şükela:  tümü | bugün
  • kayip zamanin izinde 'yi hakkini vererek okumanin bir yolu, ciltleri teker teker devirmek yerine beklemek olabilir mi? "kayip zaman"i sadece gecmis zaman degil, deleuze’un dedigi gibi bosa gecirilen, harcanan zaman olarak ele alirsak, bu roman icin farkli bir okuma pratigi gecerli olabilir. buradaki "kayip zaman" iki duzeyde isliyor gibi geliyor bana. swann'larin tarafi'ni okudugunuz zamanin ustunden gecen iki yil, mahpus'ta bu ilk cilde yapilan bir gonderme hafizanizi zorlamaniza, kolayca kaybolabilecek, kirilgan bir aninin izini dikkatle surmenize neden oluyor. proust gecmisteki bir olayi hatirlarken, siz de bu sureci bizzat tecrube ediyorsunuz. ikinci bir duzey daha var: proust kayip zamanin izinde'yi yazabilmek icin butun hayati boyunca bekledi. gencliginde gittigi sosyete toplantilari, ask maceralari ve tembellik sonucunda kaybettigi onca zaman icinde pekala oturup yazabilirdi surekli erteledigi romanini. siz de ilk cildi okuduktan sonra bos islerle ugrasacaginiza oturup kalan ciltleri yalayip yutabilirdiniz elbet. oysa, kayip zamanin hakikati tam da bu bekleyis sureci icinde kendini ele veriyor. proust’un kayip zamani ve sizinki, birbiri icinde eriyip her okuyusta yeni bir hakikati soyluyor.
  • efenim, bunu bilmeyecek ne var, bakınız hep birlikte okuyalım, kayıııp, zamanııın, izindeee, değil mi efendim;
    fakat sırası önemli çünkü, yky ilk önce ikinci kitabı bastı:

    1. swann'ların tarafı
    2. çiçek açmış genç kızların gölgesinde
    3. guermantes tarafı
    4. sodom ve gomorra
    5. mahpus
    6. albertine kayıp
    7. yakalanan zaman

    hepsi yanyana konduğunda sırtlarındaki yazıların bile başka başka yazıldığı görülür, hele mahpus, kitabı yere dik koyduğunuzda yere paralel okunur, albertine kayıp'ın sırt fontları da kocamandır.
  • bir kişi bile çıkıp da marcel proust'un "kayıp zamanın izinde"sini, bu dev yapıtı "bütünüyle" türkçeye kazandıran değerli çevirmen roza hakmen'in adını yazmamış ya şuraya...
  • marcel proust bütün bi kayıp zamanın izinde serisini henry berkson adındaki düşünürün zaman kuramı (şuurun doğrudan doğruya verileri) üzerine kurduğunu açıklaması üzerine henry berkson adındaki zaat, seriyi okur ve " proust zaman kavramımı yanlış anlamış, yazdıklarıyla benim zaman kuramımın bi ilgisi yok" diyerek proust'un ona karşı olan hayranlığının değerini bilemeyip proust'a posta koymuş ,yazık etmiştir.
  • uyarı: kitapta yer alan bir iki şey bu yazıda mevcut ama bence spoiler sayılmaz. bu kitabın olayı o değil yani. ama yine de uyarayım dedim..

    bu dev romanın 7. cildini de evveli ay bitirdim. biraz sindireyim deyi bekledim, bi tatile gittim. şimdi de buradayım. bakalım bende kalanlar neymiş?

    hacı, bu kitabın derdi kayıp zaman. nedir kayıp zaman? geçip giden, unutulan (acaba?) zaman. proust bunun peşine düşüyor işte. nasıl düşüyor peki? insanın çocukluğundan ihtiyarlığına dek edindiği izlenimlerin, algıların beynin derinlerindeki küçük köşeciklerde saklanıp saklanmadığına bakıyor. kayıp zamanı burada aramasının elbette bir sebebi var. bu sebep de şu: algı hafızası sayesinde çocukluğundan ilk gençliğine, ilk gençliğinden taze yetişkinliğine, taze yetişkinliğinden de olgunluğuna ve ihtiyarlığına kadar ışınlanabiliyor; hem de bütün ayrıntıları eski yoğunluğunda hissederek. işte böyle de süper bir şey algı hafızası. proust, algı hafızası sayesinde, yaşanıp bitmiş olayların, o anda hissedilenlerin aslında kaybolmadığını, bizimle beraber yaşadığını ve bizi biçimlendirdiğini anlıyor.

