şükela:  tümü | bugün
  • filmin derdini en iyi anlatan kişi, yine filmin yönetmeni olmuş:

    --- spoiler ---
    "ahmet’in hikayesini de metaforik düzeyde okumak lazım. orada eline silah tutuşturulup köpek itlafında görevlendirilmiş insanların yaptıkları aslında bir tür terörist avı. devlet sürekli sokakları temizlemek misyonu biçiyor kendisine ve o adamların dünyasını altüst eden bir şey yaşanıyor orada. düşmanına dost olan bir durumla karşılaşıyor ahmet. itlaf edilmiş köpeklerin çukura üst üste yığılması görüntüsünü, devletin kaybettiği insanlar olarak okumak lazım. açık bir şekilde, devlet otoritesi küçük insanları birtakım düşmanlar bulmaya itiyor. düşmanların kim olduğuyla ilgilenmiyorum. tepenin ardı’da da yörüklerin ne yaptığıyla ilgilenmiyorduk. örgüt, islamcı dışında herhangi bir örgüt. devrimci ya da etnik, hiç önemli değil. o konuda fikir versek filmin odağı kayardı. oysa biz devlet tarafından paranoyaya itilmiş, kullanılmış, iki zavallı insanın hikayesini anlattık." (emin alper)
    --- spoiler ---
  • filmle ilgili bilgiler içerebilir.

    filmin geçtiği, benzer "kurtarılmış mekanlar"da yaşamadım, fakat çok bulundum. ancak hiçbir zaman, bir film aracılığıyla, bu bölgeleri yeterince görememiştik. bilhassa geceden kurulan bit pazarı sahnesinde bir anda birçok hatıra, birçok hikaye belirdi kafamda. bir sürü şehirde bu tip bit pazarına gittim, oradaki insanlarla da yakınlığım hep olmuştu. oturup çay içmişliğim, üşüdüğümüz için dostoyevski kitabı yakmışlığımız (satan adamın kimin kitabını yaktığı zerrece umurunda değil, sadece bir kağıt parçası yakıyor), lan bunu da satamayacaz gibi yakalım çok üşüdük bea cümleleri, kaçak yaşıyoz işte abicim kızın baba tarafından kaçıyoruz senelerdir hikayelerini çok dinledim. bunları dinlerken de hep bir organik bağım oldu, en nihayetinde ben de bir varoş çocuğuyum.

    hikayenin odağında ilişkiler var, içteki ilişkiler. büyük çıkarlara karşı birleşen, örgütlenmek zorunda kalan insanların anlatılmayan, yalnızca kendi aralarında kalan hikayeleri. film, tepenin ardı gibi, mekan üzerine kurulu. asla o semtten dışarı çıkmıyoruz, başka bir şehir göremiyoruz. yalnızca başka bir yaşamın başladığı gökdelen siluetleri var. onun dışında, dünya, bu ablukada sürüp gidiyor. zaten filmin, bence meselesi de, bu semtlerden çıkmayan insanlar gibi, o insanların hikayesini anlatabilmek.

    distopik bir semt çiziliyor gibi görünse de, esasında bir kurgu değil gerçek bir semt var. bu semtler, bu çatışmalar var, 90'larda geçen bir hava hissetsem de filmde, şimdinin gökdelenleri var; ve bu mahalleler şimdi de gerçekten var. bu coğrafyanın kaderinde, ablukayı yaşayan bölgeler var. şu an, şimdi silvan'da hayat böyle yaşanıyor. sokağa çıkan, bir daha evine geri gelemiyor. bunu bir düşünsenize, sokağa çıkan kardeşinizin, babanızın, annenizin; bir daha geri gelemediğini. buna bir acı değil, buna bir karşılıkla tepki göstermek gerekiyor. acı bu kaderlerde direnmemek, filmdeki kadir gibi, muhbir olmakta. acı taziye, tepki infaz. rüya ya da değil, bunlar var olan hikayeler. filmdeki ana temaların belirsizlik içinde işlenmesi sebebiyle, emin alper'in filmde her hikayeye şüphe duyarak yaklaştırması, izleyiciye de böyle aktarması oldukça yerinde. ben de siyasi erklerle filmin temasını yetersiz buldum. bunun nedeni de, izah etmeye çalıştığım gibi daha çok bu bölgede yaşayan insanların gündelik yaşam pratikleri anlatılıyor gibi. o tarafı, yani devlette ne işler döndüğünü tam olarak bilmiyoruz. orada işler karışık, akademik olarak yazsak çizsek de karışık ama; buradaki direnişlerde de durumlar o kadar belirli değil.

