şükela:  tümü | bugün
  • hume'un felsefesinin genel hatlarını belli eden ve vaktinde pek de popüler olmayan kitabı. kavrayış üzerine, tutkular üzerine ve ahlak üzerine başlıklı üç ciltten oluşur.
  • ahlak üzerine adlı cilt din üzerine olarak da çevrilebilir tabi.
  • david hume'un "deneysel yöntemin, ahlaki konular üzerine akıl yürütmede kullanılmasıyla alakalı bir deneme" oluşturmayı amaçladığı mühim kitap.
    hume bu denemeyle, ampirizmin -kronolojik olarak- locke'tan sonra en önemli ismi olmuştur.
  • gariptir, schopenhauer de irade ve tasarim olarak dunya'yi 30'una yaklasirken yazmis (tam yasini bulamadim, 28 olabilir). ve yine gariptir, schopenhauer'in kitabi da 'derin bir olum sessizligiyle' karsilanmis. adamlari sakallari yok diye dinlememisler resmen, nihe. ve evet (veveve), soyle diyebiliriz artik: "hume'un treatise'i yazdigi yastasin" (fatih out, hume in) veya "$opi'nin irade'yi yazdigi yastasin." (vurgulu: $oopi'nin iiradeyii yaazdigii yastasiiin)
  • of the understanding bolumu soyle cumleler ihtiva eden itiraf'vari bir yaziyla kapaniyor:
    (http://ebooks.adelaide.edu.au/…vid/h92t/b1.4.7.html)

    "... here then i find myself absolutely and necessarily determined to live, and talk, and act like other people in the common affairs of life. but notwithstanding that my natural propensity, and the course of my animal spirits and passions reduce me to this indolent belief in the general maxims of the world, i still feel such remains of my former disposition, that i am ready to throw all my books and papers into the fire, and resolve never more to renounce the pleasures of life for the sake of reasoning and philosophy. for those are my sentiments in that splenetic humour, which governs me at present. i may, nay i must yield to the current of nature, in submitting to my senses and understanding; and in this blind submission i shew most perfectly my sceptical disposition and principles. but does it follow, that i must strive against the current of nature, which leads me to indolence and pleasure; that i must seclude myself, in some measure, from the commerce and society of men, which is so agreeable; and that i must torture my brains with subtilities and sophistries, at the very time that i cannot satisfy myself concerning the reasonableness of so painful an application, nor have any tolerable prospect of arriving by its means at truth and certainty. under what obligation do i lie of making such an abuse of time? and to what end can it serve either for the service of mankind, or for my own private interest? no: if i must be a fool, as all those who reason or believe any thing certainly are, my follies shall at least be natural and agreeable. where i strive against my inclination, i shall have a good reason for my resistance; and will no more be led a wandering into such dreary solitudes, and rough passages, as i have hitherto met with.

    these are the sentiments of my spleen and indolence; and indeed i must confess, that philosophy has nothing to oppose to them, and expects a victory more from the returns of a serious good-humoured disposition, than from the force of reason and conviction. in all the incidents of life we ought still to preserve our scepticism. if we believe, that fire warms, or water refreshes, it is only because it costs us too much pains to think otherwise. nay if we are philosophers, it ought only to be upon sceptical principles, and from an inclination, which we feel to the employing ourselves after that manner. where reason is lively, and mixes itself with some propensity, it ought to be assented to. where it does not, it never can have any title to operate upon us..."

    yani, "sahne arkasini" anlatmak gibi bi olaya girmis david hume. bence cok da guzel olmus. zira merak ederim, filozoflar, dizgelerini olustururken, nasil ruhsal sureclerden gecerler, neler hissederler, vs. sonucta, buhran yasamamis olsaydi, sasirirdim. ayrica, bildigim kadariyla, boyle sahne arkasi'vari bir hissiyat paylasimi kolay bulunmuyor. adam o dusuncelere ulasirken hangi yollardan gecmis, neler hissetmis, genelde bilgimiz ikinci elden cumlelerle sinirli kaliyor. bu yuzden, of the understanding'in, yani treatise'in ilk bolumunun kapanisi cok samimi, cok tatli olmus. david agabey, usa ve inanca dair olan umutsuzlugundan bahsederken, oyle bir ozdeslik tecrubesi yaratiyor ki insanda, sevmemek mumkun degil. supheyle yaklasirken, "hmm, la bi dur" diye itinayla bakarken, okurken bile, insan isbu yaziyi gorunce, hakkini vererek okumak istedigi kitaba, daha bir istekle, daha bir merakla sariliyor.

