şükela:  tümü | bugün soru sor
  • bu sabah ntv'nin amerikan ve ingiliz güçlerine "işgal kuvvetleri" diye hitab etmesiyle bir kısım medyanın da açık açık söylemekten çekinmediği gerçek. gelin görün ki artık protestocuları vurup vurup onlar zaten teröristti diye kesip atmak gündelik bir olay olmuştur.
  • i$gal sonrasi yagmalanmayan sadece ve sadece iki bakanlik vardir.. tek basina bu veri bile amerika'nin gerçek niyetini ortaya koymaya yetiyor.. hangi bakanliklar bunlar;
    1- petrol bakanligi
    2- içi$leri bakanligi
  • alqaim ekim katliamı:

    fark gözetmeden öldürme kuşağı

    bm, unsc, ve international society’e adanmıştır…

    sabah ali (05 kasım 2005) http://www.brusselstribunal.org/…esiraq2.htm#alqaim

    al-qaim ve haditha’ya yapacağımız yolculuğu iki hafta boyunca birkaç kez ertelemek zorunda kaldık. çok zaman yollar, askeri operasyonlar nedeniyle kapalıydı. ilk olarak mülteci kampına gitmeye karar verdik ve yol açılır açılmaz yola çıkmak üzere hazırlandık. en yakın kasabalara, köylere ve çöle dağıtılmış 8100 mülteci aile vardı (1 ekim’den önce bu rakam 7450’ydi). mülteci kamplarından bazılarına, özellikle furat nehri kenarındakilere, herhangi bir yardım ulaşmıyordu, çünkü amerikan askerleri alqaim (3) ve haditha (2)’daki bütün köprüleri bombalamışlardı. şu anda orada yaşayanların, özellikle çocukların, en büyük ihtiyacı kalın giyecekler, battaniye ve günlük kullanım için ilaç ve tabii ki yiyecek. kamptaki yeni aileler, alqaim (oct1) ve haditha (oct 5) the river’s gate (nehir kapısı)’na düzenlenen son saldırılardan kaçanlar. irak’taki en büyük yardım örgütlerinden bir tanesi, nehir kenarındaki köylerin gerisindeki yerlere ulaşamadıklarını itiraf etti.

    25 ekim akşamı alqaim halk hastanesine ulaştık. çöldeki dolambaçlı yollarda 2 saatten fazla kaybolduktan ve 1 ekinm 2005’de gerçekleşen son saldırıya dair farklı hikayeler dinlediğimiz en yakın mülteci kampından geldikten sonra, hepimiz acil odasındaki sesleri duymaya hazırdık. büyük siyah bir pankartta, ambulans şoförü mahmood chiad’ın 1 ekim 2005’de, yaralı ailelere yardım etmeye çalışırken amerikan askerleri tarafından öldürüldüğü yazıyordu.

    genç bir adam olan h.khalaf, her tarafı kanla kaplanmış bir şekilde bir el arabasının üzerinde yatıyordu. evinden hemen yolun karşısındaki markete giderken bir amerikan nişancısı tarafından cinsel organından vurulmuştu. kurşun sağ kalçasından girmiş, testislerinden geçerek sol kalçasından çıkmıştı.

    khalaf’ı hastaneye getiren bir komşusu, “hiçbir şey yoktu, ne ateş etme, ne bombalama, hiçbir şey” dedi. “silah sesi duyduk ve sonra khalaf kan içinde yerde yatıyordu. ona ulaşamadık. birkaç dakika yolun kenarına emekledi”. doktor yaranın ne kadar kötü olduğunu henüz bilmiyor. kanama hala devam ediyor.

    hastane koğuşundaki bir diğer genç adam salah hamid de belinin altından vurulmuştu. 17 ekim 2005 pazartesi günü amerikan askerleri tarafından vurulduğunda pazarda arabasıyla gidiyordu. salah, ağladığı ve küfür ettiği için çok kızgındı (bunlar bu bölgede kabul edilemez davranışlar). arabası tamamen harap olmuş. doktor bağırsaklarının büyük bir bölümünü kesilmesi gerektiğini söylüyor.

    doktorların salonunda, perdeler ve duvarlar kurşun delikleriyle kaplanmış durumda. hastanenin yardımcı yöneticisi, durumun ne kadar kötü olduğunu, arabaların ve evlerin sürekli bombalandığını, nişancıların hiçbir ayrım gözetmeksizin hareket eden her şeyi vurduğunu (iki gün önce 6 eşeği öldürmüşler) anlatıyor, etrafı sarılmış şehirlerden, kapalı ana yollardan söz ediyor. “neden anayolu kapattıklarını ve aileleri çölden geçmek zorunda bıraktıklarını anlamıyorum, herkesi ve her şeyi arıyorlar! şimdi, her şeyden daha önemlisi şu ki, hastanede oksijen tüpünün kullanılmasına izin vermiyorlar”.

