şükela:  tümü | bugün
  • akit okurlarını hepten cahil sanan akit yazarı.

    bugünden inciler:

    a.

    "rumeli hisarının içinde fetih mescidi vardı, bir zalim o mescidi yıkıp, onun üzerine bir sahne, çevresine oturacak yerler yapıp, mescid mahallinde konser verdiriyorlardı. tarihi bir eser yok edilerek, adeta birileri dinle, tarihle dalga geçiyordu. aslında bu caminin yerine bu konser salonunu kim yaptı diye sormak gerekmez mi?"

    1. bir kere fatih döneminde yapılan caminin adını bilmiyor. "fetih camii" değil, "ebu'l-feth camii" ya da daha sonraki yaygın adıyla "hisariçi camii"dir onun adı.

    2. "bir zalim" o camiyi yıkmamıştır. o camiyle ilgili tarihi belgeler 15 ve 16. yüzyıl kayıtlarında vardır. cami 18. yüzyılda yıkılmış ve bir tek minaresi kalmıştır. (abdurrahman bey: 1700'lerde yıkıldı yani.)

    3. caminin çevresine oturulacak yerler yapılmamıştır. oturulacak yerler, yıkılan iç mahalledeki evlerin yerine yapılmıştır. o evleri kim yıktırmıştır diye sorarsanız: celal bayar. üçüncü cumhurbaşkanı 1953'te (fethin 500. yılında) "kaleiçi mahallesi'nin tamamını kamulaştırıp yıktırmış ve orayı müze yaptırmıştı. (arşivlerde teftiş fotoğrafları vardır.) boş kalan yere de ertuğrul muhsin anfitiyatro yaptırmıştı.

    b.

    "hürriyet’in cağaloğlu’ndaki eski binasının karşısındaki boş alana cami yapıldığında da “her yere cami yapıyorlar” diye kıyameti kopartmışlardı.. oysa orada da tarihi bir cami vardı ve chp o camiyi de yok etmişti. suriçi istanbul’daki tarihi camilerin yarıdan fazlası aynı şekilde imha edilmişti."

    1. hürriyet'in karşısında cami filan yoktur. yıkılmamıştır. yenisi de yapılmamıştır. herhalde cağaloğlu meydanı'ndaki camiyi kastediyor. (sırf pislik atmak için camiyi bir miktar yürütmüş ve hürriyet'in karşısına getirmiş.

    2. suriçi istanbul'daki camilerin imha edilmesine gelince... chp ne kadarını imha etti bilmem. ama adnan menderes ve sonraki sağ iktidarların yıktığı camilerin eksiksize yakın bir listesini içeren bir kitap var. adı da "cami kıyımı". yazarı kim diye soran olursa söyleyeyim. dilipak'ın aynı gazetede köşe arkadaşı: mehmet şevket eygi. (dilipak önce arkadaşının kitabını okusun.)

    c.

    "hatırlar mısınız, kıbrıs harekatı ayten alpman’ın “bir başkadır benim memleketim” şarkısının trt radyosunda çalınması ile başlamıştı.. ecevit, “ayşe tatile çıkabilir” diye bir mesaj göndermişti londra’dan ankara’ya.."

    1. harekâta "başladığında" tv'lerde ayten alpman değil hasan mutlucan çalıyordu... (darbelerde de o çalar.) harekât sürerken sonradan devreye ayten alpman girmiştir.

    2. ecevit londra'da değil ankara'daydı. londra'da kimseler yoktu. dışişleri bakanı turan güneş ise cenevre'de idi.

    3. varyant farkı ama gene de doğrusunu söyleyelim: "ayşe tatile çıksın"

    4. turan güneş cenevre'den ayşe'yi tatile yollamıştı, evet, ama kıbrıs barış harekâtı bu sözle başlamamıştı zaten.

    türk ordusu birinci harekâtı çoktan yapmıştı. ayşe tatile, ikinci harekât yapılsın diye gönderilmişti.

    .

    vallahi akit okurlarının çoğu dilipak'tan daha bilgilidir.
  • bir meslektaşımın birinci elden tecrübesi neticesinde yalancı ya da psikolojik sorunlu olduğunu düşündüğüm şahıs.

    bu meslektaşım, bir müvekkili hakkında yazdığı yazı içeriğinden dolayı kendisine hakarete dayalı tazminat davası açmıştı. mahkeme hakareti sabit buldu ve talep edilenin altında da olsa bir manevi tazminata hükmetti.

    tazminat kararı (davacı taraf düşük, abdurrahman bey ise yüksek bulduğu için) her iki tarafça duruşma talepli olarak temyiz edildi.

