de senfonimiz. ve yakın gelecekte herkes dinleyecek.

    ama işler tam o noktada bozulmaya başlıyor işte, çünkü çocuklarımız ölecekler. ve onların çocukları da ölecek ve bu böyle devam edecek. sonra büyük bir tektonik kayma gerçekleşecek. israfil sura üfleyecek ve batı plakaları kayacak. ve okyanuslar yükselecek, dağlar düşecek. ve insanlığın %90'ı ölecek. bir çırpıda. bilim bu. geride kalanlar yüksek yerlere gidecek ve sosyal düzen yok olacak. ve ilkel zamanlardaki gibi leşçil olmaya, avcılık yapmaya başlayacağız ama belki, birisi bir gün, eskiden bildikleri bir melodiyi mırıldanacak. beethoven'ın dokuzuncu senfonisini. ve bu da herkese küçük bir umut verecek. insanlık yok olmanın eşiğinde ama biraz daha yaşamaya devam edecek, çünkü birisi, bir başkasının bir mağarada bir melodi mırıldandığını duyacak ve kulaklarında hissettikleri o fizik, onlara korkudan veya açlıktan veya nefretten başka bir şey hissettirecek. ve insanlık devam edecek, medeniyet tekrar yerine oturacak.

    ve şimdi o kitabı bitireceğinizi düşünüyorsunuz. ama uzun sürmez bu. çünkü çok geçmeden, gezegen ölecek. birkaç milyar yıl sonra, güneş kızıl bir deve dönüşecek ve bütün dünyayı yutacak. bu bir gerçek. konusu gelmişken, belki bir başka gezegende hayat kuracağız. aferin bize. belki bütün bu önemli şeyleri de yanımızda götürmenin bir yolunu bulduk. mona lisa'nın bir fotokopisini götürürler, birisi görür ve üzerine birazcık uzaylı boku serpiştirir, yeni bir şeyler çizer ve her şey böyle devam eder. ama bu önemli değil.

    insanlık beethoven'ın dokuzuncu senfonisini geleceğe taşısa da gelecek bir gün duvara toslayacak. evren, genişlemeye devam edecek ve sonunda bütün maddeleri de götürecek.

    elde etmek için gayret gösterdiğiniz her şey sizin ve gezegeninizin diğer tarafındaki bir yabancının, farkında olmadan tamamen başka bir gezegendeki gelecekteki bir yabancıyla paylaştığı her şey, size kendinizi büyük hissettiren veya ayakta tutan her şey yok olacak.

    bu boyuttaki her atom, kaba kuvvetle işte bu kadar basit parçalara ayrılacak ve sonra bu parçalanmış moleküller tekrar bir araya gelecek. ve evren, hiçbirimizin göremeyeceği kadar küçük bir noktanın içine çekecek kendini.

    yani isterseniz kitap yazabilirsiniz, ama sayfalar bunlar. bir şarkı söyleyip nesilden nesile aktarabilirsiniz. bir oyun yazarsınız ve insanların hatırlamasını, sahnelemesini umarsınız. hayalinizdeki evi inşa edebilirsiniz, ama en sonunda bunların hiçbirisi, çit kazığı gömmek için parmaklarınızı toprağa sokmaktan daha değerli olamaz. ya da sikişmekten. ki bence hemen hemen aynı şey.

    --- spoiler ---

hesabın var mı? giriş yap