    yönetici asistan, köprüler bir saldırıda bombalandıktan sonra, nehrin karşı tarafındaki bombalanmış bölgelerdeki durumu açıklıyor: “ailelerin sığınabilecekleri güvenli bir yer bulmaya çalıştıkları bir sürü köy var: rumana, al-beidha, al-ish, dgheima, baghooz, al-rabot….vs. bu köylere şu anda herhangi bir yardım ulaşamıyor, ve düzenli olarak bombalanıyorlar. nehir boyunca 110 kilometrelik bir alanda hiç doktor ya da klinik yok. yaralı aileler ya botla taşınmak zorunda kalıyorlar. ya yıkıntıların altında kalarak ya da kanamadan ölüyorlar. ölüleri saymak mümkün değil, aileleri kimliklerine ait herhangi bir belge olmadan onları oldukları yerde yakıyorlar ve tabii ki medyada bunlardan hiç söz edilmiyor. halk, ölülerin akrabaları ve komşuları yıkıntıların altındaki bu yakılmış cesetlerin oralardan çıkarılmasına yardım ediyorlar. hala bize en çok zarar verenler nişancılar. referandum günü olan 15 ekim’de, hiç kimse dışarıya çıkmaya cesaret edemedi, hatta başkanlık tarafından görevlendirilmiş olmama rağmen ben bile çıkamadım“.

    35 yaşındaki ambulans şoförü mahmood chiad, saldırı sırasında, yaralı ailelere yardım etmek üzere karabla’ya gidiyormuş. sol göğsünden kurşunlanarak ölmüş. daha sonra ambulansa bir el bombası atılmış ve ambulans ikiye bölünerek yakılmış. ambulans hala olduğu yerde duruyor, fakat onu görüntülememiz yasak. mahmood şimdi geride dul bir eş ve altı çocuk bıraktı; en büyükleri olan aimen 10 yaşında. “aileye herhangi bir tazminat ödenmemiş ya da maaş bağlanmadı” dedi mahmood’un iş arkadaşı muneer said. “çok fakirdi, çok küçük bir evde yaşıyordu, ailesinin bakılmaya ihtiyacı var”.

    bir sonraki sabah erken bir saatte, saat 7’de, hastanede sesler ve çığlıklar duyuldu. acil kapısında tozla kaplanmış iki araba ve ayakta duran bir kaç adam vardı. 60 yaşın üzerinde yaşlı bir adam hıçkırıklarla ağlıyordu ve gökyüzü ile konuşarak histerik bir şekilde şöyle tekrarlıyordu, “lütfen gel ve başıma ne geldiğini gör”, diğer adam sessiz bir şekilde ağlıyordu.

    acil’de görülen manzara genellikle bir el arabasının üzerinde yatan genç bir kız ve başka bir el arabasının üzerinde yatan genç bir kadın oluyordu. 10 yaşında küçük bir kız olan yosr jasim mohammad al-ta’i (kendisi gururla beşinci sınıfa gittiğini söylüyor), ayaklarından, sırtından, sağ kulağından yaralanmıştı ve yaralanan yerleri kanla kaplıydı. 8 kişilik bir aileden tek sağ kalanın kendisi olduğunu bilmiyordu. amerikan uçakları 26 ekim 2005’de sabah saat 02.00’da al-ish köyünü bombaladıklarında, babası, annesi ibtisam thiyab othman, beş erkek ve bir kız kardeşi yıkıntıların altında kalarak ölmüştü.

    35 yaşındaki sa’diya adındaki kadın kalçasından yaralanmıştı. yanmış bir yorgana sarılıydı. sa’diya amcasının evindeydi. sa’diya’nın evi, amerikan askerleri tarafından havaya uçurulmuş. sa’diya bu olaydan bir önceki günü şöyle anlatıyor; “kadınları ve çocukları evden çıkardılar ve evi havaya uçurdular, erkekleri tutuladılar mı yoksa evi onlarla birlikte mi havaya uçurdular, bilmiyorum. dün amcamın evine geldik, bugün sabah saat 02.00’da yeniden bombalandık”. sa’diya büyük bir şok içindeydi. “kaç kişinin öldürüldüğünü bilmiyorum. evin içinde 30 kişiden fazlaydık. benim üç amcam, onların eşleri ve çocukları, halam, misafir odasındaki beş misafir öldü. hayatta kalan birileri olup olmadığını bilmiyorum, ben duvarın altına saklanmıştım. amcam idan, iki çocuğu farooq (8), ve ahmad (7)’i gördüm, ölmüşlerdi. (sa’diy, bu evde bulunan bir çok aileden tek sağ kalanların kendisi ve misafirlerden bir tanesi olduğunu bilmiyordu).