    ben filmdeki sinematografiyi de, çirkin, bozuk, dökük estetiği de çok beğendim. görüntüler az müzikle, bir müzik, bir ritm hissettirdi bana. ayrıca cevdet erek ne yapmış öyle, değinmeden geçemeyeceğim, filmin ruhuna bu kadar uyar, çok karanlık ritmler.

    ve her şey ne yazık ki, ne gerçek: "eskiden ekmek derdindeydik şimdi herkes can derdinde."

    buna distopya dememek gerek,
    hepimiz, yatak odalarımıza kadar abluka altındayız. dikkat!
  • bu zamanların filmi, tepeden tırnağa bugünün ve yarının filmi. tam da silvan abluka altından yeni kurtulmuşken (buna kurtulmak diyebildiğim için utanıyorum), tam da fransa ve avrupa ülkeleri haklı olarak paranoyaklaşmışken; bu filmi izlemek, insanın abluka’ya giriş biletini ucuza kapatmasını sağlıyor. bir alana, bir bedava!

    bu film temelde türkiye’deki bir mahalleyi merkezine koymuş olsa da, türkiye’nin ablukasını anlatıyor olsa da, üzerinden hem kişisel hem de kitlesel okumalar yapabilmek mümkün.

    sanıyor muyuz ki, abluka sadece filmdeki mahallede hüküm sürüyor? bize dayatılan her türlü devlet şiddeti, ülke politikası, toplum tabusu, din dogması, biçilen roller, beklentiler, imajlar altında, aslında hepimiz abluka altındayız. bize “gerçek” belletilen bütün bu dış faktörlerin üzerine; kaybetmek istemediklerimiz uğruna biz de kendi illüzyonlarımızı yaratıyoruz. gitgide onlara daha çok inanıyoruz, hatta tapıyoruz, ve dört yanımızı yalanlarla çepeçevre sarıyoruz. hem dışarıdan abluka, hem de içeriden. haydi kurtul, kurtulabilirsen.

    mesela, gittikçe paranoyaklaştığımız yaşantılarımızda; sadece bize çizilen yollardan yürümek, sadece nereye çıkacağını bildiğimiz kapılardan geçmek, sadece bize otoriteler tarafından gösterildiği ve söylendiği kadarına inanmak, sadece şüphe etmemiz için işaret edilenlerden şüphe etmek, aynı dairenin içinde dönüp durmak, o daireden çıkarsan yaşayamayacağını hissetmek, ne kadar yabancı?

    ya da, insanın “sahiplik” kurduğu şeylerden; kimi zaman bir eşyadan, kimi zaman paradan, kimi zaman ancak belli koşulları sağlarsa sahip olacağına inandırıldığı özgürlüğünden, kimi zaman bir hayvanın yanındaki varlığından, vazgeçmemek adına yapabildikleri, ne kadar yabancı?

    ya da, aslında herkesin gizli bir “kimlik” taşıyor olduğu gerçeği; dışarıya karşı başka başka suretler, roller, ezberler içindeyken, aslında kendi içinde, kendi evinde, kendi hücresinde, bambaşka birini yaşatmaya çalışıyor olması, ne kadar yabancı?

    bu saydıklarımın hiçbirine yabancı değilseniz, siz de çoktan abluka altındasınız demektir, hayırlı uğurlu olsun. korkmayın, ben de bu satırları abluka altından yazıyorum. kadir ile ahmet de yanıbaşımda bana bakıyorlar...
  • bunca zamandan ve yorumdan sonra amacına ulaşmış bir filmdir, çünkü çoğu izleyici değişik açılardan okuyabiliyor filmi, kendi yorumlarıyla zenginleştirip özgürleşebiliyor; ama kimi izleyiciler de her zamanki gibi vasatı aşamayıp bireysel ablukasına hapsolup sınırları aşamıyor. bu filmi beğenmeyen bir daha sinemaya falan gitmesin.