    yargıtay'da duruşma saatini beklerken meslektaşımın davacı vekili olduğunu anlayıp yanına geliyor ve davanın ne kadar haksız, tazminatın ne derece gereksiz olduğuna dair bir söyleve başlıyor. meslektaşım da gereksiz münakaşaya yol açmamak, dümen suyuna girmemek için böyle durumlarda hep yaptığımız gibi kafa sallayarak dinliyormuş gibi yapıyor, sonunda da "elbette siz de kendinize göre haklısınızdır. neyse, mahkeme bir karar vermiş, yargıtay da uygun ve hukuki olanı yapacaktır, her iki taraf için de hayırlısı olsun" diyerek ve anladığı(!) dilden konuşmaya gayret göstererek konuyu kapatıp yanından uzaklaşıyor.

    yargıtay iki tarafın temyiz taleplerini de reddederek kararı onamış. buraya kadar gayet normal tabii.

    lakin bir müddet sonra müvekkili, meslektaşımı arıyor ve "ben sizi tanıyorum ve böyle bir şey olduğuna inanmıyorum, yine de bir okumanızı isterim" diyerek abdurrahman bey'den kendisine gelen bir yazıyı/mektubu fakslıyor.

    bu olayı duyduğumda emin oldum, beyfendinin ya yalancı ya da psikolojik olarak sorunlu olduğuna.

    zira kendi kurduğu senaryoya göre bu tazminat çok haksızmış, kendisinin herhangi bir hakareti yokmuş, üstüne üstlük bizzat davacının avukatı olan meslektaşım da yargıtay'da duruşma öncesinde yaptıkları konuşmada bunu kabul etmiş, durumuna çok üzülmüş ama "müvekkil böyle istedi, yapacak bir şeyim yok malesef, umarım yargıtay sizin lehinize karar verip bu haksızlığı düzeltir" demiş. dolayısıyla, davacı avukatının bile inanmadığı ve yanlış/haksız olduğunu söylediği bir dava sebebiyle mahkum olduğu tazminatı ödeyecekmiş ama hakkını helal etmiyormuş, tazminattan vazgeçerse çok iyi olurmuş vb vb vb.

    allahtan müvekkili meslektaşımı iyi tanıyor, karşısındakinin de ne tip biri olduğunu biliyor ki bu hayal ürünü/uydurma beyanlara itibar etmiyor.

    bizimki önce bir dava da ben açayım, uğraşayım şununla demiş ama değmeyeceğini düşünmüş. bir de bunun için gelip kafamı şişirecek diye vazgeçiyor.

    ne diyeyim; yazık. allaha havale, merciine iade.

    debe editi: debelik bir durum yoktu bence ama madem girmiş (bkz: sma tip 1 hastası ali eymen'e yardım kampanyası)
  • bugün utanmazca yalan yazmış yazar.

    buyrun:

    "gezi’de işleyecekleri cinayet için 500 ölü torbası ve hastahane sedyesi, 1500 yaralı için sedye ve gerekli bir hastahaneye yetecek tıbbi malzeme karargâh olarak kullanılan otele stoklanmıştı.."
  • deneyimlediğimiz dünyadan farklı fizik yasaları olan abdurrahman dilipak evreni'nde nelerin dönmekte olduğunu anlamak adına az önce twitter'a baktım, sanırım merkez bankası ve rotschild koalisyonu çökmüş, şeytaniyet mahsülü istanbul sözleşmesi hakkında da parti yola gelmiş nihayet... islamcı entelektüel borsasında pakistan'a bile fazlurrahman düşerken bize abdurrahman düşüyor, eldekiyle idare edeceğiz. hazır kitaplığımın da yanındayken, fikir mesaisini hep bu tarz işlere harcayan abdurrahman dilipak'a ait cevherli bir analiz de bırakayım şuraya. bakınız dilipak, bayram yıldız'ın goethe ve islamiyet kitabına önsöz olarak neler yazmış, immanuel kant incelemesi için ne taleplerde bulunmuş 1991 senesinde:

    "ümid ederim ki, bundan sonra, bu çalışmayı bize kazandıran kardeşim bayram yılmaz, immenuel kant [bu ve sonraki yazım hataları dilipak'a ait] üzerinde de bir araştırma yaparak bizi aydınlatır. kant batı'da, akıl yoluyla islâm gerçeğine ulaşan müstesna insanlardan biri. ömrünün son zamanlarında, kilise tarafından müslüman olduğu gerekçesiyle aforoz edildiğini, son çalışmalarından birinin başına arapça hareflerle besmeleyi yazarak başladığını hatırlatalım. dahası kant ömrünün ahirinde. islam alimleri gibi başına sarık sarıp, cübbe giyerek dolaşıyordu.