    misafir odasındaki dört erkekten tek hayatta kalan khalifa mokhlos, iki füze evi vurduğunda diğer dört erkeğin öldüğünü söyledi. “jasim m. mokhlos (30), idan abdulla mosa (52), awad m.mosa (45), ve moslem k.hussein (30), hepsi öldü”.

    al-risala bölgesindeki idare heyetinin başkanı k., iran-irak savaşında yaralanmış. kendisi bize, yıkılmış evler ve öldürülmüş aileler hakkında bir çok hikaye anlatıyor. bazılarını ziyaret etmek istediğimizi söyledik. önce tereddüt etti, fakat daha sonra sadece görece olarak daha güvenli yerlerdeki aileleri ziyaret edebileceğimizi söyledi. şimdiki alqaim, 18 ay önce 2004 yılının nisan ayında ilk büyük amerikan saldırısı gerçekleştiğinde gördüğümüz alqaim’dan çok farklı. o zaman bu şehir hayat doluydu. her yerde dükkanlar, iş yerleri, insanlar, polis vardı…sokaklarda hareket vardı. şimdi burası ölü bir şehir. sokakların kralları korku ve şüphe.

    ilk aile, saggar hamdan’ın ailesiydi. saggar hamdan bir tank şoförü. kendisi saldırının ilk günü, öğleden sonra saat 16.00’da eşinin erkek kardeşinin ailesini 200 kilometre uzaklıktaki okashat mülteci kampına götürmüş. babası şöyle açıklıyor; “amerikan askerleri tarafından vurulup yakıldığında arabada 19 kadın ve erkek vardı. saggar , karısı khadija, ve altı çocuğu (ala’10, adil, omar, sheima, lamia, ve bir bebek) ve yeğeni öldürüldü. arabanın küllerinden başka hiçbir şey kalmayıncaya kadar arabanın yanına kimsenin yaklaşmasına izin verilmedi”. olaydan ancak beş gün sonra kuzeni hashim hamid’in cesetleri almasına izin verildi. “hayatımı tehlikeye atmak zorundaydım, elime beyaz bir bayrak aldım ve amerikan konvoyunun önüne çıktım” diyor hashim. “onlara, kuzenimin ve ailesinin cesetlerini istediğimi söyledim. amerikalı komutan; “özür dilerim, bir hataydı, arabada bir aile olduğunu bilmiyorduk” dedi. ve bana içi yanmış cesetlerden kalan küllerle dolu bir plastik kese verdi”.

    ………….

    ikinci aile, dokuz yaşında bir erkek çocuk olan mohammad jabir’in ailesiydi. mohammad jabir, 20 ekim 2005 perşembe günü, “ölüm sokağı”ndaki evinin kapısının önünde amerikan nişancıları tarafından vurulmuştu. babası, güçlükle gözyaşlarını tutmaya çalışarak, “yolun karşısında demiryolunun kenarındaki evlerden birinde yaşayan amcasının evine gidiyordu. dört çocuğumda amcalarını ziyaret etmek üzere evden çıkar çıkmaz vuruldular. geri döndüler, mohammad elini göğsünün üzerine koymuştu, ‘yaralandım’ dedi ve yere yığıldı. kanıyordu. onu kurtarmaya çalıştık, fakat herhangi bir arabanın ya da ambulansın geçmesine izin verilmiyordu. amcası vurulmayı göze alarak oğlumu aldı ve hastaneye götürdü. fakat mohammad ölmüştü.“ annesi siyahlara bürünmüştü: “onu hastaneye götürmeye çalışırken askerler bize ateş etti. bağırıyordum, fakat kimse bize yaklaşmaya cesaret edemedi. ateşin bitmesini bekleyerek amcası gelinceye kadar yerde oturduk.”

    mohammad, demiryolunun kenarındaki evlerde nişancılar tarafından öldürülen on üçüncü çocuk. “onlar bu sokağa “ölüm sokağı” diyorlar. öldürülen çocuklardan bir tanesi sadece 1.5, diğeri ise 3 yaşındaydı. sizi ailelerine götürebilirim. 23 ekim 2005’de, saat 14.00’de, amerikan uçakları sürekli sokağın üzerinden geçerek her seferinde ateş ettiler.” jabir evini terketti ve şimdi bir başka bölgede diğer 5 aile ile birlikte büyük bir evde yaşıyor.

    ……….

