şükela:  tümü | bugün
  • allah'a mülaki olan, neyden mahrumdur? allah'tan mahrum olan, neye maliktir ki? demis bir guzel seyh..
  • necip fazıl'ın kendisi ile olan münasebetini şu dizeyle andığıdır.

    "tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum
    gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum"
  • o'nu en iyi anlatan necip fazıldır. o ve ben adlı eserinde şöyle anlatır:
    "1281-1860 yılında, vanda dünyaya gelmişler... van, başkale kazası arvas köyü... van'ın cenup şarkında; iran sınırına yakın, 2400 metre yüksekliğinde gayet sarp ve engelli bir saha...
    arvas, şeyhleri ve mürşitleri seyyid fehim hazretlerinin de köyü...
    pederi; seyyid mustafa... nesepleri, madde yolundan da kainatın efendisine bağlı: es'seyyid abdülhakim arvasi...
    manevi veraset yoluna gelince:
    zaten hep onun üzerinde gittiğimiz bu davayı, özlü bir takdim cümlesine nasıl sığdırabiliriz?
    tecrübe edelim:
    peygamberlerden sonra insanoğlunun en büyüğü hazreti ebubekir'e sevr mağarasında teslim edilen has oda sırrını, otuz üçüncü el olarak devr ve teslim alıp onu yirminci asırda; makine, türlü keşif, ruhi buhran, içtimai muvazenesizlik, sar'a ve cinnet, hasret ve gurbet asrında, bu asrın ortasına kadar, zerresini feda etmeksizin, en kemalli veraset halinde temsil etmeye memur, eşsiz veli...
    ...
    hissettirebildim mi makamının hususiliğini ve ululuğunu?..
    insanoğluna, kendi öz eserinin tahakküme başladığı, madde keşiflerinin insanları burunlarından halkaladığı ve bütün ruh müeyyidelerinin bangır bangır iflasa sürüklendiği manevi panik devrinde kutup; böyle bir devirde her ölçüyü müdafaa ve muhafazaya memur kutup ne demekse, es'seyyid abdülhakim arvasi, o... 14. hicri asrın yenileyicisi...
    devrinin, içli ve dışlı küfür deccallerine ve bunların üflediği felaket cereyanlarına dikkat ederseniz, onun; kimlere ve nelere, insanları çekip kurtaracağı hangi bataklık şartlarına karşı gönderildiğini sezer ve bütün bunlardan bir mikyas çıkarabilirsiniz.
    bu terkibi hükmün, bundan evvel olduğu gibi, bundan sonra da nokta nokta tahlil unsurlarına geçerken, es'seyyid abdülhakim arvasiyi, 2400 metre yükseklikteki sarp yayladan istanbul üzerine inmiş, hakikatte, ışığı milyarlarca senede gelen yıldızların tepesinde, bir feza ve mana kartalı diye takdim edersem sanmayın ki, bir şey söyleyebilmiş olurum."

    necip fazıl böyle ifade ediyor o ve ben'de...
    yine kitabında necip fazıl, abdülhakim arvasinin kendisini şirazeye sokmak için sıkça başvurduğu ayarlardan bahsediyor. paylamalarına aşıktım diyor.