    --- spoiler ---
    belirsizlik üzerine kurgulanan her film gibi abluka'da da birçok detay bilinçli hamlelerle bulanık bırakılarak izleyici tepkileriyle ilişki kuruluyor. izleyici de başkarakterler gibi kendi hikayesini yazabilir. burada söz konusu olan kadir ve kardeşi ahmet'in kabusları ve hayalleri ile bunların değişik sonuçları.

    90'lı yıllarda sıkça çekilen sub-noir'lar gibi abluka da büyük ölçüde bu iki kardeşin zihninin içinde olup bitiyor, özellikle de büyük ağabey kadir'in. hapiste 20 sene boyunca kaldığı için de delilik ile cinnet arasında gidip gelen, uyku ile uyanıklık arasında yaşayan, gaipten sesler duyan, yaşanmamış hadiseleri düpedüz uyduran ve gündelik gerçekliğe dair yeni şeyler kurgulayan arızalı bir karakter.

    biz ise onun kabuslardan mürekkep iç dünyasına tanık olurken tıpkı bir motosikletliyi kayıp kardeşi ali'ye benzetmesi gibi ya da başını betona yaslayıp meral'i dinlediğini zannetmesi gibi belirsizlik prosesi içinde kendi hikayemizi yazıyoruz.

    dünya kaybedenlerle dolu. bu üç kardeşin de yitik kuşaktan, trajediler silsilesinin birbirlerinden uzaklaştırıp yabancılaştırdığı karakterler. örneğin 20 sene sonra yeniden karşılaşan (bu süre zarfında ahmet'in kadir'i neden hapishanede ziyaret etmediği ise hiç belli değil ya da kadir'in hangi suçtan ceza aldığı; bunlar da belirsizlik silsilesine dahil edilebilir) ikili birbirlerine hayli soğuk davranıyorlar. özellikle ahmet, ağabeyi var mı yok mu, umurunda bile değil. karısı tarafından terk edildiği için bunalıma, kendi ablukasına gömülmüş bir halde intiharın eşiğinde.

    tıpkı mahalledeki, devletin dahi haberinin olmadığı kaçak meyhanedeki kafası bulanık sarhoşların basit bir alegori olması gibi kadir ve ahmet'in de kafası sürekli bulanık. dünya çelişkilerle dolu ve hiçbir şeyin anlamı net veya kesin değil. eğer o mahalleyi türkiye'nin bir mikrokozmosu mahiyetinde düşünürseniz film daha da zenginleşecektir. çöplerin yakılması, köpeklerin katledilmesi, muhbir toplumu filan hepsi sosyolojik açıdan incelendiğinde ülke geneli için alegorik anlamlar kazanabilir. nitekim de öyle.

    örneğin köpeklerin katledilmesi ve asabi belediye başkanının bu işin iki haftada bitmesi gerektiği yönünde çalışanlar üzerinde baskı kurması, kürt sorunu bahsinde üst düzey subayların yaptıkları emrivaki açıklamalarla paralel biçimde düşünülebilir. sorunun bitirilmesi istenirken bür türlü bitmemesinin sebebi ise elbette ortada şiddetin varlığının olması, başka bir şey değil.

    çöpler gerillalar ya da teröristler veya devrimciler tarafından yakılmadıysa eğer, güney doğu'da yakılan evlerle birlikte düşünülebilir. burada da bir alegorik zemin söz konusu.

    muhbir toplumu ise çok daha geneli meşgul eden bir mesele ve açıkçası genç bir yönetmenin bu konuyu paranoyak atıflarla deşmesi beni ziyadesiyle memnun etti. türkiye sineması adına mutlu oldum.
    --- spoiler ---

    çok çok zengin bir film.
  • oldukça etkileyici ve başarılı emin alper filmi. özellikle son 10-15 yılda politik bağlamda iyice içi boşaltılmış türk sinemasını da göz önüne alınca nadir de olsa böyle başarılı politik okumaların yapılabiliyor olması insanı her türlü mutlu ediyor.