    üçüncü aile attiya mikhlif’in ailesiydi. ev bir döküntü yığınından başka bir şey değildi. 30 ağustos 2005’de sabah saat 06.00’da bombalandı. aileden geriye hikayeyi anlatacak hiç kimse kalmamıştı. komşuları konuşmakta tereddüt ediyorlardı. “yaşlı adam yıllar önce öldü” dedi en sonunda konuşmaya gönüllü olan komşulardan bir tanesi. “evde, yaşlı karısı dalla hardan (55), üç oğlu daham (35), rashid (25), ve salman (18), ve iki gelini rafaah (19) ve kholood (19) vardı. rashid ve karısı rafaah, salman ve karısı kholood yeni evlenmişlerdi.” hepsi o sabah öldürüldüler.

    - sizce ev neden bombalandı?

    - kim bilir, amerikalılar evde direnişçilerin olduğunu söylediler, fakat gördüğünüz gibi onlar sadece bir aileydi. her neyse, içinde direnişçilerin olduğunu düşündüğünüz bir evi havadan bombalamazsınız, öyle değil mi?

    ………..

    dördüncü aile, kawan abu mohammad’ın ailesiydi. bir tarım bölgesi olan senjaq’da bulunan evleri 8 eylül 2005’de bombalandı. 11 sivil öldü, çoğu çocuktu. yaşlı adam kawan (70), fizik öğretmeni olan oğlu mohammad (50), gelini hamdiya (mohammad’ın karısı - 40), ve dört çocukları: dhoha (16), ro’a (10), obeida (12), and hotheifa (4), hepsi yıkıntıların altında öldüler. khalid (18), amjad (22), zeinab (17), and saja (8), dedeleri kawan’i ziyaret etmeye gelmişlerdi. amcası mohammad 18 yaşındaki khalid’e fizik çalıştırıyordu. hepsi de bombalama sırasında öldüler. aileden sadece iki kişi hayatta kaldı: mahmood kawan (25) sakat kaldı ve amjad’ın kızkardeşi nahida (16) orta derecede yaralandı.

    ………

    idare heyetinin başkanı olan k., daha sonra bizi, 22 ekim’de, sabah 03.00 civarlarında 8 evin ve ayın 23’ünde big mosque’un bombalandığı al-risala bölgesine götürdü. neyse ki evler ve cami boştu. “amerikalılar direnişçilerin bu boş evlerde saklandıklarına inanıyorlar” diye açıklıyor k. bir çok aile, yıkılmış evlerini bulmak için mülteci kampından döndüler. al-salaam bölgesindeki evlerden bir tanesinde yaşayan alwan abdul kareem, anah’daki mülteci kampında ailesi ile birlikte kalmayı reddetmiş. mülteci olarak yaşamaya dayanamamış, bu yüzden 4 gün sonra tek başına eve geri dönmüş. bu ev de 22 ekim’de bombalanmış ve kareem saklandığı merdivenlerin altında kalarak ölmüş. ölmeden önce sohoor (ölmeden önce yenilen son öğün) yemiş. 58 yaşındaki alwan, bahçıvan ve okulda güvenlik görevlisi. onun ailesiyle anah mülteci kampında tanıştık. geride eşi shokriya (40) ve sekiz çocuk bıraktı.

    anah mülteci kampında, her biri yaklaşık 10 kişiden oluşan 5 aile bir evde yaşıyordu. üç aydan beri aylık olarak almaları gereken yiyeceği alamıyorlar. k. bize yıkılmış evleri gösterme konusunda çok endişeliydi, tehlikeli bölgelerden uzak durma sözünü tutamadı. tren istasyonunun yanında tamamen yıkılmış bir otel, belediye tarafından çok yoksul ailelere verilmişti. demiryolunun kendisi de öyle.

    alqaim’den yeni dönen shawkat a. abbood, 10 km. doğudaki si’da köyüne yapılan saldırı hakkında şunları anlattı; “1 ekim’de pazar yeri saat 22.00’de kapandı, şehir iki yerden kuşatıldı: on kilometre ilerideki si’da ve karabla. elektrikler ve telefonlar kesildi, büyün iş yerleri kapandı, ve arabaların geçmesi engellendi… bombalama başladığında evde kaldık. askeri araçlardaki çevirmenler megafonlarla halka evlerinde kalmalarını, eğer dışarı çıkarlarsa hayatlarının tehlikeye girebileceğini söylediler. bombalamayı duyabiliyorduk, fakat tam olarak nerenin bombalandığını bilmiyorduk. bombalama 4 gün boyunca devam etti. uçaklar 24 saat boyunca tepemizde uçuyordu; en yoğun bombalama geceleri oluyordu. rumana köyünde 4 evi bombaladılar. ilk gün 12 kişi yaralandı. ölü sayısını tam olarak bilmiyoruz, 30-40 olabilir”.

