şükela:  tümü | bugün
  • "müzik yapmiyor olsaydin ne yapiyor olurdun" sorusuna "nerde hata yaptigimi dusunuyor olurdum" seklinde cevap vermis bulunan muhtesem müzisyen benjamin gibbard in cok sevdigimiz grubu death cab for cutie nin,"gelmis gecmis en iyi parcalar" seklinde bir antoloji yaziyor olsaydim kesinlikle ust siralarda bulunduracagim parcasi. halusinatif sozlerini de ilistiriyorum:

    a movie script ending
    whenever i come back, the air on railroad is making the same sounds.
    and the shop fronts on holly are dirty words (asterisks in for the vowels).
    we peered through the windows: new bottoms on barstools but the people remain the same, with prices inflating.

    as if saved from the gallows.
    there's a bellow of buzzers and the people stop working and they're all so excited.

    passing through unconscious states.
    when i awoke i was on the highway.

    with your hand on my shoulders, a meaningless movement: a moviescript ending,
    and the patrons are leaving, leaving.

    now we all know the words were true in the sappiest songs (yes, yes).
    i'll put them to bed, but they won't sleep, they're just shuffling the sheets, they toss and turn, (you can't begin to get it back).

    passing through unconscious states.
    when i awoke i was on
    the onset of a later stage: the headlights are beacons on the highway.
  • her seferinde aynı ayrılık hissini hüznünü ve huzurlu sevgiyi yaşatan muhteşem bir şarkıdır a movie script ending, ama videosuyla bağlantılı değil bu yaşadığım; camın öteki yanından izlediğim iki yabancıdan daha gerçek bir his..
    ben çekecek olsaydım klibi, sanırım bütün şehri dolaşan bir otobüste geçerdi; otobüs yolculukları hergün yaşadığım yalnız ve yaratıcı deneyimler benim için, insanları camdaki yansımaları farkında olmadan izlerken kurduğum onlarca hikayelerle müzikle dolu olan.. evden her çıkışımı uzun yolculuklar izliyor, kilometreler boyunca yol çizgileri akıp gidiyor her durakta insanlar iniyor insanlar biniyor ama hiçbiri birbirleriyle bağlantılı değil, kalabalık çoğu zaman gereğinden fazla kalabalık arasında yabancılıklarını ve yalnızlıklarını korumaya çalışıyor herkes; onlarca yüzlerce hikayenin varacakları ve dağılıp kaldıkları yerden devam edecekleri yere kadar durduruldukları bir bekleme salonu adeta otobüsler.. koltuklara oturuluyor, demirlere yaslanılıyor ve pause anı sessiz, acaba niçin aramıyor, bu faturayı ben ne zaman yatıracağım ki, ev de yiyecek birşeyler var mı acaba, işten çıkartıldığımı nasıl açıklayacağım, gece ne giyeceğim ki ben, ya testin sonucu pozitif çıkarsa düşünceleri ile ayakkabılara, yandan geçen arabalara, ön koltukta okunan gazeteye, bazen de benim gibi camdaki yansımalara bakarak geçiriliyor sizin durağınız geliyor ve dur düğmesine basılıyor..
  • varan mustafa kemal paşa dinlenme tesisleri'nin doymamış yağ oranı yüksek, uyku kokusuna bulanmış cızbız barının kenarında, önümde domates çorbam varken gecenin 0312'sinin bursa ayazını delen dört şeritli yola bakmaya çalışıyorum a movie script ending çalarken; tüm zorlama romantikliğim üzerimde, taşan kısmı da yağlı ve uykulu cızbız barda oturan bodrum fatihi ablaların suratlarına yapmacıklık olarak vuruyor. camdan yansayan beş günlük sakallı suratın pisliğine yakıştıramıyor insan a movie script ending'i, yine o 18yaş romantikliği yüzünden herhalde. gerçekten uyku koktuğunu hayal etmek istiyosun o cızbız bar'ın; domates çorbasını 4milyona satan, frijit kasiyerli salonun. gazete hışırtıları ve selçuk'tan beri ağlayan bebeğini susturmak için en ufak çaba sarfetmeyen kadın ve mıymıntı kayınvalidesinin doluşturduğu setra'nın camından yansayan yüzlerin aslında birer 'ada' olduklarını unutturmaya çalışıyo john donne'la elele a movie script ending. takımadalar, yarımadalar olarak gösteriyo; kandırıyo seni 11 saatliğine.

