şükela:  tümü | bugün
  • christopher isherwood romanı;
    yalnız değil ama tek başına olan bi adam, profesör yanılmıyosam *
  • cevireni fatih ozguven olan bir kitap.
  • christopher isherwood 'un türkçedeki ilk romanıdır. tek başına bir adam adıyla, metis, 1987 'den sonra 2005 yılında tekrar basarak bulamayanları sevindirmiş, okumuşları gülümsetmiştir.

    okuru, kendini yabancı hisseden bir adamın içinde gezdirir.

    george, kaliforniya'da bir üniversitede ders veren elli yaşlarında, ingiliz asıllı bir profesördür. yaşamını paylaşan arkadaşı jim'i bir araba kazası sonucu kaybetmiştir. ama yaşamayı sürdürmek zorundadır. komşu evlerin çocuklarına kızarak; aldous huxley hakkında ders vererek; tenis kortundaki sarışın delikanlının görüntüsünü zihnine yerleştirerek; öteki öğretim üyeleriyle çene çalarak; kocası tarafından terk edilmiş bir kadın arkadaşıyla kafa çekerek... öğrencilerine yaşı ve ingilizliği, toplumun geri kalanına ise eşcinselliği nedeniyle yabancılaşmıştır.
    "arka kapak"
  • kapağını david hockney 'in 1968'de yaptığı ,isherwood ve don bachardy resminin süslediği kitap. ancak minik bir oyunla: resmin sadece isherwood 'u gösteren yarısı kullanılarak... tek başına...
  • elton john'un 1978'de çıkardığı bernie taupin* ile çalışmadığı ilk albümdür. buna rağmen 1973'ten sonraki albümlere göre daha bi güzeldir.

    1- "shine on through" – 3:45
    2- "return to paradise" – 4:15
    3- "i don't care" – 4:23
    4- "big dipper" – 4:04
    5- "it ain't gonna be easy" – 8:27
    6- "part-time love" – 3:16
    7- "georgia" – 4:50
    8- "shooting star" – 2:44
    9- "madness" – 5:53
    10- "reverie" – 0:53
    11- "song for guy" – 6:35
  • skins'ten tanıdığımız nicholas hoult'un da oyuncular arasında olduğu, vizyon tarihi haziran 2010'dan önce gözükmeyen film.
  • giriş: açıkçası şa-ha-ne görüntülerle bezeli, sıfır konuşma içeren, çok etkileyici bir fragmanı var. ancak izleyenler ikiye ayrılıyor. bir kısmı hem moore hem de firth'e oscar göründü derken, diğer kısmı filmin konusu olan materyali görüntü yönetmenliği uğruna heba ettiğini, tom ford'un bir sinema filmi yerine dekorasyon, makyaj ve kıyafetlere verdiği önemle aslında bir moda çekimi yaptığını düşünüyor.

    gelişme part 1: açıkçası şa-ha-ne diyemeyeceğim bir kitapla karşılaştım. ancak bundan beğenmediğim anlaşılmasın (çirkin şeyleri de sevebiliriz değil mi?). isherwood ikinci dünya savaşı sonrası ile çiçek çocuklar yılları arasında kalan, sıkışmış ama patlamaya hazırlanan dönem içerisindeki amerikan liboşlarına (aslında genelde liberalizmin iki yüzlü tavrına), kimlik erozyonu yaşayan göçmenlere, amerikan rüyasına/kabusuna, bilgiyi değil köşe dönmeciliği kutsayan kolaycılığa, ilgisiz öğrencilere, umarsız öğretmenlere, her türlü azınlığa, anarşistlere, ütopyacılara, özgürlük savaşçılarına, sözde avrupa kültürüne, troçki'ye veriyor veriştiriyor. bir kabuk olarak george ile içi oyuk, hissedemeyen george fotoğrafları arasındaki zıtlık kötü çarpıyor, ancak bu kontrast romanın sonlarına doğru flulaşıyor. yazar bunun farkına varmamış mı, varmış da umursamamış mı, özellikle mi yapmış, metin adeta kendi kendini mi yazmış merak ediyor insan. fragmanda gördüğüm sahnelerden sonra romandan beklentim yas ve kayıp hissini (bkz: bereavement) daha "insancıl" işleyen bir hikaye olmasıydı. ancak kendimi nereye gideceğini bilmeden bir süre dolandıktan sonra havada yakıtı aniden bitip yere çakılan bir uçak gibi hissediyorum. buna rağmen yıllar içinde dönüp dönüp okuyacağım/okunacak bölümler yaratmış isherwood.