    - bu önceden haber verilmiş bir saldırıydı, neden aileler evlerini terketmediler?

    - bazı ailelerin alternatifi yoktu, başka bir yere gidemeyecek kadar yoksuldular, bazıları senjaq bölgesindeki çiftliklere çadır kurdular. bildirilen tek şey, amerikan askerlerinin iraklı askerlerle birlikte alqaim’e girecekleriydi, sivilleri, direnişçileri tutuklama konusunda işbirliği yapmaya çağırdılar. shawkat’ın annesi (55), oğlunu dinlerken ağlıyordu. şeker hastasıydı ve çok korkmuştu, “bombalamayı duyduğum zaman titremeye başladım, sırtımda bir ağrı hissettim; tavan üzerime düşüyormuş gibi geldi”.

    alqaim’de, elektrik ofisinde çalışan a. m. ile tanıştık. “tam 3 kez elektriği tamir etmeyi denedik, her seferinde amerikalılar bize ateş açtılar. üçüncü seferinde, tamir etmek için 30 dakikamız olduğunu söylediler. bildiğiniz gibi çöl yolunda istasyona ulaşmak iki saat alır. fakat başardık. diğer istasyon gümrük ofisinin yanındaydı, oraya ulaşamadık (şimdi orası askeri bir üs)”. aynı hikaye suda da tekrarlandı.

    bir itfaiyeci ve aynı zamanda acil durumlarda gönüllü olan shareef çok kızgındı, “dünyadaki uluslar nerede, müslümanlar, araplar…milyonlarcası her gün dua ediyorlar, bize ne olduğunu görmüyorlar mı”.

    haditha: nehir kapısı…cehenneme

    sabah ali (06/11/2005) http://www.brusselstribunal.org/…siraq2.htm#haditha

    alqaim’dan haditha’ya gitmek genellikle bir saatten daha az sürer. sabah saat 8.45’de yola çıktık ve ilk haditha’daki kontrol noktasına geldiğimizde saat 17.00 olmuştu. son kez kaybolduğumuz tozlu çöl yolunda, çimento fabrikası kontrol noktasına ulaşmak için bir saat boyunca dolaşmak zorunda kaldık. normalde burası ana yola 10 dakika uzaklıktadır. fakat bu hikayenin en kolay kısmıydı. oraya ulaşmadan önce amerikan konvoyu bizi durdurdu. yoldan bir kaç metre uzaklaşmak, ve konvoy geçip uzaklaşıncaya kadar arabanın yönünü çöle çevirmek zorunda kaldık. diğer yönden başka bir konvoy geldiği için hareket edemedik. yoldan çıkmak ve yönümüzü yeniden çöle çevirmek zorunda kaldık. onlar çimento fabrikasının içine doğru uzaklaştıklarında hareket etmeye başlayabildik.

    fakat, irak ulusal muhafızlar’ı bizi engelledi. “geri dönün” diye emrettiler. bir ekim ayı öğleden sonrası olan bugünde hava çok sıcak değildi, fakat rüzgar ve güneş oruç tutan insanlara yardımcı olmuyordu, ramazan ayının son günleriydi. 5 saat beklemek zorundaydık. yoldaki insanların çoğu ailelerdi, son saldırının bitmesinin ardından (ya da onlar öyle olduğuna inanıyorlardı) hayvanları ve mobilyaları ile birlikte si’da’ya dönüyorlardı. onlarca kamyonet ve araba umutsuzca çölün ortasında bekliyorlardı. 80’lerinde sağır bir yaşlı kadın acı içinde ağlıyordu, ve tanrı’nın ruhunu almamasını ve bu durumdan kurtulmak için ona yardım etmesini diliyordu. çok zor konuşabiliyordu ve “soğuk beni öldürdü” diyordu.

    6 çocuğu olan genç bir kadın olan ida thiyab, çocuğunun bezini değiştiriyordu; bebeği daha bir günlükken evini terketmişti. şimdi bebek iki aylıktı. üçüncüsü, bebeğini beslemek için temiz su arıyordu. bir anne ve büyük bir ailenin büyükannesi olan soriya, astım hastasıydı, ve mülteci kampındaki doktor ona nasıl yardım edeceğini bilmiyordu…vs.

    “hala güvenlik sağlanamamışken, şimdi eve dönmek tehlikeli değil mi?” (en büyük saldırlardan bir tanesi nihayet 5 kasım 2005’de başladı. steel curtain (çelik perde) adlı bu saldırıda 3500 amerikan ve irak askeri yer aldı).

