şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • bu dunyaya gelirken, normalde yedi sekiz kisiye bolusturulecek miktarda melankoliyi ihtiva edecek sekilde dizayn edilmis bunyem. sunca yillik yasam, tanisilan konusulan, sirlar paylasilan onlarca insandan sonra artik eminim buna. bir melankoli doz asimi mevcut, ve kimi zaman kirlilik seviyesine ulasacak seviyede bir empati.
    su filmin daha konusunu okuyunca bir kiriklik burukluk hissettim kalbimde. merak ediyorum bi yandan. ızlersem de kaldiramam diye korkuyorum. adeta bir hac ve sarimsaga sarilir gibi telefonuma sarildim film boyunca. ki film izlerken sadece film izlenmesi gerektigine siddetle inanirim, ne cerez yemektir ne bir sey icmektir ya sa sohbet etmektir; asla. bi gozumle filmi takip edip otekiyle turlu makaledir, yazidir, magazin haberidir okuyarak bunyemi koruma stratejisi kastim guya. bana misin demedi mubarek. gogsumun ustune bir fil yerlesti gitmiyor.
    filmi izlemeye baslayip ' bu ne ya' diyip cikanlardan olmak isterdim. cok kiskaniyorum sizi, gercekten.
  • evet, bu filmi sevmek için ilk yarım saat sabretmek gerekiyor, ama yönetmenin de "seyirciyi bir yarım saat sıkayım, sonra derdimi anlatayım" diye düşündüğünü sanmıyorum. zaman kullanımını çok beğendim, bu aralar bir serbest çağrışımın etkisiyle kafamda dönüp duran, cemal süreya'nın "an ki fıskiyesi sonsuzluğun" dizesini hatırlatırcasına ya da yine aynı süreya'nın "beklemek gövde kazanması zamanın" diye yazdığı gibi... yönetmen david lowery'nin kullandığı 1.33 : 1 sinemaskop tercihi, neredeyse kare bir çerçeveyle filmi izlememizi sağlıyor ve sanki biz de o çarşafa açılan gözlerden bakıyoruz evin içine. evet, ilk yarım saat düşük bir tempo tercih ediliyor, çünkü bekleyerek zamana gövde kazandıran hayalet gibi bizim de zamanı hissetmemiz isteniyor. sonra sonra anlar hızlanıyor, sonsuzluk içinde dönüp duran, zamanın içinde yavaş yavaş yok olan (ve aynı zamanda çoğalan) hayalet, her anı geçmiş ve geleceğin iç içe girdiği bir düzlemde yaşıyor.

    --- spoiler ---

    filmdeki ruh, aslında mekanın ruhu. sonrasında evin içinde yaşayanlar ya da öncesinde o bölgede bir ev kurmaya çalışan geçmişin insanları, aynı mekanın içinde farklı bir yaşam kurmaya çalışanlar.. ve o masadaki adamın uzun tiradında, her şeyin bir gün yok olacağına, sanat eserlerinin de, insanların da, güneşin de yok olacağına dair konuşmasında, seyirciye vermek istediğini paketliyor yönetmen. evren içinde olmayan bir anlamı arayan insan için mekanın anlamı da zamana göre değişiyor. nasıl ki geçmişin insanları için başlarını sokacak bir dört köşe yetiyorsa, 'medeniyetin insanları' tam tersine bir barınak değil yaşam alanı arıyor. ileri bir zamanın yükselen gökdelenleri ise, kurduğu medeniyetle göğe kadar yükselen insanın aslında düşüşünün ne kadar hızlı, kolay olabileceğini gösteriyor. albert camus'nun düşüş kitabındaki çaresizlik ya da fight club filminin finali gibi..

    e aşk neresinde bu filmin? kocaman bir boşluk içinde yaşayan insanın boşluğu doldurma isteğinde.. insanın öznel zamanında, yani yaşamı hissettiği anılarda.. o nedenle anılar hızlı hızlı geçiyor filmde. anılar, adamın kafasında yanıp sönen geçmişe dair parçalar.. sonsuzluk içinde seyahat eden adamın aklında yer edenler o parçalar oluyor ve evet insanın zamanı anlamlandırmasındaki en önemli unsur 'aşk' olarak karşımıza çıkıyor. kadın, her taşındığı eve bir not bırakıyor. beklediğinin gelmeyeceğini anlayan diğer hayalet yok oluyor. insan boş evlere anlam katmaya çalışıyor, içinde yaşadıkları ve yaşamadıklarıyla. ve yaşamını bir başkasıyla dolduramayan insan, yani bir başkası için var olamayan insan da yok oluyor.