    of the passions. go go go. hieeeyyt.

    edit: abuk bi kelime silindi.
  • "humean", ne guzel kelimedir (kantian!):

    "now if we consider the human mind, we shall find, that with regard to the passions, it is not the nature of a wind-instrument of music, which in running over all the notes immediately loses the sound after the breath ceases; but rather resembles a string-instrument, where after each stroke the vibrations still retain some sound, which gradually and insensibly decays."
  • hume bu eser için ölü doğdu ama neşeli kişilğim sayesinde bu durumun üstesinden gelebildim der. öyle böyle bir eser değildir. alınıp okunması yetmez çalışılması da gerekir.
  • evvela treatise'in folk sayki'nin (bkz: folk psychology) yuz aki oldugunu soylemek gerek. hume bu kitapta neredeyse tum temel zihinsel durumlarin tetkikini yapmakla kalmiyor, ayni zamanda bu sorgulamayi kendi sundugu meselelerle sentezliyor. folk sayki'ye gonul veren fodor'un hume'e samimiyetli hisler beslemesi de akillara gelmiyor degil su noktada (bkz: hume variations). her ne kadar folk sayki'nin su anki konumu tartismali olsa da (ki temel zihinsel durum kategorilerini sorgulamak icin esasinda mezkur tartismanin toz-tabanli kutuplarindan biri olan eliminative materialism'e yelken acmaya da gerek yok), insan ruhuna cumburlob dalan karamazov kardesler (dosto) yahut seytan (talsto) kabilinden klasik edebiyat kurgulari disinda, sanirim etika'yla beraber en cok sivrilen (veya sivrilmesi gereken) kitap treatise.

    hume zihinsel durumlarin tetkikini yaparken sagduyuya mesafeli duruyor ama ondan tamamen de kopmuyor (ayni kategorileri kullanma babinda). ilk dikkatimi ceken de su oldu: insana bir genel karakteristik atfedilecekse eger, bunun 'kaotik iyi' (chaotic good) olmasi gerektigini zimni olarak savunuyor gibi treatise'deki yaklasimyla hume, zira sokaktaki adama (ben sen o) sorsak alacagimiz cevaplari ve gorecegimiz onkabulleri azcik dislayan bir yonu de yok degil. mesela, gururun her zaman 'kotu' olmasi gerekmedigi yonunde sinyaller veriyor, yari-kaotik dizgesinde 'bencilligi' ima eden (ya da tamamen dislamayan) duygulanis iliskilerinden dem vuruyor, falan filan. olan-olmasi gereken ayriminda cok debelenmedigi icin belki, biraz da fazla rahat. bu budur-boyledir-sebepleri-de-kuvvetle-muhtemel-sunlardir kabilinden net bir hava hakim kitaba. yargilayici, hele hele buyurgan bir tadi hic yok. ara sira cildiran su "avam yaniliyor haci" (vulgar) vurgusu disinda vaziyet neredeyse tamamen boyle. ve evet, is-ought meselesini ilk gundeme getirenin de hume olmasi sasirtici degil.

    neyse, sagduyu diyordum. sagduyu bir yana, iste misal 'akil-arzu ikilemi' (reason-passion) kabilinden yaygin mulahazalara "yanlisiniz var." demeden edemiyor hume. ona gore celiskiler, kararsizliklar, akil ve arzular arasinda degil, ilik ve vahsi arzular arasinda. ilik arzu (warm passion) ile kastettigi insanin 'vicdani' yonu, yani toplumsalligi, boyle ne bileyim arada hislenip kenara cekilme istegi. vahsi arzu ise genel anlamiyla yerlesmis olan bildigimiz arzu, cinsel istek mesela. akil-arzu ikiligini reddeden david agabey, arzunun kendi icinde catallamalara ugradigini, kararsizliklarin, ikilemlerin de bundan kaynaklandigini iddia ediyor. bu noktada, irade felsefesinde her ne kadar acik olarak dile getirmese de zimni bir alt-irade (animalistic will) | ust-irade (universal will) ayrimina giden schopenhauer'i hatirliyor, ve yolumuza devam ediyoruz. hava guzel.