    yine size ilginç gelecek iki isimden daha söz edeyim. leon tolstoy ve dostoyevsky. bu iki rus yazarı da ömrünün son zamanlarında islam'a yakın ilgi duymuşlardı. tolstoy, islâm olmak istediğini yazıyor ve ulaşabildiği müslümanlara, islâm'ın hakikatlerini, hayatın ve dünyanın gerçeklerine ilişkin ilahi bilgileri arıyordu. bu arayış onun ölümüne kadar sürdü. son nefesinde de "var ben bir olan allah"a yakarıyor ve kalbine iman yazmasını istiyordu! bunlar ilginç ve çarpıcı gerçekler. tıpkı amerika'nın kristof kolomb tarafından keşfinden önce istanbul'da kızılderili kadın bulunması gibi." (yıldız, bayram, 1991, goethe ve islamiyet, esra yayınları, konya, s.9)

    belki dilipak ve benzerleri yüzünden de pakistanlı entelektüel ziauddin sardar, aşağılık kompleksi ve tuhaf bilim bakımından türkiye'ye özel bir yer ayırıyor*. başkaları tarafından yok sayılma ve başkalarını yok saymayla büyüyen bir zihnin normal olmasını beklemek zor, kabul ediyorum. hayalgücü de aynen müslüman kimliği gibi sona ermeyen bir kimlik bunalımı içinde. ama yeni krizlerle sınanan bu kesimin neler üretebileceğini kestirmek de imkanlar dahilinden çıkma evresinde artık.
  • destekçileri de geldi. gezi'ciler eğer bir manipülasyon- karalama-yalan yapmışsa aldığı tweeti o hengame içinde düşünmeden, sorgulamadan retweetlemesi nedeniyledir. ama belediye başkanları, köşe yazarları, hükümet üyelerinin yaptığı yalan, karalama ve manipülasyon için bizzat oturup yalan üretmiş olmaları hangi gerekçeyle açıklanır bilmiyorum. hani sokaktaki vatandaş olarak aldığın tweeti, duyduğun yalanı düşüncesizce bir başkasına aktarabilirsin fakat yalanı ilk kez senden duyuyorsak ve sen mesleğin icabı bunu sorgulama mevkindeysen her hıyarım var diyene tuzlukla koşmayacaksın. yoksa hıyarın ta kendisi oluyorsun.
  • "...sanatçı bir adama aşık olmuş, daha sonra o adamın oğlunu görmüş, onunla evlenmiş. kocası olacak adam kayınpederi olmuş..." türü cümleler kurup müjde ar'ı eleştirebilen ancak mevzu hz muhammed'e geldiğinde aniden dut yemiş bülbüle dönebilen birisidir.

    e hacım, senin dininin peygamberi, tüm evreni yaratan tanrı'nın biricik elçisi, oğlu (evlatlığı) zeyd'in karısıyla, gelini zeynep ile evlenmedi mi? başkaları sözkonusu olduğunda bahsettiğin o güzel ahlak, muhammed bin abdullah mevzubahis olunca nereye kaçıverdi? adama sormazlar mı, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye?

    (bkz: lahanayı yerken kıtır kıtır sapına gelince me)

    ~

    * a. dilipak'ın diline doladığı kişi müjde ar değil, günseli kato imiş. düzelttiği için festinalenteye teşekkür ederim.
  • 15 yıl önce şanar yurdatapan ile birlikte, dışarıda bırakılmış tüm kesimlerin haklarını ve kimliklerini savunmaya dayalı yeşil ile kırmızı'yı kaleme alırdı abdurrahman dilipak, nereden nereye... sosyalist şanar yurdatapan, üstüne düşeni yaparak adalet sarayına başörtüsü takıp girmek gibi dikkat çeken eylemlere girişir, yer yer sivil itaatsizlik yapardı. 2002 öncesinde de hilafet söylemi, dilipak ve islamcı kesimde birinci plandaydı, ama fark olarak ikinci planda "herkes için hak ve hukuk" söylemi de bulunuyordu. diyarbakır cezaevi üzerine bir yazı dizisi çıkarıp kürt kimliği yüzünden işkenceye tâbi tutulanlarla teker teker röportaj yapmıştı vakit, bunun benzerini türk solu içinde zor bulursunuz. hakaretamiz ve saldırgan dili, dna dizilimlerine çıtçıtlanmıştı gazetenin ve yazarlarının, ama sokak röportajı karikatürü kadar da değildi.