    --- spoiler ---

    iki kardeş üzerinden devletin teröre ve teröristlere bakış açısının, belediyenin köpeklere bakış açısına benzetilmesi de bana göre filmin en güçlü mesajlarından biriydi.

    ahmet kamyonla gezerken yolda gördüğü her köpeği kimseye zararı var mı yok mu sorgulamadan vurma emri almıştır, zaten böyle bir değerlendirmenin yapılması da imkansızdır. önemli olan belediye sınırlarının köpeklerden temizlenmesidir. sonra belediye başkanı da pişkin pişkin köpeklerin "avrupa standartlarında uyuşturulup barınaklara götürüldüğünü" söyler ekranlardan.

    aynı şekilde kimin terörist, kimin masum olduğu da devletin umrunda değildir. önemli olan o mahallenin arkasındaki gökdelenlerin kendini güvende hissetmesidir. ne kadir'e, ne de film boyunca kadir'e patronluk taslasa da kendi ölçülerinde kadir'den hiçbir farkı olmayan hamza'ya tıpkı ahmet gibi bu konuda herhangi bir değerlendirme yapma yetkisi tanınmamıştır. nitekim tıpkı köpek olayı gibi ahmet öldükten sonra örgütle bağlantısı olup olmadığı irdelenmez, televizyonlara göre 1 terörist daha ölü ele geçirilmiştir.

    --- spoiler ---

    ayrıca kadir karakteri bana nedense yıllarca aynı amaçla güneydoğu'ya dağıtılan korucuları hatırlattı. devletin terörle mücadelesinin en küçük ve en etkili birim olması beklenen korucuların önemli bir kısmının eline silah verilmiş bir kadir'den çok da farklı olmadığını unutmamak gerek.

    kısacası bu film
    oluşturmak istediği karanlık ve gerilimli atmosferi oluşturabilmiş mi? fazlasıyla
    seyirciye yaratıcı bir hikayeyi başarılı bir sinema diliyle aktarabilmiş mi? bu konuda eleştiriler var, fakat kendi adıma filmin kafası karışık havasının bilerek böyle inşa edildiğini ve mesajıyla da örtüştüğü görüşündeyim.
    hikayesinin politik anlamda altını yeterince doldurabilmiş mi? günümüz türkiye'si ölçülerinde en fazla bu olabilir diye düşünüyorum, kendi mesajını verebilecek düzeyde politik cesaret de sergilemiş bence yönetmen.
    dolayısıyla oldukça başarılı buldum. izleyin, izlettirin efenim.

    edit: imla
  • bir entryde örgütlerin mahalle yapılanmalarını çok iyi işlediği iddia edilmiş. tuhaf. ben filmin hicbir sahnesinde, hicbir saniyesinde mahalle yapılanması görmedim. keza örgüt falan da görmedim. abluka tecrittir diyen bir duvar yazısı vardır, siyah boyayla yazılmış. kimin yazdığını görmedik, ama içinde tecrit kelimesi geçiyor. beynimizde derin noktaları tetikliyor, "hımm duvar yazısı, tecrit.. örgüt olmalı". sonra bir aksam polis akrebinden birkaç genç kaciyor. ne olduğunu bilmiyoruz. ama yine beynimizde bir yer tetikleniyor, "polisten ne kaçıyorsunuz lan? örgüt olmalı". gençlerin neden kaçtığını bilmiyoruz halbuki, görmedik. kaldı ki polis muhbiri bile saklanıyor akrebi görünce. sonra ne var? mahallenin uzak köşelerimden gelen baskınlar, patlama ve çatışma sesleri.. aa çatışma dedim, ama görmedik. belki bir tarafın silahından geliyordur mermi sesleri. sonuçta ahmet'in öldürülmesini de "bir terörist öldürüldü" diye vermedi mi haber bülteni? kadir gibi aleni paronayaklasmasaniz da, sahipsiz köpekler gibi itlaf edilmeseniz de en iyi ihtimalle televizyonun sakat bıraktığı bir insansiniz. kahneman'in thinking fast and slow kitabi var, onu okuyun. nelerden nelerden manipüle olduğunuzu görün, savunma-korunma metodlari geliştirin.