    "arada bir beni paylar gibi konuşmaları, iltifatlarından daha çok hoşuma gidiyordu. tekdir, yakınlığın, sahabetin delili...
    yine bir andı. günahlarımdan bahsediyor, kendimi hudutsuz günaha batmış görüyor, kimseye eş olmayacak bir günahkarlık çapında bulunuyordum. bu şikayetten de bir teferrüd, gizli bir benlik ve gurur kokusu almış olacaklar ki, şu müthiş cevabı verdiler:
    -daha ne günahkarlar gelip geçti bu yoldan... seninki de ne?...
    çarpılıp kaldım. yani;
    -sen onda da bir şey değilsin; merak etme!..
    demek istiyorlardı.
    nefs hilesine ne harikulade karşılık..."
    yıllar evvel okuduğumda beni çok etkileyen diyaloglardan biriydi. sonra dikkat ettim; kendimizi yerdiğimizde yahut yücelttiğimizde aynı nefsi okşuyorduk. öyle ya da böyle "ben"imizi şişiriyor, besliyorduk. imtina ediyorum artık bu durumdan, en azından çabalıyorum lakin emmarenefsim yine baskın geliyor...
  • ingiliz devletini en güzel şekilde anlatmış alim. muhterem diyor ki "islam’ın en büyük düşmanı ingilizlerdir. islamiyet’i bir ağaca benzetirsek, başka kafirler, fırsat bulunca, bu ağacı dibinden keser. müslümanlar da bunlara düşman olur. fakat, bu ağaç bir gün filiz verebilir. ingiliz böyle değildir. bu ağaca hizmet eder, besler. müslümanlar da onu sever. fakat gece kimse anlamadan köküne zehir sıkar. ağaç öyle kurur ki, bir daha süremez. “vah vah, çok üzüldüm” diyerek müslümanları aldatır. ingiliz’in islam’a böyle zehir salması demek, para, mevki ve kadın gibi, nefsani arzular karşılığında satın aldığı yerli münafıkların, soysuzların elleri ile, islam alimlerini, islam kitaplarını, bilgilerini ortadan kaldırmasıdır".
  • iki büyük şairin hayatını, doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiş.

    necip fazıl, ona mürid olmuş,
    cahit zarifoğlu ise ona damat olmuş.
    (şeyh hazretlerinin vefatından 33 yıl sonra, yeğeninin kızı ile evlenmiş.)
  • büyük bir âlim ve velîdir. pek çok menkıbesi ve kerameti vardır. gelecekten haberler vermiş, kimi insanları iyi etmiş, vefatının ardından kimilerine görünmüştür. insanlara bunu söyleyince şaşırıyorlar, inanmak istemiyorlar; ''o da bizim gibi bir beşerdir, nasıl olağanüstü hâller kendisinden sâdır olabilir?'' diye suâl ediyorlar.

    şöyle olabilir: abdülhâkim arvâsî gerçekten, hakikî ve ermiş bir nakşî şeyhidir. hocalarının silsilesi, sahabeye ve hazret-i peygamberin ailesine kadar uzanır. yaptığı hiçbir işi, abdülhâkîm arvâsî hazretleri kendi başına, kendi keyfinden yapmamıştır. her şeyi hocaları, ashab, hazret-i peygamber vasıtasıyla allahü teâla yapmıştır. kendisine bir çocuğu iyi ederken ne okuduğunu soranlara, ''hiçbir şey yapmadım, üç ihlâs bir fatiha okuyup hocama havale ettim. o da kendi hocasına havale etti. böyle böyle çocuk ta hazret-i peygamberin mübarek kucaklarına kadar gidip geldi'' buyurmuştur.

    insan işte böyle garip bir mahlûktur. müslümanlar nübüvvete, yani peygamberliğe inanır. hazret-i peygambere ''âlemlerin efendisi'' der. ama ''âlimler nebîlerin varisleridir'' ve ''benim ümmetimin âlimleri, benî israil'in peygamberleri gibidir'' gibi hadis-i şeriflere rağmen, evliyanın keramet göstereceğine inanmaz. ''şunu yapsın da göreyim'' der, nasıl kâfirler bugün ''allah'ı göster de inanayım'' diyorsa, esasen aynı şeyi yapar. salih bir kuluna peygamberlik veren allah, başka bir sadık kuluna da keramet veremiyor mu?

    allahü teâla meselâ şehitler için kur'an'da, ''onların ruhları diridir, lakin siz bunu bilemezsiniz'' diyor. sadece şehitlerin değil; âlimlerin, velilerin, nebîlerin, allah dostlarının ve salih zatların da ruhları aynen böyle diridir. ehli sünnet'te allah'a dua ederken, ''şu zat hürmetine'' diye istemek câiz görülmüştür. bunun şirk olduğu veya ''araya hatırlı zat sokup torpil yapmak olduğu'' bir selefî propagandasından ibarettir. biz allah'a dua ettiğimiz vakit bu dostlarını da andığımızda, onların ruhları da allah'ın dilemesiyle bizim için allah'a dua ederler. yani bu olayın kendiniz için bir başkasından dua istemekten hiçbir farkı yoktur. birinden dua istemeye şirk diyen, ''araya adam sokma'' diyen süper zekâ nedense çıkmamıştır.