    gerci hume'e sorsak bi sekilde savunmasini yapar ama, avam da avam diye basimizi sisirirken biraz yalpaladigini dusunuyorum ben. reason'la ilgili elestirilerinden (akil diye mi cevireyim idrak mi diyeyim, ne diyeyim bilemedim) biri olan bu akil-arzu meselesine dair verilebilecek en guzel ornek aslinda din mevzuu. zira ailesinden din egitimi almis olmasina ragmen inancinda tokezlemeler hisseden bir sahsin halet-i ruhiyesi neredeyse bir karsi-ornek gibi, ki genelde boyle sahislar kendilerini cevreleyen dinin tutarlilik analizi sonucunda verdigi ciktiya bakarak huzursuz oluyorlar. dinden hadi-gidiyoruz-hoop bir cikis veya tedrici ne-ki-simdi-bu-hic-anlam-veremedim-ben-buna egilimi daha cok karakterdeki kokenlere isaret ederken, boyle bocalamali sorgulamali, e-neden-yani-ya tarzi bir cikis mezkur ikilemi barindirmadan edemiyor. hume'cu bir aciklama boyle bir durumda motivasyonlarin koklerinin hakkiyla aranmasindan yana olur muhtemelen. zira catismanin bilincalti arzular sebebiyle hararet yapan bir akil-da-akil-tutarlilik-da-tutarlilik inadindan kaynaklanabilecegini one surmek de mumkun. ilk-motiv konumu bir yana, yine de yuzeydeki catismada akil (reason) faktorunun etkin olmadigini iddia etmek biraz zor gozukuyor (biraz ama, cok degil).

    bir de, bu 'avam' imlemesi tuhaf aslinda. felsefe camiasi disindaki 'ortalama' mi kastediliyor bu kelimeyle? 'sokaktaki adam' mi? sokaktaki adam o kadar bilgisiz mukasefesiz degil ayrica, konu eger insan ruhuysa. veya ne bileyim, 'felsefe disindaki' pratikler de o kadar bos degil: suhreverdi tasavvufun esaslarinda "kalp ve nefsin yakinlasmasindan" bahseder mesela (nefsin islam'da 'kotu' olarak kurgulanisi ya da en azindan bu sifatla anilir hale gelmeye baslamasi, yeri geldiginde bilindik ayrimlarin disina cikilmasina engel degil). yani. ote taraftan, zihni surekli arzular etrafindan kurgulamak, tasvir etmeye calismak da sikintili ve sinirlayici geliyor bana. camdanatlayangillerin "arzuyu" klasik rasyonel-stoik tasavvurun imledigi negatif anlamdan kurtarma cabasi da bu kez fuzuli bir olumlamaya sirf inat olsun diye davetiye cikariyor gibi. arzu her sey degildir. 'koku akil olan arzu' bile her sey degildir.

    reason'dan devam edeyim. aslinda hume bu genel insan zihni tetkikinden ziyade nedensellik elestirisiyle unlu. kisaca diyor ki nedensellik ilkesini akilla (reason) aciklayamayiz, bu daha cok izlenimlerden (impression) tevarus ettigimiz tecrube ve aliskanlikla (custom) ilgili. bos zamani oldugunda "neden nedensellik?" (kendime not: 'nedensellik' de biraz saibeli bi ceviri gibi. sebep ve neden ayrimi mesela?) sorusunu soran her insan hume'un derdinden anlar, anladi da. simdi meselenin genel 'cozum' rotalarini, misal kant'i falan, anlatmaya calisirsam iflahim aglar (ki prolegomena'yi yeni bitirdim, hazmedilmesi var daha onun), o yuzden diyorum ki, en son gordugum aciklamayi masaya yatirayim. oralardan dusuneyim. masa guzel.