    - “başka ne yapabiliriz ki?” diye yanıt verdi ida. çölde özellikle geceleri çok soğuk oluyor ; iki aydan beri undan saclarla yaptığımız bir çadırda yaşıyoruz.

    o gün yolun açılmayacağını anlayınca, şoförler hareket etmeye ve bir başka kontrol noktasından geçmeyi denemeye karar verdiler. bu kontrol noktası da açıktı, fakat kuyruk o kadar uzundu ki sonunu görmek mümkün değildi. bir arabanın aranması en az 10 dk. sürüyordu. bazı aileler, çocuklar ve yaşlıların geçişini kolaylaştırmak için amerikan askerleri ile konuşmaya çalıştılar. asker nazikti ve yardım edeceğine söz verdi, “ama bizim de aldığımız emirler var” dedi. kahvaltı zamanı yaklaşıyordu, ve bütün insanlar oruç tutuyordu.

    saatte 150 km hızla gidiyorduk, haditha kapısındaki son kontrol noktasına ulaşmak için daha 3 kontrol noktasından geçmemiz gerekiyordu. üç tarafımızı çevirmiş olan bir kaç amerikan silahlı aracı vardı. bazı askerler yere yattılar, ateş açma pozisyonuna geçtiler ve kötü bir arapçayla bağırmaya başladılar: “yere yatın ve kapıları açık bırakın”. hemen söylediklerini yaptık. ilerlememizi söylediler. ilerledik.

    arabalardan bir tanesindeki bir kadın çok sinirlendi, emre uymadı ve askerlere bağırmaya başladı: “ben bir doktorum, şimdi çalışıyor olmam gerekiyor, fakat ben bütün bir günümü burada kuyrukta harcadım, neden bizim zamanımıza saygı göstermiyorsunuz, bizim sivil insanlar olduğumuzu görmüyor musunuz, bizi kaç kere aramanız gerekiyor…vs.” diğer kadın onun için çok korktu, ger dönmeye ve ona yardım etmeye çalıştı, fakat hareket etmemesi emredildi. “bu da ne? yoksa tutuklandık mı?” diye şikayet etti, fakat hiçbir yanıt alamadı. ortada bir tartışma vardı, askerler kablosuz telefonlarla birbirleriyle konuşuyorlardı, sonunda iki resmi görevli geldi ve sorun çıkaran kadının kim olduğunu sordu.

    kadın askerlere bağırmaya devam etti. “bıktık artık” dedi. resmi görevli sakin bir şekilde kadına herhangi bir sorusu olup olmadığını ve neden kızgın olduğunu sordu, “bu gecikme senin kendi iyiliğin için ve tabii ki bizim iyiliğimiz” dedi. kadının arabası titizlikle arandı, ve sonra gitmesine izin verildi. bize, haditha’lı olmadığımız için geri dönemk zorunda olduğumuzu söyledi. “yol 15 dk içinde kapanacak” dedi. arabayı bırakıp kontrol noktasını yürüyerek geçmeye ve diğer tarafta başka bier araba bulmaya karar verdik. haditha şimdi sadece 15 dakika uzaklıktaydı.

    burada durum alqaim’de olduğundan farklıydı. amerikalı ve iraklı askerler sokaklarda her yerdeydiler. arabalar aranmıyordu, sadece kimlik kontrolü vardı. son saldırının izlerini, binalarda, yüzlerde, ve şüpheli gözlerde, her yerde görmek mümkündü.

    aynı senaryoyu dinledik. su, elektrik, telefon kesikti, yollar kapalıydı. 5 ekim 2005’de bombalama başlamadan önce şehir kuşatılmıştı ve bu kuşatma 18 gün sürmüştü. evlerin çoğu yıkılmıştı; ailelerin çoğu evlerini terkedip mülteci kamplarına gitmişti, aralarında müslüman öğretim üyeleri birliği sekreteri ve oğlunun da bulunduğu çok sayıda insan tutuklanmıştı. halk hastanesi 10 gün boyunca işgal edilmişti; hastanenin yöneticisi ve doktorlardan bir tanesi çok kötü dövülerek bir hafta boyunca hastanenin içinde alıkonulmuşlardı. bir çok okul ve iş yeri hala işgal altındaydı. bütün evler basılmıştı, hatta bazıları günde iki kez basılmıştı. kişisel silahlar da dahil olmak üzere bütün silahlara el konulmuştu. hükümet yoktu, iş yerleri, okullar, pazar yeri… her yer kapalıydı. “haditha düşmüş bir şehir” deniyordu.

    haditha halk hastanesinin yöneticisi ve haditha bölgesindeki tek cerrah olan dr. walid al-obeidi, bir hafta boyunca tutuklanmış, çok kötü bir şekilde dövülmüş ve gelecekte de amerikan askerleri tarafından aynı uygulamaya maruz kalmakla tehdit edilmişti.