    çeviri gayet yetkin. ancak "lağman" gibi yazım hataları üçüncü baskısını yapmış bir kitap için rezillikten başka bir şey değil.

    çekimlerde mad men dizi ekibiyle birlikte çalışıldığını not düşeyim.

    gelişme part 2: filmi izledim ve filmde kısa bir süre gözüken pyscho film afişindeki yüz ifadesi kadar şaşkınım. şaşkın olmamın sebebi kitap-film birlikteliğinin “the ice storm” ve “atonement” ardından bu kadar iyi bir örneğini görmüş olmam. her sene sürüyle kitap filme aktarılır ancak bu filmlerden çok azı romanın tüm dokusunu içerir ve onun da üzerine çıkarak kitabı aşan ama onu da kapsayan bir deneyime dönüşür. bu açıdan tom ford’un bu ilk yönetmenlik ve senaryo denemesi insanı gıcık edecek derecede başarılı.

    en başta bahsettiğim moda çekimi kaygısı sahneler ilerledikçe kayboluyor, çünkü (hem romanda hem de filmde) anlatılan afrika’daki ilkel bir kabilenin günlük yaşamı değil, ingiliz bir profesörün ölüm kavramı ile iç hesaplaşması. bunu da ingilizlere özgü şık ve vakur bir biçimde yapıyor. cam ev dizaynı, evdeki tuvalet camından komşuların görülebilmesi, üstü çıplak tenis oynayan erkekleri izleyen george’un hafifçe tahrik olması gibi ayrıntılar dahi filme katılarak yazılı satırların hayat bulması sağlanmış. bunun yanı sıra romanda hiç olmayan sahneler (banka, çıplak jim fotoğrafı ve jigolo carlos mesela) ana hikayeyi sapmaya uğratmadan yan öyküler halinde kitabın vermek istediği mesajı zenginleştirmiş.

    ford’un bir eşcinsel ütopyası yarattığı ve filmde çirkin olan hiçbir şey yok eleştirisine kısmen katılsam da komşunun “güzel” küçük kızının taşıdığı güzellikle ilgisi yokmuşçasına yakaladığı kelebeği elleriyle parçalaması da ilginç zıtlıklardan biri filmdeki. lakin moda dünyasında doğmuş birinin zaten aşırı estetik bir film çekeceğini bekliyorduk, bu açıdan bile bile lades diyoruz. ayrıca kullanılan dekoratif nesneler, özellikle abajurlar ve saatlerde gözüm kaldı.

    tamam yeterince övdüm, şimdi bulabildiğim tek kusura geldi sıra: george’un intihar provaları. bunun neden bir komedi unsuru ile verildiğini, izleyiciyi neden güldürme amacı taşındığını anlayamadım. duygusal olarak ağır bir filmin seyirci üzerindeki yükünü hafifletecek sahnelerin yanlış hesaplanmış olduğunu düşünüyorum.

    sonuç: a single man benim için şu şapşal sözlükte hakkında neler hissettiğimi hiç çekinmeden beni seven sevmeyen binlerce insanın gözü önünde paylaşmak isteyeceğim türden bir kitap-film evliliği değil. lakin çok özel ve çok uğraşılmış bir proje olduğu her halinden anlaşılıyor. tom ford’u, hareket noktası olan romanı, cunningham’ın “a home at the end of the world”ü gibi paçavraya çevirmediği için kutlamak gerek.

    ve colin...sadece telefonda ölüm haberini aldığın sahneyle bile unutulmazsın.
  • kitabi okumadan filmi izlerseniz benim gibi, style vs substance ikileminin hiiiiic farkina varmadan cok guzel anlar yasarsiniz.
    moda tasarimcisi bir yonetmenden de bu beklenirdi diye ozetlenebilir sinematografi. sinematografiyi attim bi yana, colin firth'e hayran olmamak elde degil. uzun yillardir, ben diyim iki sen de uc, boyle acting gormediydik. bir dolu donemsel gondermeler var ama oyle bir tarih kurgulamasi filmi degil bu, oldukca bireysel bir bakis acisi var, ustelik bir outcast'in acisi.
  • inanilmaz guzel bir soundtracki olan film. abel korzeniowski nin golden globe adayi score'una hayran kalmamak elde degil. sadece muzigi icin bile izlenebilir. soundtracki cikar cikmaz arsivlere eklenmeli.