    paul carus kant's prolegomena'da hume'un sorununun 'yanlis" formule edilen bir sorudan kaynaklandigini iddia eder. kullandigi uslamlama ise hume'un nesneleri sebep ve sonuc diye etiketlemesindeki hataya isaret etmekle (ki burasi dogru) beraber gorece yeni fizik kanunlarina referans vererek konuyu daha iyi-tanimlanabilir hale getirmeyi ihtiva ediyor. onceden olsa, "vauvaa, fiziiik!" diye gaza gelir ve kutlenin korunumundan hareket eden bu kabil bir nedensellik analizini hayranlikla izlerdim. ve fakat, those were the days, ve ben fevri olmamayi yavas yavas ogreniyorum (o ilk "vauv"dan sonra nefes almak ve konuyu yeniden dusunmek gerekiyor, hep boyle bu). carus'un aciklamasina gore nedenselligin segmentasyonu nesnelerle degil nesnelerin baslangic durumlariyla yapilmali. yani (hume'un favori orneginden ilerlersek), a topu sebep, b topu sonuc degil: (a,b) top ikilisinin ilk halleri (initial state) sebep, (a', b') son hali (final state) ise sonuc. bu noktada, nesneler degil nesnelerin olusturduklari fiziksel duzenekler uzerinden konusursak, meseleyi kutle-enerji kanunlariyla, misal -- ilk akla gelen -- kutlenin korunumuyla, oradan da asagi yukari x=x ozdesligiyle aciklayabiliriz, diyor carus. hatta hume azcik daha ugrasaydi fizikci olurdu, mezkur kanunlara yakinsardi, diye ekliyor.

    simdi, tam bu noktada, "ooo, fizik yine her seyi cozdu!" diye gaza gelmeden once bi oturup soluklaniyorum. azcik dusununce de fark ediyorum ki bu iste, bu cozumde bi fevrilik var: meselenin nesnelerden nesnelerin ilk ve son hallerine haritalanmasi bu yeni alanda sikintisiz yuruyebilecegimizi garanti altina almiyor ne yazik ki. zira ilk halden son hale gecisin dinamigini tanidik ve nispeten iyi temellendirilmis bir dille (matematiksel fizik) anlatmak, "o top ona vurduydu da oburu ote yana gittiydi"nin yerine "momentum haci"yi kullanmak basta tatmin edici gelse de recursive skeptiklige ket vuramiyor. sebeple sonuc arasindaki muktezaligi ne kadar aciklayabiliyoruz momentum deyince? fizik kanunlarinin tasvir ettigi duzenliligin akildaki kokenleri hakkinda ne soyluyor bu bize? the question remains, and hume wins.
    (ortayi aciyorum, vole janli'den gelsin: (bkz: eylemsizlik ilkesi/#351821))

    aslinda benim epey konusasim var bu verimli kitap hakkinda ama simdi nefsime hakim olmam gerekiyor (sonu gelmiyor lan yoksa (daha impression-idea meselesi vardi :/)). treatise'i neden okumak lazim? onu cevaplamaya calisayim kendi capimda: evvela uslup guzel (bunu kant bile teslim eder "boyle muhim konulara boyle temiz bir dille deginebilmek her yigidin harci degil." diye). yazar konuyu basta genel hatlariyla anlatiyor (kusbakisi), sonra detaylara iniyor (kus dalisi). indikce iniyor (hepten dalis). ama bunu yaparken kusbakisi moda arada bir gecerek tabloyu hatirlatmayi da ihmal etmiyor (taklaci). asagi-yukari sifatlandirmasinin yercekimiyle iliskisinden tut nedenselligin elestirisine kadar gidiyor. sadece 'yalitilmis bireysel zihin' anlayisiyla cevrili bir kazi da degil ha bu: yeri geliyor toplum hakkinda da konusuyor hume, bireyle toplum arasindaki paralelliklerden, farkliliklardan bahsediyor mesela. hulasa, zihin hakkinda bir kitap yazmaya heveslensem treatise'in netligini ve verimliligini ornek alirim kendime.

    evet, hava guzel: kizila calan mavi bir gokyuzu esliginde, boyleyken boyle. a minor treatise of a treatise of human nature. end of transmission.
  • (idea-impression'dan devam edilmesine)

    hume'un treatise'de savundugu, daha dogrusu savunmak zorunda kaldigi, hatta aralarda "vay ben nettim, sorgulamayaydim daha iyiydi." diye yer yer ardindan yakindigi, 'marjinal" bir mulahaza daha var, 'benlik' (kendilik, self) fikrinin temellerindeki sikintilara dair. soyle diyor (asagi yukari): kendime baktigimda, zihnimi bastan asagi inceledigimde, allah askina beyler, sadece bir algilar silsilesinden baska bir sey goremiyorum. madem ki, tum fikirler (idea), temsiller, tecrubeden, izlenimlerden (impression) tevarus ediliyor, o halde, bu ben'e karsilik gelen izlenim nerede? hani, sorarim size, nerede?