    türkiye islamcılığı hep söylendiği gibi "özgün" değil bütünüyle bu yüzden. örneğin eski islamcı militan, yeni liberal aktivist maajid nawaz'ın hayatını ve islamcı grup içindeki hesaplarını anlattığı radical isimli enfes bir eseri var. nawaz, liberal ve sol kesimi bilinçli olarak kullandıklarını yazar ve der ki, sol-liberal pozisyonun amentüsü bizim hareketlerimizi sadece çok-kültürcü bir duyarlıkla benimsediği için her istediğimizi yapabiliyorduk. yüzlerine farklı konuşuyor, kendi aramızda başka inanıyorduk. şık kıyafetli, temiz traşlı halde gelip, düzgün diksiyonla herkesin haklarını savunduklarını söyledikleri için de gözde olduklarını, ama hizb'ut-tahrir döneminde ne kendisinin, ne de dava arkadaşlarının kendileri haricindekilere herhangi bir saygı duymadıklarını itiraf eder örneğin (halbuki ileride içeri atıldığı hapishaneden çıkmasına yol açan da "evrensel" fikir dünyasına ait bir yabancıdır; düşman olarak gördüğünün, hakkını evrensel kriter olarak savunması aydınlanmasına yol açar.) doksanlarda hem sol, hem da sağ kanattakiler bizim özgürlüklerimizin kısıtlanmasına, örgütlerimizin kapatılmasına empatiyle yaklaşıyordu ve bizi el üstünde tutuyordu diye anlatır.

    majid nawaz işte tam burada açıklayıcı gücü yüksek olan bir tabir kullanıyor: "gerici sol". herkese hoşgörüyü ve tüm ezilenleri benimsemeyi, özetle politik-doğruculuğu savunan liberal-sol kültür aslında fanatik ve dar kafalı olan, imkan kazanınca diğer hakları gasp edecek akımları da hoş görerek güçlendirmektedir buna göre. islamcının, ilk baştaki hak söyleminden daha sonra koparak sadece iktidara gözünü dikmesinde liberal-solun hata gördüğünde uyarmamasının, kontrolü tamamen elden bırakmasının da payı vardır yani. islamcının da kendini ifade etme, kimlik ve hak hürriyeti var ve olmalı elbette, ama her ikaz karşısında islamcılığın "mağdur ediliyorum" tepkisine boyun eğen liberal ve sol akımlar, tamamen oyunun dışına atılmayı da göze almalıdırlar. en ilerici akımlarla ittifak kurmanın hemen akabinde en gerici unsurları mezarından çıkarıp, onlarla müttefik olmayı başarabilir çünkü.

    islamcı ekip, dış dünyanın ve birlikte yaşadıklarının tavsiyelerinden ve ikazlarından tamamen uzakta bırakılırsa birlikte yaşam ve hak söylemi tamamen gider, geriye şimdiki gibi hilafet ve iktidar söylemi kalır sadece (katıldığım üst düzey bürokratların evet konferanslarında da bu yüzden ne haklar söylemi, ne de anayasa içeriği tartışılıyordu; "islam medeniyetinin liderliği" söylemine hapsolmuş halde iktidar ve islamcılar.) türkiye'deki liberal solun islamcılığı dizginsiz desteklemesi, sonra da şimdi toplu halde içeri tıkılıyor olması, khk ile ihraç ediliyor olması çok öncelerden öngörülebilirdi. liberal solun girmiş olduğu ittifakı, sözlükte çoğu zaman anlatıldığı gibi nâif veya düşünülmemiş bir girişim olarak görmüyorum. ama karşı tarafı dizginleyecek imkanlar da tümüyle elden bırakıldı; ilerleme dolayısıyla ikâzın ertelenmesi, ikâzın hepten tedavülden kalktığı koşulların yaratılmasında etkili oldu. liberalin, hıristiyanın, ermeninin, solcunun tavsiyesinden tamamen uzakta kalan abdurrahman dilipak bile her gün twitter'da "üst akıl oyunları" gibi hesaplardan bir iki üçler yaşasın türkler seviyesinde retweetler yapıyor bu yüzden. hakîkatten koparak kendilerini bir nevi "derin hikmet" kandırmacasına kaptırdıkları içindir ki her geçen gün zihnen ve ruhen alçalıyorlar.
  • şu an habertürk de sosyal medya düzenlemesi hakkında konuşuyor ve konuklar içinde en mantıklı konuşmayı yaptı, yapıyor. adam deep web vs hepsine hakim. siz 15 yaşında bebelerin deep web e girebildiği yerde sosyal medyayı kanunla vs zor kontrol edersiniz diyor. sosyal medyayı yasaklarsanız bu durum herkesi depp web e indirir dedi.
  • bir insana bir soyadı bu kadar mı yakışmaz?