    algı hafızasını üçten fazla boyutu kaydeden bir video gibi düşünün isterseniz. en-boy-yüksekliğin yanına zaman, koku, tat, sesler, sevinç-kaygı-heyecan-şehvet-korku vs. duyguları da ekleyin. proust'taki meşhur örneği bilindiği gibi çaya bandırılan kurabiyenin tadı. o tadı alınca ışınlanıyor çocukluğuna. buna benzer birkaç örneği daha ayrıntılarıyla ele alıyor bizim marcel. ancak sürekli edebi eser vermek isteyip de hayat boyu sanatsal üretim kabızlığı olan, bu nedenle de çalışmayı sürekli olarak erteleyip yüksek sosyetede soyluluk bağlarını, gizli eşcinselleri, boku püsürü inceleyerek gününü gün eden, aşklar-acılar yaşayan, "kaçan kovalanır, kovalanan kaçar", "seveni sikerler, sikeni severler" ilkelerine hastalık derecesinde itimat eden kitabın kahramanı olarak kendisi, ancak götünün kılları ağardığı vakit diyor ki "ulan?! ben sürekli erteleyip durduğum eserimi bu kayıp zaman meselesi üzerine yazmalıyım!"

    proust'un üzerine kafa yorduğu bir başka husus ise sürekli değişen ve bu arada kişiliğimizi oluşturan izlenimler. aynen izlenimci resimdeki gibi her an değişen izlenimler, ışık, o an söylenilen bir söz, bir bakış, alınan bir mektup, fark edilen bir insan ilişkisi, ayağın bir basamaktan kaldırılıp diğerine konması, vs. bizim halet-i ruhiyemizi de ışık hızında değiştirebiliyor. bir saniye önce başımızdan atmak için uğraştığımız kişiyi bir saniye sonra çıldırasıya kıskanabiliyoruz örneğin.

    işte bütün bunlarla her daim meşgul olan, sürekli algılayan ve kendini ve kendi gözlerinde başka insanları, nesneleri, mekanları yeniden yaratan zihin, gittikçe yaşlanan ve yok olan bedenin içinde onunla bir çelişki içinde var oluyor ve eninde sonunda ölüm neticesinde teslim bayrağını çekiyor. proust'un kahramanı marcel de bunun bilincine cortlamaya yakın vakitlerde vardığı için eserini bir an önce bitirmeye çalışıyor, ömrünün yetmeyeceğinden korkuyor.

    bu kitap böyle evrensel bir konuyu inanılmaz bir derinlikle, zihnin sürekli yaşadığı diyalektiği hayranlık verici bir gerçeklikle gösterdiği için edebiyat tarihinin belki de en önemli eseri. zaten bu tarafı olmasa "19. yy. sonu - 20. yy. başı fransız sosyetesinin ilişkileri, soytarılıkları, soyluluk ünvanları, vs." gibi zerre ilgimi çekmeyen bir atmosferi olan binlerce sayfalık bu kitabı tövbe okumazdım.
  • procrastination'a yakilmis en uzun agit.
  • marcel proust'un yarı-otobiyografik ögeler içeren yedi bölümlük romanı. yazarın en bilinen eseridir. toplamda 1.5 milyon kelime içerir ve yazılmış en uzun romanlardan biridir. proust romanı 1909'da şekillendirmeye başlamış ve 1922'deki ölümüne kadar düzeltmeleri sürdürmüştür. roman fransa'da 1913 ve 1927 yılları arasında yayınlanmıştır.

    du côté de chez swann (1913): eserin ilk bölümüdür. bu ilk kitabın yayınevleri tarafından geri çevirilmesi üzerine, proust basım masraflarını kendi karşılamıştır (nouvelle revue française için kitabı andre gide incelemiştir ve geri çevirmiştir. gide sonradan kitabı okuyunca proust için bir özür ve tebrik yazısı yayınlamıştır). ilk kitap aynı zamanda, eserin en ünlü bölümlerinden biri olan un amour de swann'ı da içermektedir. bölüm charles swann ile odette de crecy'nin aşkını anlatır.

    à l'ombre des jeunes filles en fleurs (1919): ilk önce 1914'de yayınlanması planlanmış, fakat birinci dünya savaşı yüzünden ertelenmiştir. bu arada gresset's, sahibinin askere gitmesi üzerine kapanmıştır ve bunun üzerine proust, gallimard yayınevine geçmiştir. proust bu eseriyle 1919'da prix goncourt'u kazanmıştır.

    le côté de guermantes: 1920 ve 1921'de iki ayrı bölümde yayınlandı.

    sodome et gomorrhe: 1921 ve 1922'de iki ayrı bölüm olarak yayınlandı. marcel proust'un kasın 1922'deki önce yayınlanan son bölümdür. sonraki kitaplar kardeşi robert proust ve jacques rivière'in çabalarıyla yayınlanmıştır.

    la prisonnière (1923): romanın ilk bölümü le roman d'albertine, eserin ünlü bölümlerinden biridir.

    la fugitive ya da albertine disparue (1925): çok farklı baskılarla yayınlanmıştır. kitap, proust'un son düzeltmeleri olmadan, yazarın el yazmalarından yararlanılarak, rabindranath tagore'nin la fugitive adlı romanıyla karışmaması için albertine disparue adıyla yayınlanmıştır. geçen zaman içinde yazara ait farklı el yazmaları bulunmuş ve kitaba eklemeler yapılmıştır.