    carus'un hume'un nedensellik elestirisine istinaden dile getirdigi 'cozumun' esasen sorunun ana derdini iskaladigini anlatmaya calismistim. ve fakat, simdi, yani izlenim-benlik meselesinde, nesneleri degil nesneleri ihtiva eden duzenekleri goz onunde bulundurmayi oneren mezkur uslamlamayi, biraz degistirerek, daha dogrusu, rotadaki anahtar noktalari alarak kullanabilirim. ilk hamle: izlenim-silsilesi (veya algi-silsilesi, veya 'bir dizi algi') degil, izlenim network'u (veya algi network'u). silsile, gelisi guzel dagilmis olmasi daha muhtemel bir cokluyu imlerken, network, baglantililiga isaret eder. yani, algilar silsilesi demek yerine, eger algilar network'u dersek, ve network'u network yapanin dugumlerinin 'alakalari' (alaka cok yuksek) oldugunu dusunursek, zihnimize dair gordugumuz tabloyu, daha iyi anlatmis oluruz.
    (edit: simdi hatirladim. hume treatise'de algilarin baglantilarini kabul ediyordu. tatminsizligi de buna ragmendi. isimiz var.)

    ikinci hamle: zihin izlenimlerden ibaret degildir. zihin, fikirlerden de ibaret degildir. bir fikre, algiya, fikir-tohum'a, her zaman, onu cevreleyen bir ceper (ve ceper-devami, ceper-uzanti) eslik eder. yani, fikirler, ve izlenimler, asla ve asla, oyle kendi hallerinde, tarlanin ortasindaki korkuluk gibi, serentenin kenarindaki uzum gibi durmazlar. onlar daha cok 'yogunlasmalar' gibidirler. zihnin dalgalanmalarinin ekstremum noktalari olmalari, bizi onlarin varliklari konusunda supheye dusmekten alikoyar. hatta, daha da ileri giderek (burada hume'un sinirlarinin disina cikiyorum), diyorum ki, bilinc, oyle 'ustte', 'altta', 'ustte gibi gozukup de aslinda altta', 'icte', 'dista' vs. degildir. bilinc dagitilmis (distributed) haldeki akil segmentlerinin, bazen senkronize, bazen de asenkronize bir sekilde alip verdigi nefestir. zihnin havasinin odagi, bilinctir.

    ucuncu hamle: irade. hem (klasik) karar verme yetisi anlaminda, hem de frankfurt munzevisi'nin dizgesindeki temel gerceklik anlaminda irade. irade ulan. unlemsiz. izlenimlerin, dunyaya dair algilarin, fikirleri belirlemeye muktedir olusu, zihin hallerinden hareket faz uzayina erisen, uzanan, dar-veya-genis-tartisilir bir 'irade alaninin' mevcudiyetine ket vurmaz. hasa, harekete gectigim zaman, elimi klavyeye uzattigimda, aktif olan, muktedir ve belirleyici olan, izlenim degil, fikir degil, izlenim-silsilesi veya fikir-silsilesi degil, iradedir. iste, bizi biz yapan da, dahasi bizde 'ben' diye bir yogunlasmanin, bir odagin bulundugu inancini olusturan da bizzat bu alandir, bu tam-tecrubedir. nasil ki, zihnin yogunlasmalari fikir ve izlenimleri olusturuyorsa, o yek iradenin (lavin) yogunlasmalari da sahislari (volkanlari) olusturur.

    yine de, bu kabil bir aciklama, bizi 'benlik' fikrinin, fikir-pratiginin kokenlerinin 'akilda' bulunduguna (ya da akilla bulunabilecegine) ikna etmez. ama, nasil ki nedensellik ilkesinin kokenlerini tam tatmin edici bir argumantasyonla aciklayamiyorsak, ve fakat, ayni zamanda sebep-sonuc iliskisinin pratikteki ise yararliligini da yadsimiyorsak, benligin, yani 'benlik' fikir-pratiginin de yari-teorik islevini teslim edebilir, onun genel zihin tasvirimizde onemli bir yer tuttugunu kabul edebiliriz (ben ederim yani, bence siz de deneyin).

    sirada: warm passions | violent passions (film ismi gibi oldu).