    --- spoiler ---

    böyleyken böyle.. kısa ve dolu dolu bir film.. e o zaman ben bir sigara daha yakayım..
  • çok çarpıcı film. her şeyden önce yakın zamanda izlediğim hiçbir filme benzemiyor. hayaletli ev şeklinde film başlayınca aklıma son dönemin hayalet temalı filmlerinden personal shopper geldi ama hayalet dışında pek de benzeşmediklerini fark ettim.
    yönetmen david lowery'nin çoğu tercihi bence çok yerinde olmuş. ilk olarak karemsi çerçevenin sanki eski bir kasedi izliyormuş hissi yarattığını ve bunun filme çok güzel hizmet ettiğini söylemeliyim. bunun dışında hayaletin beyaz örtüsü de gayet zekice (özellikle göz boşluklarını çok sevdim). filmde o klasik perili ev klişeleri olan ışıkların yanıp sönmesi, gecenin ortasında evin orasından burasından gelen sesler, açıklanamaz şekilde ortalığa saçılan eşyalar bulunsa da bunların hiç biri korku ögesi olarak yer almıyor. aksine film boyunca hissedilen tek korku (buna keder demek daha doğru olabilir) hayaletin kendisinin duyduğu korku/keder.
    filmin sorduğu sorular, hayaletin hikayesi, ev içindeki parti sırasında kel adamın arkadaşlarına yaptığı ''bir gün evrendeki son ışık sönecek ve bildiğimiz her şey yok olacak'' tiradı üzerine oturuyor. adam bu konuşmayı yaparken çevresinde insanlar dans ediyor, öpüşüyor, eğleniyor ve bizim hayaletimiz de öylece duruyor. daha sonra hayaletimiz belki yüz yıllar boyunca yaşıyor daha sonra bir nevi intihar ederek tarihte o noktaya yapılan ilk evin zamanına giderek içine hapsolduğu o evin tarihini bir daha yaşıyor ve bu sırada oradan gelip geçen insanların acılarına, sevinçlerine koşuşturmacalarına, kavgalarına tanık oluyor.
    zaman geçerken orada olmamız veya olmamamızın bir önemi var mı? bulunduğun yere iz bırakma isteğinin bir amacı var mıdır/olmalı mıdır? insanlık dünyadan geçip giden ama bir yandan da sürekli döngü şeklinde aynı şeyleri üretip duran hayaletlere mi benziyoruz? kişisel olarak bu soruları sormama yol açtı bu film. özellikle evler yıkıldıktan sonra yan evdeki hayaletin(yönetmenin kendisi oynamış) hali içimi burktu.
    sonuç olarak anlatmak istediğini zekice hareketlerle anlatan ve sinemasal olarak da seyri zevk veren bir film olmuş.

    edit: imla
  • filmi izlerken hiç bir yorumu okumamış, fragmanını dahi izlememiştim. imdb puanına dahi film bittikten sonra baktım. (bugün itibariyle 7,0 imiş)

    filmi sinemada değil, bilgisayarda izledim, elim devamlı ileri tuşunda idi. 1,5 saatlik filmi 55 dk da bitirmişim. (bunu herzaman yapmam, hemen hor görme)

    konu çok yavaş işleniyor, oyuncunun evdeki halleri, çöp atışı, bişeyler yemesi, öylece durup bakışı, dakikalarca seyirciye izletiliyor. buda çoğu kişiyi sıkıyor haliyle.

    özgün bir konusu var filmin ama seyir zevki düşük. yada daha doğru ifade etmek gerekirse, boş sahanelerin sayısı azaltılıp, daha fazla diyalog ve hikaye işlenebilirmiş.

    bu kadar övgü almasına karşın bende ikinci defa izlenecek bir film etkisi bırakmadı.
  • ilk on beş dakikasını atlatırsanız içine kolayca girebileceğiniz, güzel psikolojik film.
    --- spoiler ---

    hayaletin çarşafla gösterilmesi, başta sinirimizi bozdu. komedi filmi mi bu,bu ne ya gibi cümlelerden sonra kıvrımlı hayalete alıştık. karşı evdeki, puantiyeli hayalet ise değişik bir tattı.
    --- spoiler ---
  • 92 dakikalık, 2017 yapımı film.

    7 / 10.

    "aramızdalar?"