    fakat taaccüb etmemelidir. zira insan böyle bir yaratık, inansa dahi, inanası gelmez. hazret-i ibrahim de bir defasında allah'a, ''ya rab! nasıl diriltiyorsun bana göster!'' demişti de allahü teâla, elbette bildiği hâlde, onun bu soruyu sormasındaki çelişkiyi kuluna göstermek maksadıyla, ''ne o, yoksa inanmıyor musun?'' diye mukabele etmişti. hazret-i ibrahim, vahiy alan ve gerçeğe ilk elden muhatap olan bir peygamber olmasına rağmen insanlığın en büyük tutkusunu yine dillendirmişti: ''inanıyorum ama kalbim de yatışsın...'' yani bileyim, göreyim, inanmıyorum diye değil ama akıl almıyor ki...

    ruhunda bir his anteni olana ve başına konan iman kuşunu, ısrarla kafasını sallaya sallaya kaçırtmayana ne mutlu, tüm bunlardan mahrum olana, dünyada binlerce yıl yaşayıp saltanat da sürse, yaşayan herkesi tâbiyeti altına alıp firavun gibi, ''ben sizin en yüce rabbinizim!'' de dedirtse ne yazık...
  • şeyhiyle tanışma hikâyesini her okuduğumda gülüyorum: boynunda muska, elinde kur'an, cami hocasına okumaya giderken yolda seyyid fehim hazretlerini görüyor ki, kendisi büyük bir âlim ve sofi idi. seyyid fehim, bu çocuğun istidâdını sezip, abdülhâkim arvâsî'ye selam filan veriyor ve diyor ki, "babam, nereye gidiyorsun?" anadolu'da insanlar eskiden küçüklere bile "babam" diyerek saygı gösterirdi.

    abdülhâkim arvâsî de çocukluk safiyetiyle, o vakitler tanımadığı bu zâta şey diyo, "sana ne" ajhsjdahdsa. tam bir alfa imiş çocukken bile.

    yıllar yıllar sonra kendisi icazetnâmesini alırken şeyhi de "işte bana bu..." diyerek veriyor. tabiî abdülhâkim arvâsi şoq, wefad.

    biz de şeyhimize varsak ağlayu ağlayu ya, şu garip hayatta nefsimize pay kalmadı zaten, bari ilahî haz alaydık. o da yok bu da. nası bi cendere bu kardeşim.
  • (bkz: o ve ben)
  • uyduruk menemen hadisesinden sonra divan-ı harp huzurunda tüm müdafaası şu cümleden ibaret canım mübarek:

    "ben şeyh değilim ve o yüce mertebeye layık olmaktan uzağım; yok, eğer şeyhlik, devrimizde gördüklerimin hâli demekse ona da tenezzül etmekten münezzehim!"
  • rüya:

    maraş ilindeyim. ilerde bir kabir var. "bu kabir kimin?" diye soruyorum yanımdakilere. abdülhakim arvasi hazretlenin diyorlar "aaa...meğerse abdühakim arvasi hazretlenin kabri maraş'taymış" diye düşünüp şaşırıyorum.

    yanımda aksakallı ihtiyar bir zat var. onunla kolkola girip kabre doğru koşuyoruz. arvasi hazretlei beni yanımdaki ihtiyar zatla beraber kabul edecekmiş. kabirdeyiz. ama kabir sanki cami çeşmesi gibi...çeşmeler var bir sürü. çeşmelerin taburelerinden birine oturuyorum. kıble yönünü serili bir seccadeden öğreniyorum. sonra kıbleye dönük oturup rabıta yapacağım.