    edit:

    --- spoiler ---

    final sahnesini atlamışım. örgüt yoksa bu infaz neydi diye soranlar olabilir. o sahnenin kadirin rüyası olduğunu düşünüyorum. paronayak düşünceleri kardeşinin öldürülmesine sebebiyet vermesinden kaynaklanan suçluluk duygusu ile karışıyor. emniyetci hamzanın kayıp kardeşini örgütün üst düzey kadroları ile ilişkilendirmesi ve kadirin motorsikletli elemanı oturttuğu yeri düşünün. finaldeki sahne ile kardeşine sahip çıkamamış olmanın bedelini diğer kardeşine (ve ayni zamanda örgüte) ödüyor. ayrıca sokak ortasında kitlesel infaz ne ola ki? rakka mi bura?
    --- spoiler ---
  • çoğ acayip film.

    filmi izlerken boynumdaki kolyeyi koparacağımdan korktum bir an... sürekli gerim gerim gerildikçe kolyeyi çekiştirip durdum. hatta kısa bir süre yüzümü ellerimin arasına alıp, bakamadım. (hangi sahne olduğunun önemi yok, daha fazla gerilmeye dayanamadığımdan.) çıktıktan sonra da bozulmuş plak gibi, "psikolojim bozuldu, psikolojim bozuldu" deyip duruyordum.

    özetle film 2 saat boyunca gerim gerim geriyor.

    bu benim psikolojim ve mesleğimle de alakalı olabilir. sürekli gündemin içinde kalmak zorunda olmak, hiçbir şekilde tüm bu korkunçluklardan kaçamamak durumunda ister istemez insan ciddi şekilde 'hasar' alıyor. ülkede olup biten her şeyi ben mi çok karamsar okuyorum bilmiyorum ama bir çıkış ışığı göreceğimize dair umut azaldıkça artan 'hapsolmuşluk' hissiyatım belli sahnelerde filmde vücut buldu.

    mesela distopya falan demişsiniz ya; evet distopya ama acı olan bizim distopyaya ne kadar yaklaşan hayatlar yaşamaya başladığımızı fark etmemiz... ve ütopyaların, hayal bile kuramaz hale geldiğimiz gerçeğiyle bizden giderek uzaklaşmaya başlamış olması...

    filmin özeline gelecek olursak;

    --- spoiler ---

    "abluka" altındaki şehirlerin 'gerçeğe' dönüştüğü ülkemiz distopyasında; izlediklerimiz bana çok "olası", çok "gerçekçi" geldi belki de o yüzden bu kadar etkilendim.

    emin alper, 'tepenin ardı' filmindeki gibi odağa yine paranoyayı koyuyor. insanlar, sadece "duydukları" şeylere aslını astarını araştırmadan (ki bunun için maalesef biliyoruz ki bu ülkede ablukada olmanıza ya da bir tepenin ardında yaşamanıza gerek yok) inanıyor ve kendilerini bu korkuların esiri haline getiriyorlar. özgürleşmenin, 'kendin' olabilmenin özünde aslında 'bilmek' yatıyor yani... 'bildiğin' şeyden korkmazsın, 'bildiğin' şey hakkında hayaller üretmezsin, 'bildiğin' şeyler hakkında başkalarının etkisi altında kalmazsın. çünkü 'bilirsin'. önünü, arkasını, eğrisini, doğrusunu... 'bilmek' en büyük özgürlüktür. "öğretilen korku"lar ise en büyük hapishanedir, ablukadır, tepedir. ve o hapishanenin dışında, o ablukanın dışında, o tepenin ardında ne olduğunu ancak ve ancak filmin ilk sahnesinde kadir'in kilitli kapının ardından izlediği kaos ortamını izlerken gördükleri kadar görebilirsin. gerisi sadece senin hayal gücündür. ve hayal gücün bir korku üzerine inşa edildiğinden asla daha iyi, daha güzel, daha 'doğru' bir şey de hayal edemezsin.

    ve biz de filmi işte sadece o 'kapı aralığı'ndan izliyoruz. öncesini bilmiyoruz mesela... kadir neden hapse girdi? veli gerçekten niye gitti? ahmet'in eşiyle nasıl bir ilişkisi vardı? meral ve eşi ne iş yaparlar?