    le temps retrouvé (1927): bu kitap, ilk bölüm olan du côté de chez swann ile aynı zamanda yazılmıştır. bu bölümde birinci dünya savaşı'nı yaşayan paris'in bir portresi sayılabilecek bir bölüm de vardır.

    ana karakterler

    anlatıcının ailesi

    anlatıcı: eserde adı belirsiz tutulan, yazar olmak isteyen hassas bir genç adam.
    bathilde amédée: anlatıcının büyük annesi.
    françoise: anlatıcının sadık ve inatçı hizmetçisi/dadısı.

    guermantes ailesi

    palamède de guermantes (baron de charlus): aristokrat. antisosyal alışkanlıkları olan çökmüş bir estetist.
    oriane de guermantes (duchesse de guermantes): paris yüksek sosyetesi üyesi.
    robert de saint-loup: anlatıcının en iyi arkadaşı. soylu bir aileden olmasına rağmen gilberte ile evlenene kadar büyük bir serveti yoktur.

    swann ailesi

    charles swann: anlatıcının aile dostu. dreyfus olayı hakkındaki görüşleri ve odette de crecy ile evliliği onu sosyetenin dışına itmiştir.
    odette de crécy: parisli güzel bir parti kızı/metres. kitapta kendisinde mme swann ve son bölümde mme de forcheville olarak da bahsedilmiştir.
    gilberte swann: charles swann ve odette de crecy'nin kızları. swann'ın ölümünden sonra m. de forcheville ve robert de saint-loup ile evliliğinden sonra da mme. de saint-loup adını alır.

    sanatçılar

    elstir: ünlü bir ressam. deniz ve gökyüzü hakkındaki tasfirleri, romanın temalarından biri olan insan hayatının değişkenliğini imgelemek için kullanılmıştır.
    bergotte: anlatıcının eserlerine çocukluğundan beri hayranlık duyduğu bir şair.
    vinteuil: ölümünden sonra, yazdığı bir sonat yüzünden ün kazanmış bir besteci.
    berma: ünlü bir tiyatro oyuncusu.

    son olarak; ünlü yazarlardan vladimir nabokov, 1965'de kendisine 20. yüzyılın en önemli düzyazı eserleri sorulunca, en önemli eserler olarak james joyce'un ulysses'i, franz kafka'nın die verwandlung'u ve andrey belıy'nin petersburg'u ile birlikte bu eserin ilk yarısını göstermiştir.
  • geçmiş yüzyılın sonuna yakın senelerinden birinde, serdar turgut'un hürriyet gazetesi'ndeki "renkler" köşesinde o dönem -bitirmiş olmasından duyduğu sevinçle- sürekli olarak bu dev ve narin kitaptan bahsinden heveslenerek swann's way ve within a budding grove isimli ilk iki cildini derin bir merak ve belki çocukça bir ukalalıkla aldığım, ancak daha ilk sayfalarında sıkılıp kaybolarak neredeyse aynı süratle kütüphanemin "okunmamış ve muhtemelen okunmayacak kitaplar" bölümüne bırakıp uzun seneler her önünden geçtiğimde içimi ürperterek ruhuma kasvet ve hakiki bir yenilginin izini kazıyan, kütüphanenin kendine ait bölümünden beni küçümseyerek yaşlanmamı seyreden, ve nihayet gurur harbi vererek geçirdiğim onca zaman içerisinde bir edebiyat eserinden ziyade evin herhangi bir dekor malzemesine dönmesinin üzerine bir gün hiç bir önyargı duymadan ilk birkaç sayfasını okuduğumda yıldırım çarpmışçasına tutulduğum, sonu gelmeyen cümlelerindeki inceliğe, tasvir kabiliyetine ve imrenilecek zekâya hayran kalmamın üzerine seneler boyunca bir hiç yüzünden kendisinden mahrum kalmış olduğumu anladığım ve ucunu kaybetmek üzere olduğum bu cümlede ancak (ve en iyi ihtimalle) karikatürize edebilmeye yaklaşmaya çabaladığım emsalsiz roman.

    altı yıl sonra gelen ed: merak etmeyin, hâlâ okumadım amk.
  • şey bu, hayatınızda ilk defa sütlü nuriye yediğinizde dilinizin sağ altındaki şerbetin lezzetinin yedi cilde yayılmış hali.
  • geniş zamanlarda okunabilecek olan kitap. otobüslerde falan okumayı denemeyin.

    dizinin ilk kitabındaki bir genç, orta yaşlı bir adam, güzel bir kadın, daha sonralarda karşınıza yaşlanmış, çökmüş veya bitmiş olarak karşınıza çıkar. üzülürsünüz. çoğu insana proust'un basit bir selam verme olayını birkaç sayfada anlatması sıkıcı gelir. ama proust bu şekilde anlatarak öyle bir canlılık kazandırır ki kişilerine, destansı bir aşkın kahramanı öldüğünde gerçekmiş gibi hissedersiniz.

    kısacası: okuyunuz, okutunuz.