    güneşin kavurduğu bir ağustos gününün ataköy sabahı setra'yı terkedince a movie script ending'i dinlemenin bir anlamı kalmıyo sanki. a movie script ending sanırım yalnızca yarım metre aralıklarla oturmak durumunda kaldığında, solundaki kızın sıradanlığını çekici bir hale dönüştürebiliyor; pişik yapan ağustos sıcaklarında ise kız tüm sıradanlığı ve elinde bavuluyla taksi bekliyor işte. doğruymuş, gerçekten halusinatif.
  • death cab for cutie'nin defalarca dinlenesi şarkısı.
  • radiohead'in let down'ının başka bir boyuttan kuzeni olduğunu düşündüğüm, dinledikçe kendini sevdiren bir şarkı. grubun başka şarkısını bilmemek de bizim ayıbımız olarak tarihteki yerini almakta.
  • death cab for cutie nin, tek başına bile yeterince hüzünlendirebilirken, ayrılık bi yere gitme, bi yerden ayrılma ya da her türlü uzak olan bişeyin özlemini duyarken dinlendiğinde daha da bi boşluk ve hüzün hissettiren, klibi cuk oturmuş, çok güzel şarkısı.
  • izlemeye en çok korktuğum videoların başını çeken ve yıllar boyu hep acı vermeye devam edecek şarkı.
  • tam da "with your hand on my shoulders, a meaningless movement: a moviescript ending" sözlerinin telaffuz edildiği saniyelerde ilk dinlediğim günkü gibi yüreğimi hoplatan, hiçbir şeye benzemeyen acayip parça.
  • karanlik ve kalabalik bir istanbul aksami. nefret ettirici trafik, bir servis sevimsizligi ve insanin en beter yalnizligi… a movie script ending caliyor kulagimda.

    kopruden karsiya gecmeye calisanlar icin uzuluyorum, kendimin de trafikte oldugunu unutarak. camdan yansimami goruyorum, yorgun, uykusuz. dusunceler birakmiyor aklimin yakasini.

    gozlerimi kapatiyorum, bir otoyolda hayal ediyorum kendimi, bilmedigim sehirlere dogru yol aldigim bir otoyol. “passing through unconscious states.”

    sirt cantam bagajda duruyor ve kocaman bir otobusle yolculuk yapiyorum.
    neseleniyorum. bir kac saat sonra, buz gibi bir sehre inecegim sanki, tanimadigim bilmedigim sokaklarda kostururcasina yuruyecegim. minik bir cafede oturup kahve icecegim, belki bir cicekciye girip bir buket papatya alacagim kendime. belki bir cocuk gulumseyecek bana, isil isil gozleriyle bakip. yanagini sevecegim onun, annesine selam vererek.

    gozlerimi actigimda e5in orta yerinde aliskin oldugum manzara yine karsimda. “i was on the highway”

    sarki caliyor kulagimda.

    dusunuyorum.

    hayatimdaki herkesi. gelenleri, gidenleri, hala var olanlari, ozlediklerimi, merak ettiklerimi, kirgin olduklarimi, kalbini kirdiklarimi.
    yalanlari, gercekleri, yalan oldugunu dusundugum gercekleri. gercek olduklarina sonuna dek inandigim yalanlari dusunuyorum.

    bir insan sesini animsamaya calisiyorum, bir kac guzel sozu, aglarken agzindan dokulen sozleri. beraber agladigimiz geceyi dusunuyorum.
    buruk gulumsemeyi ogrenmem icin elinden geleni yapmis oldugu icin kiziyorum ona.

    arabalar gecip gidiyor, bir adam baloncuk yapip ufluyor e5in ortasinda, hani kucukken suya pril karistirip balkona cikip mandal kenarlariyla cikartmis oldugumuz baloncuklar. oyle basit kucuk bir makine yapmislar bunun icin, satiyor adam. yolun karsisinda olmasa inip alacagim. alamiyorum.

    son sigarayi icmemis olmayi dusunuyorum, sacima sinmis kokusu.

    gozlerimi kapatiyorum tekrar. karnim acikmis.
    birazdan inecegim, kalkacagim bu koltuktan. baska bir sehir degil de soguk odam bekliyor beni.
    yol bitiyor, sarki bitiyor.

    a movie script ending…
    her sey bitiyor zaten degil mi?

    “now we all know the words were true in the sappiest songs”
  • wicker park soundtrack'inde bulunan, filme can katan, dinlendiğinde muntazaman canınızı yakan şarkı.