şükela:  tümü | bugün
  • "kalbinde biraz zekâ olmıyanlar
    hiç çekilmiyor
    ve zekasında biraz kalb olmıyanlar
    hiç sevilmiyor"

    demiş karanlık yazar.
  • hamdullah suphi bey'e paris'ten gönderdiği bir mektupta şöyle yazmış: "ah, ne olmak isterim bilir misin hamdullah? saat gibi bir şey! her şeyi vaktinde yapabilmek, hiçbir zaman yorgunluk hissetmemek, bir engelle karşılaşmamak, memnun ve mesut olmak isterdim." ne yazık ki hayatı bozuk bir saat gibi geçmiştir.
  • orhan pamuk'un istanbul'undaki "dört hüzünlü ve yalnız yazar"dan biridir abdülhak şinasi hisar. diğerleri malum: yahya kemal beyatlı, ahmet hamdi tanpınar ve reşat ekrem koçu...

    abdülhak şinasi hisar, soyadını çevresinde doğup büyüdüğü rumelihisarı’ndan almıştır. istanbul’un, hassaten boğaz’ın aşığıdır. tıpkı yahya kemal gibi o da bir dönem ankara’da hariciye'de yöneticilik yapmışsa da dayanamayıp istanbul’a dönmüştür. yine yahya kemal gibi hisar da paris’e okumaya gitmiş ama diploma alamadan geri dönmüştü. okullarının kayıtlarına göre yahya kemal’in de hisar’ın da dersleri çok kötüydü. kitapları almanca ve ingilizce’ye tercüme edildi.

    efsunlu bir dille eski istanbul’u anlatmış, yaşadığı devrin istanbul’unu bir ressam titizliğiyle amma velâkin resim sanatının da ötesinde bir dille anlatmıştır. hisar’ın istanbul’u şüphesiz köşkler, konaklar, yalılar, boğaziçi ve hisar ile gümüşsuyu ile mahduttu. içinde yaşadığı ihtişamdan “öteki istanbul”un sefaletine sıra gelmedi. ama tam da yalnızlığına uygun olarak bir garip olarak hayata veda etti.

    kendisinden üç yaş küçük kardeşi selim nüzhet gerçek, 1945 senesinde yalnız yaşadığı ictihad apartmanı’nda beyin kanamasından öldüğünde, hisar 57 yaşındaydı. bu trajik ölümden 18 sene sonra abdülhak şinasi bu sefer cihangir’de tıpkı kardeşi gibi tek başına yaşadığı rüyam apartmanı’nda beyin kanamasından 3 mayıs 1963’te vefat etti. öldüğünde cebinde, “bakıyyesi 66 lira” yazan bir banka cüzdanı çıkmıştı. başka da parası veya mülkü yoktu. istanbul için yaşadı, istanbul’da öldü.

    cenazesi belediye himmetiyle kaldırıldı ve merkezefendi mezarlığı’na defnedildi. oysa üstad, doğduğu, büyüdüğü ve soyadını aldığı hisar civarında defnedilmek istiyordu. aşiyan mezarlığı’nda yer yok dediler. ancak kendisinden sonra da buraya sayısız cenaze defnedildi. ölmüş bedeni bugün merkezefendi’de olsa da hisar’a yakışan, tanpınar’ın, yahya kemal’in, orhan veli’nin, münir nurettin’in, edip cansever’in yanı başıdır. aziz ruhu sanırım sık sık aşiyan’da dolaşmaktadır.
  • devrinde yaşamak istediğim, cümlelerini kendime ilham edindiğim, gözlerini görebilseydim eğer manalarının tefsirine vaktimi seve seve harcayacağımı bildiğim, nev’i şahsına münhasır bir insan, o da kitaplarındaki delilerden biridir, yüreğimde.

    baskıları maalesef yeni yeni gündeme gelen muazzam kitaplarında görülür ki donkişotu her daim delilik timsali görmüştür. 1952 yılında kendisiyle yapılmış bir röportajda karakterlerle ilgili sorulan “yansımanız mıdır” anlamındaki klasik bir soruya da bu örnekle cevap vermiştir: “cervantes'in don kişot'u doğduğu zaman "don kişot kimdir?" diye sormuşlardır. halbuki cervantes olmasaydı don kişot olur muydu?”