    dr. walid, “haditha’ya (bağdat’ın 360 km batısında) yapılan son saldırı sırasında beni, evimde, ailemin gözleri önünde tutukladılar, gözlerimi kapattılar, ve ellerimi bağladılar. 8 gün boyunca hastaneyi işgal ettiler ve hastaneyi kendi ofislerine çevirdiler. ilk gün gözlerime, burnuma, sırtıma, ellerime ve bacaklarıma vurdular… yüzüm kanla kaplanmıştı. yüzümü yıkayamadım, çünkü yeniden kanamaya başlayabilirdi. gözlerimdeki bağı çözdüklerinde hiçbir şey göremiyordum. öğleden sonraya kadar hakkımda araştırma yaptılar. daha sonra hastanenin malzeme deposunda tutulduğumu farkettim. ardından ellerimi önden bağladılar, ve beni iki gün boyunca orada bıraktılar. daha sonra eczane bölümüne götürüldüm. beni teröristleri tedavi etmekle suçladılar ve bana isimlerini sordular.

    onlara, doktorluk yeminime göre, hastaları tedavi ederken kimliklerine ya da politik görüşlerine bakmadığımı söyledim. her neyse, direnişçileri tedavi etmek istemesem bile başka şansım yoktu, çünkü silahlı ve maskeliydiler. onların yapmamı istedikleri her şeyi yapardım. bir kaç gün sonra, askerlerden bir tanesi odaya geldi, hiçbir şey söylemeden yüzümü tekmeledi ve yeniden olduğum yerde bıraktı”.

    20 yıllık cerrah olan dr. jamil de tutuklanmış ve kötü bir şekilde dövülmüş. 22 gün sonra onunla buluştuğumuzda, yüzü hala mordu. burnu kırılmış, kafasında kocaman bir yarık açılmıştı: “gözlerime, burnuma vurdular, çenemin altını botlarıyla tekmelediler. bir tanesi bneni, üçe kadar saydıktan sonra konuşmazsam vurmakla tehdit etti. saymaya başladı, üçten sonra silahını ters çevirdi ve silahıyla kafamın arkasına vurdu. günlerce hareket edemedim ve göremedim. bizi, ailelerimize kötü davranmakla tehdit ettiler. nedense, kanamam devam ederken benim fotoğrafımı çektiler. kameranın sesini duyabiliyordum”.

    her iki doktor da, konuşmazlarsa gelecekte de aynı muameleye maruz kalmakla tehdit edilmişlerdi. medyaya olanlar hakkında hiç bir şey anlatmamaları konusunda uyarıldılar. doktorlara, hastanenin karşısındaki duvara amerikan aleyhtarı sloganların kimin yazdığı soruldu. tedavi ettikleri direnişçilerin adları neydi? ve hastanenin bilgisayarındaki vücut resimleri neydi?

    birlişmiş milletler, uluslararası hr örgütleri, dünya sağlık örgütü, sınır tanımayan doktorlar… ve ilgilenen herkes bu doktorlara ve iraklı diğer doktorlara yardım etmek ve gelecekte aynı uygulamaların yaşanmasını engellemek için bir şeyler yapmaya çağırıyoruz. dr. walid ve dr. jamil, gelecekte de dövüleceklerine ve tutuklanacaklarına inanıyorlar. amerikan askerlerinin hastaneyi işgal etmeye, haditha’ya her saldırdıklarında hastaneyi yıkmaya son vermelerini istiyorlar. ayrıca irak otoritelerinin kendilerine koruyamayacaklarına inanıyorlar.

    saldırıdan sonra bu hastane neredeyse her şeyin merkezi haline gelmiş. ilaç dağıtımı, elektriğin ve su borularının tamiri, petrol…vs. dr. walid, bütün bu ayrıntıları düzenlemek ve işçileri ambulansla göndermek zorunda. bir görevli, dr. walid’e amerikalılar hakkında ne düşündüğünü sordu ve dr. walid şöyle yanıtladı, “siz işgal askerlerisiniz, dostlarımız olmanızı isterdim, fakat bu şekilde olmaz”.

    “burada olmamız daha iyi değil mi?” diye sordu görevli.