    çünkü tüm bunları 'bilsek' kendi yargılarımız olacak; kendi değer yargılarımız, doğrularımız ve de var olan gerçeklik üzerinden olup biteni izleyeceğiz, değerlendireceğiz. haklılar ve haksızları tespit edebileceğiz. doğruyu yanlıştan ayırabileceğiz. hayali gerçekten ayırabileceğiz. ama kapı aralığından baktığımız için biz de bize sunulan 'ablukada' olup bitene sadece "seyirci" kalabiliyoruz.

    ve 'bildiği' olmayan herkesin duyguları ile hareket ederek 'kıymetlisi' kıldıklarının kurbanı olduğunu da görüyoruz. yani eşi ve çocukları tarafından terk edilen, tek başına olmanın, terk edilmenin sancısını çeken ahmet, 'ekmek parası için' öldürmek zorunda kaldığı, düşman bellediği köpeklerden biri dönüp dolaşıp yaralarını sardırmak için de kendisine gelince; sevgiyi, sevilmeyi onda görüyor. 'en kıymetlisi' oluyor. daha önce ne yaptığını sorgulamaz iken, gözü televizyonda aslında yaptıklarının nasıl gizlendiğine, 'yanlış' olduğuna çarpıyor. coni, ahmet'in en kıymetlisi haline geliyor. coni ve kendisi için evinin içerisinde yeni bir hayat inşa etmeye çalışıyor, kapının yerini değiştirerek... ve ölümü de coni'yi korumaktan geliyor. korkuya o kadar hapsoluyor, herkesten o kadar şüpheleniyor ki büyüttüğü korkusu onu esir alıyor, coni'yi kaybetmekten ve onu 'sahiplendiği' için cezalandırılmaktansa tüfeğini ateşliyor. ve "bir terörist" oluyor.

    kadir, en güzel yıllarını geçirdiği hapishanede belli ki hep bir kadın hayali kurmuş, bir aile özlemi çekmiş. kardeşine önce "bir ailesi, bir evi" olduğu için gıpta ediyor; ardından meral 'hayal dahi edemeyeceği' bir kadın olarak karşısına çıkıyor. en büyük zaafiyeti, en 'kıymetlisi' oluyor. sadece hayaliyle bile mutlu olduğu bir 'kıymetli'... onun 'sonunu' da kıymetli kıldığı getiriyor.

    herkesi kendi kapı aralığına hapseden düzen ise aslında herkesin düzeni oluyor. ahmet, ağabeyine sır veremiyor; kadir ahmet'e dürüstçe 'meral'la aranızda bir şey mi var" diye soramıyor. kimse hiçbir şey 'bilmiyor' sadece kapı aralığından 'duydukları' ile resmin bütününü kendi korkuları ile kurgulayıp sonra orada kendi mezarlarını kazıyorlar.
    --- spoiler ---

    neyse uzuuuuuuuunnnn lafın kısası mutlaka izleyin. hatta n'olur sinemaya gidip izleyin. bizi şu birbirinin aynısı, espri anlayışı küfretmek olan türk filmlerine 'hapsetmeyin'.

    ellerine, yüreğine, gözüne sağlık emin alper...
  • izlemeden önce - etrafta kime sorulduysa - mevcut türkiye'nin hâlinin bir yansıması olarak lânse edilmiş ama sinopsise dair bir şey sorulduğunda dillerin sükût olduğu film(di).

    her ne kadar kurgunun siyasî altyapısı itibariyle türkiye'nin hâlihazırdaki yansıması değil doğrudan aynası olduğu yadsınamaz olsa da da filmdeki siyasî atmosferin derinliğine girmekte ya isteyerek ya da istemeyerek güdük kalan yapım.