    deliliği ele aldığı ve mantıklı çıkarımlar yaparak gizli kapaklı methiyeler düzdüğü kitabı çamlıcadaki eniştemiz olmasına rağmen fahim bey ve bizde de- bir devam kitabı görüntüsü oluşturur vaziyette- deliliğe değinir durur.insanın deli olası gelir:

    “onlarla görüşünce artık mücerret olarak insanların aklına, mantığına, muhakemesine itimat etmek gibi hiç caiz olmayan hafifmeşrepliklerden kurtuluruz”*

    “sağırların yanında her zaman söylemeyi adet edindiğimiz sözlerin lüzumsuzluğunu duyduğumuz ve söylenmeye değer sözlerin azlığını idrak ettiğimiz gibi delilerin yanında da nice muhakemelerden vazgeçmek ve kabul edilmesi başka bir şuura ihtiyaç gösterecek şeyleri söylememek lüzumunu anlar ve susarız.”` :çamlıcadaki eniştemiz `

    ki o herkeste farklı oranlarda da olsa delilik belirtileri sezer. ve der ki:

    “insanlara verilecek en iyi nasihat ruhlarının deliliğinden kurtulmaya çalışmaları değildir. madem ki buna imkan yok, madem ki hakikatte böyle bir kurtuluş yoktur, insanlara verilecek en kıymetli nasihat bu delilikleriyle iyi geçinmek sanatı ve ondan istifade etmeyi bilmek hüneri olmalıdır.nice sanatkarların sanatları böyle ehlileştirmiş oldukları cinnetlerinden gelir.”*

    eğlenceli bir adamdır da, sorgulamalarında gülmek zaman zaman mümkündür.“bir adamın kendi kendine akıllı demesinden ala delilik nişanesi olur mu?” diyerek akıl sahibi olduğunu söyleyenlere de çelme takar.*

    albülhak şinasi hisar’ın bir eserinde bahis konusu olan fahim bey için dillendirdiklerini eserlerini her okuyuşumda kendisi için hissederim:
    “ annemizin veya büyükannemizin açtığı bir eski zaman sandığı içinden nasıl gönüllerin derinden sezdiği ve hafif hafif bayıltıcı bulduğu bir ıtır duyulursa ekseriyetle bu sözleriyle sanki eski layihaları biraz saklamış bir takım kurumuş çiçekler, lavanta çiçeği torbaları, öd ağacı, gül suyu, çiçek suyu, amber çiçeği, kil, el sabunları, günlük ve tütsü gibi eski zaman kokan şeyler koklatmış oluyordu.” bu enfes kokular içinde hayalden, hakikatten, erdemden, güzellikten, en güzeli istanbul’dan, hasıl ı kelam hiç eskimeyen eskilerden bahseder..istanbulu önce ondan okumak sonra gezmek gerek. bu kadar da nettir yani durum.

    o kadar az kitabı var ki, oysa şahsına yakışacak kimbilir kaç kitabı daha olabilirdi? okudukça bitmesinden korktuğum sayfalarına sarılıyım amcam.o sonsuz sayfalarına ulaşmak mümkün olmadığına göre, tekrarlara devamdan ele kalan başka ne çare?

    doğumumdan on dokuz yıl önce vefat etmiş bir insanla benzer şeyleri hissediyor olmak duyguların tekerrürden ibaret olduğunu mu gösterir? yoksa yalnızca bizlerin benzer hayata tekabül edişini mi?