    “hayır” diye yanıtladı dr. walid. “kendinize bakın, askeri kıyafetlerinizi içinde silahlısınız, çocukları korkutuyorsunuz. gerilim yaratıyorsunuz”. dr walid’e, dövüldüğü ve aşağılandığı için özür tazminatı olarak 30 dolar önerilmiş. “ne yapacağımı bilemedim, reddederek daha fazla sorun yaratmak istemedim, fakat alamazdım da, ben de parayı temizlik işçilerine vardim”.

    amerikalı askerlerden bir tanesi dr. walid’e, böyle bir gerilim durumunda amerika’da ödemek zorunda kalacakları tazminat ile bütün bir haditha şehrinin satın alınabileceğini fısıldadı.

    askerler her yerdeydiler (hastanede, asistan odası araştırma odası olmuştu). bir evi 2 ya da 3 saat boyunca işgal ediyorlardı. askerleri evin bahçesinde ya da çatısında bulabilirdin. şu anda 8 okulu işgal etmiş durumdalar, eğitim ofisi, su projesi, belediye, mahkeme … pencereler kum torbaları ile dolu. ev baskınları sırasında eşyalarına, parasına, belgelerine el konulmuş olan bir çok insana, sadece, bunları istedikleri zaman şu ya da bu okuldan alabileceklerine dair kağıtlar verilmiş
  • hala devam eden işgaldir. medya artık yer vermiyor da olsa orada her gün insanların öldüğü unutulmamalı, savaş kanıksanmamalıdır.
  • cüneyt ülsever'in aktardığı baker-hamilton raporuna göre bilançosu aşağıdaki şekildeymiş. savaşın başından beri ölen ıraklı sayısının diğer bazı kaynaklara göre 655.000 olarak rapor edildiğini hatırlayarak okuyalım:

    --- spoiler ---
    rapora göre abd bugüne dek irak’ta 400 milyar $ harcamış. masraflar aylık ortalama 8 milyar $ tutuyormuş. savaş gazilerinin ve kaybedilen malzemelerin rehabilitasyonu için harcanacak para ile birlikte savaşın abd’ye toplam maliyeti 2 trilyon $ olarak hesaplanıyormuş!

    abd’nin şu anda irak’ta 141.000 askeri var. 2006 aralık ayı itibarıyla ölen asker sayısı 2.900, önemli bölümü ağır yaralı olmak kaydı ile irak’ta yaralanan asker sayısı ise 21.000.

    abd askeri dışında irak’ta 27 koalisyon ülkesinden 16.500 asker daha bulunuyor ki bunların 7.200’ü ingiltere’ye ait.

    ayrıca abd’nin en kalabalık büyükelçiliği bağdat’ta. 1.000 kişi abd büyükelçiliği’nde çalışıyor. ülkede ayrıca 5.000 yabancı müteahhit var.

    2006 yılı sonu itibarıyla irak ordusu’nun eğitimleri tamamlanmış, gereçleri temin edilmiş 10 tümen, 36 tugay ve 118 taburdan oluşması bekleniyordu. irak’ın güvenliğini 188.000 polis ve 138.000 asker olmak üzere 326.000 güvenlik elemanı sağlayacaktı ama bu hedeflerin hiçbiri tutturulamadı.

    abd’li askerlere karşı mehdi ordusu, bedir tugayı, bazı sünni direnişçilerin ve el kaide militanlarının yürüttükleri saldırılar ocak 2006’da günlük ortalama 70 iken bu rakam ekim 2006’da 180’e yükselmiş.

    abd askerlerinin öldürdüğü veya sünni-şii çatışmasında ölen iraklı sayısı ise aylık ortalama 3.000! demek ki işgal tarihinden beri (mart 2003) kabaca 132.000 iraklı ölmüş!

    bm kayıtlarına göre 26 milyon insanın yaşadığı tahmin edilen irak’ta savaştan beri 1.6 milyon insan irak içinde göçe zorlanmış, başta eğitimli insanlar olmak üzere 1.8 milyon insan da yurtdışına kaçmış.
    --- spoiler ---

    (http://www.hurriyet.com.tr/…r/5645294.asp?yazarid=3)

    amerika'da elektrikli sandalye cezası hala duruyor muydu?
  • george w bush'un basrolde oynadigi, pax romana ozentili pax americana film. ( daha dogrusu irak a yapilmis cirkin bir taciz.)
  • 600.000'den fazla insanın öldürülmesine,aşılamaz kardeş kavgalarına ve bp, shell, exxon gibi petrol `$`irketlerinin ganimet finaline varan işgaldir..anlamadım, hala birileri medeniyetler çatışmasından mı bahsediyor?

    (bkz: kan)
    (bkz: gözyaşı)
    (bkz: vahşet)
    (bkz: zulüm)
    (bkz: kapitalizm)
    (bkz: kapitalizm)
    (bkz: kapitalizm)
    (bkz: kapitalizm)
    .
    .
    .
    .
    .
    .
  • amerika nin holywoodstik karizmasini cizmis eylemdir.