    100.000 dolares bütçe ile çok güzel bir amerikan gişesi kazanmış yapımda yönetmen ain't them bodies saints'te de casey affleck ve rooney mara ile çalışmış olan david lowery.

    ilgi çekici bir ses kurgusuna sahip film her izleyici için uygun görünmese de deneysel ve "tuhaf" bir romance. bazı sahneler ise kanımca uzun süre akıllarda "dönüp tekrar tekrar oynayacak " kadar orijinal ve güzel. ölüm'ün aslen "ölenin" mi yoksa ölen kişinin etrafındakilerin mi başına geldiği, yaşamın doğal sürecine etkileri/etkisizliği de film süresince akıllara gelenlerden.

    oyunculuklarda ise aslında çok fazla söyleyecek söz varmış gibi görünmüyor keza affleck toplamda 4-5 dakika ancak görülüyor (haliyle). mara ise her zamanki gibi duru ve sade idi.

    potansiyel izleyiciye özellikle gece ve yetkin bir ses sistemi ile denenmesi salık verilebilecek orijinal bir deneyim.

    her eve imdb

    ek 1:

    (bkz: ain't them bodies saints/@karinca beli)
  • "filmi izlemeyenler için spoiler içerebilir, belki de içermez"

    radikal olmak konusunda eşşeğin amına su kaçırmış bir yönetmenin filmidir. film eleştirmenlerine ve zamane ergenlerine bakılırsa oldukça duygu yüklü, yönetmenin kah insanı vazgeçilmişliğin boşluğuna sürükleyen, kah umarsızca varoluşu sorgulatan, kah hayaletin gözünden gerçek yaşama, kah gerçek yaşamdan yitip giden birinin arkasında bıraktığı hüzün dolu anılara çeken bir baş yapıttır. yarraamı başyapıttır. ulen allahtan teknoloji devrindeyizde uzaktan kumanda var, tık tık atlatabiliyon filmi, yoksa beta kaset oynatan videolardaki gibi 16x hızla kaydırmaya uğraşacaktık. toplamda 25dk lık bir filmdir, yani bekleme sahnelerini atlatınca 25dk da bitiyo, denedim ben. ayrıca o kadar beklersem, tv açık olmasa da bi duygudan duyguya girerim ben amk.

    filmin bi faydası varsa o da lugatınızda kıyıya köşeye saklanmış körpecik el değmemiş küfürlerin ortaya çıkmasıdır. ayrıca "senin yiyeceğin turtayı pişiren fırının elektiriğini veren trafonun diskini sikeyim" tarzında yeni küfürler üretmenize de katkısı yadsınamaz. ey david lowery! senin izleyiciyle geçtiğin taşşağı jet fadıl şu necib türk milletiyle geçmedi la. senin yönettiğin filmin şeritlerini üreten fabrikatörün avradını sikeyim ben.
  • çok kelime ile tanımlanamayacak ama çokça kelimesiz düşündürecek film. hani iyi film lan bu, dedirtecek türden. cümlesiz bir kitap gibi.
  • bir ara gidip sallama çay yapıp geldiğim ve döndüğümde aynı yerden devam ettiğini gördüğüm film. bazı yerlerde zaman çubuğuna bakıp acaba bilgisayar mı dondu diye kontrol ettim.

    burada çok bahsedilen turta yeme sahnesinde gerçekten de turta yeniyor. yaklaşık 5-6 dakika sadece turta yeniyor.

    böyle uzaklara bakmalı ara ara dalmalı filmler bana göre değil. hiç sevmedim ve sevemeyeceğim de.
  • ne kadar güzel bir filmdi. yaşamak ve ölmek. ölsen bile anlayamadığın bir muamma. oturup baksan da zamanın akıp geçtiğini, var olan herşeyin bittiğini, zeval bulduğunu görüyorsun. hakikat ne olabilir? bana eşyanın hakikatini göster diyen peygamberin bile öğrenmek istediği o hakikat. yönetmen burada bir aşk hikâyesi üzerinden bu sorunun cevabına bizi muhatap kılıyor ve zamanın devasa bir makine gibi herşeyi tüketip geçtiğini, var olan herşeyi yok ettiğini , dönüştürdüğünü, var olan herkesin ve herşeyin bir gün ve bir an yok olduğunu ve artık var olmadığını söylüyor. sadece burada ve elimizdeki bilgilerle değil, orada ve artık burada olmadığımız ölüm ötesinde bile sorular ve muammalarla karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. hayaletimizin evine yürüyerek döndüğü ilk sahneler muhteşemdi. film boyunca hikâyenin saçma sapan birşeye dönüşmesinden korktum; ancak hiç, ama hiç beklemediğim güzellikte görsel bir metinle karşı karşıya kaldık. ölümlü olmamızın bütün inançlarımızın, tutunduğumuz bütün dalların ötesinde kesinliği, ürkütücülüğü, bilmediğimiz sayısız şeyin arasında herşeyi anlamlı kılmak için ve bu anlamı sürdürmek için debelenişimizin bir onayı gibi bu film. geçip giden, kaybolan zamana yakılmış bir ağıt gibi. mutlaka izlemelisiniz.

hesabın var mı? giriş yap