    dilerim, sığındığı tüm düşleri bu dünyaya bırakıp hakikate göçtüğünde hayatı boyunca aklının derin sorgulamalarına set çekemeyip yorgun düşürdüğü yüreği, hani onun dediği gibi, hiç rüya görülmemiş bakir bir yatakta bakir rüyaların kucağını sığınak edinmiş huzurla ebedi evinde saadet içinde uyuyordur..*
  • ¨ömrümüzün yarısı böyle, diğer kısmında işlenmiş hataları tamir ve tashih ile geçer, fakat yazık ki bütün bu tecrübelerimizden istifade etmek içinse önümüzde ikinci bir ömrümüz yoktur.¨*
  • insanların mikropları meyvelerden aldığına inanırdı yazarımız. bu yüzden olacak manavların önünden geçerken ya başını çevirir ya da yolunu değiştirirdi. tarihe ilginç bir not: küçüklüğünden itibaren hiç meyve yememiştir.
  • bakınız şinasi bey, beyoğlu'nu nasıl anlatmış "çamlıca'daki eniştemiz" nam kitabında:

    "... o zamanlar beyoğlu geceleri tünel'den halep çarşısına kadar canlı ve eğlenceliydi. elektrik yok, havagazı vardı. barlar, sinemalar yok, lokantalar ve çalgılı gazinolar vardı. otomobiller yok, ucuz faytonlar, kupalar vardı. elhamra sinemasının yerinde, üst katta -merdiven başında şekilleri değiştirici ve güldürücü aynalariyle- palais de cristal kafe şantanı ve karşısında, şimdi, kırmızı saint-antoine kilisesinin olduğu yerde, kondordia tiyatrosu vardı. halep çarşısından itibaren taksim'e kadar nisbeten daha tenha ve karanlık bir mıntıka başlar ve ortasında büyük ağacı, bunun yanındaki hamidiye çeşmesiyle, küçücük taksim meydanı geçildikten sonra, seyrek ve hafif ışıkların yarı gösterdiği babayâni ve karanlıkça bir yol şişli'ye kadar uzardı.

    ... insanlar gibi şehirler de nasıl değişiyor! hâtıralarımız hakikatleri görüp de tanıyamıyor, hâtıralarımın sarayları şimdi gördüğüm mahallelere sığamıyor, kubbeleri hâlâ eski velvelelerle dolup taşıyor, ve etrafımdaki şehir bana artık yabancılaşmış gibi görünüyor."

    zaman sadece gamları değiştirmiyor şüphesiz..
  • abdülhak şinasi bey, marcel proust'un kitaplarını bıkmadan usanmadan defalarca hatmettiği için, boğaziçi'ni proust anlatmış zannıyla şaşırabilir -hisar'dan önce proust okuyan- bedbaht okurlar.
  • tdk nın türkçe sözlüğünde 576 örneği olan yazar
  • şinasi beyin "aşk imiş her ne var âlemde" nam bir antolojisi de bulunur.. şöyle bir hikayesi vardır bu antolojinin: şinasi beyin, ilk gençliğinden itibaren sevdiği tüm mısra ve beyitleri özel defterinde kaydetmek gibi bir huyu var imiş ve gün gelmiş bu antoloji doğmuş (kısa bir hikaye oldu farkındayım)..

    103 sayfadan mürekkep bu eser: önsöz, aşk imiş her ne var âlemde, hüsn ü an, hava vü heves, ayş ü nuş, aşk ü garâm, yâr ve cânan, âh minel-aşk, kelâl ü melâl, kâm ü vuslat, fırak ve hicran, yâd ve tahattür ve şairlerin ölüm tarihleri gibi bölümlere ayrılmıştır.. bu zarif antolojinin, en çok da lâle devri'nin eşsiz bülbülü "ayş ü nuş" bölümü fevkaladedir..

    daha anlatacağım efendim: benzer bir antoloji çalışması, çok daha evvel, ii. mahmut zamanında da yapılmıştır.. namlı ferruh efendi'nin ortaköy'deki yalısında toplanan şiirseverler, divan edebiyatının en latif mısra ve beyitlerini seçip "nevadür'ül âsar" adıyla yayınlamışlardır.. yine bir gün toplandıklarında, hazırladıkları bu antolojinin en güzel mısraını da seçmişlerdir bu şiirbaz efendiler.. yazarı belli olmayan bu mısra şöyledir:

    "bugün şâdım ki yâr ağlar benümçün."