    - sisli spoiler -

    türkiye'nin vakt-i zamanında kurtarılmış bölgeleri olan**** günümüzde ise devrimci faaliyet açısından hâlâ direnişin odağı olan bu mahallelere az çok aşina olan birisine pek de yeni bir şey söylemiyor başlarda. bu ortamda iki kardeşin çok farklı seyirler izleyen hayatlarına dair kısa bir bilgiden sonra, filme ismini veren abluka kadrajın hep iki yüz üç yüz metre dışında kalıyor (uzaklarda patlayan silahlar, sokağın başından geçen ambülanslar, polis araçları).

    her ne kadar emin alper en ufak bir muhalefetin kat'i surette bastırıldığı bu mahallelere mercek tutarak, bu mahallede yaşayanların "gündelik hayat pratikleri"ne ışık tutmak ister ve siyasî baskının bu pratiklerini nasıl eğip büktüğünü, insan psikolojisini nasıl darmaduman ettiğini göstermek istese de bunu başarmakta biraz eksik kalan bir film.

    bu hâliyle kurgusal bir bütünsüzlükten bahsedilmesi icâp eden yapım. neredeyse mütemadî bir olağanüstü hal düzeninde yaşayan sıradan vatandaşın "terörist" olarak medyaya yansıtılması kimileri için bu filmden çıkarılacak dahiyâne bir çıkarım olabilir, ama emin alper bundan daha fazlasını yapacağını taahhüt edip bu siyasî arkaplan üzerine ince ince işlemek istediği "psikolojik gerilim"i daha dağınık şekilde yapıyor.

    filmde cevapsız kalan soruları yönetmen/senaristin takdirine bırakmaktan başka bir çare olmasa da gerek eşi tarafından terk edilen ve köpekleri katletmenin suçluluğu altında ezilen ahmet'in gerek hapishane'den özgürlük ateşiyle çıkıp muhbir oldukça bünyesine yayılan paranoyak hezeyanlara düşen kadir'in dramı - en yakın olduğu hâliyle - camları tıngırdatan ve kırayazan özel tim kamyonu yakınlığında ama genelde arkaplanda seyreden siyasî temelle ilişkilendirilemediği için havada kalmaya mahkûm bir film.

    - sisli spoiler -

    siyasî arkaplanla araya koyduğu mesafeyle, siyasîliğinden biraz yitiren ve daha çok "psikolojik gerilim"le flört eden yapım.

    şerh-i floransa: ayrıca "abluka"yı frenzy olarak yabancı dile çevirme tercihiyle filmin - işleyemediği - ablukadan mütevellit çıldırma hâllerine işaret eden ama bunu mamafih ancak isim düzeyinde irdeleyebilen film.
  • emin alper daha ilk filmiyle (bkz: tepenin ardı) zaten ilerde neler yapabileceğinin sinyallerini vermişti. abluka da oyunculukları, senaryosu ve kurgusuyla ayakları yere sağlam basan bir film.

    --- spoiler ---

    "eskiden ekmek derdindeydik şimdi herkes can derdinde."

    --- spoiler ---
  • rüya-sanrı-paranoya ekseninde hemen her şeyin ucu açık verildiği film. izleyici hikayedeki boşlukları kendi tamamlasın/ kendi "abluka"sının ayırdına varsın istemiş gibi yönetmen.

    --- spoiler ---

    son sahnedeki motosikletli adam, daha evvel de kadir'in "ali, ali" diye seslendiği birkaç sahnede gösterilmişti. motosikletli adam ali'ydi ama, kadir'in gördüğü sanrılardandı sadece. aynı şekilde, son sahnedeki kafaya silah dayama mevzusu da kardeşlerini de kaybettikten sonra yaşayan "ölü"den farkı kalmayan kadir'in sanrılarından biriydi muhtemelen.

    statüko ve faşizmin hüküm sürdüğü travmatik erk, travmatik toplum, travmatik insanlar, travmatik yaşamlar. ne yazık ki hiç yabancı değil.

    --- spoiler ---