şükela:  tümü | bugün
  • başkasının acısından beslenen az değildir. haliyle dile de yansımıştır.

    (bkz: oh canıma değsin)
    (bkz: schadenfreude)
  • çocukken diğerlerine kolundaki yarayı gösterip oyunda ayrıcalık tanınmasını istemek. büyük olmasa da tipik bir örneği bu..
  • "acı besler, uyandırır, boşvermiş bünyeyi."

    (bkz: üç)
  • yıkıcılıktaki özgürleşmenin yarattığı zafiyet hali.

    günler... ipe dizilmiş boncuk misali soldan sağa kaydırarak. yollar buz tutmuş. akıp giden yolda telefon sesi: alo, nasılsın? akıp giden yolda değilim. meskensiz cevaplar. mesele sen değil, mesele ben diyecek ses, ama mesele sen ya da öncesinde mesele ben olan sen, bu mesele sen ya da ben olan şeyi sende ya da bende saklı kılmamalı. çürüme. aklın bulantısı. istifra edemeyecek denli ehilleştirilmiş akıl bulantısı. bir hokkaya damıtılmış kan ile yazılıyor bile olsa hiçbir şeyi değiştiremeyecek olan sözcükler. akmakta her şey ve akıp giden sensin. aynı sende dolanamayacaksın bir kez daha. sen topladı bavulunu sıcak iklimlere göç etti. bağlaçlar sadece bir takı olmaktan öte başka şeyler de olmalı ve bağlaçlar sadece takı değil ama bir yerlerde bir isim de olmalı. evet, bu geçmişiniz. malum hava soğuk; dışarıda kalmış, buz tutmuş. asıl sürgün geri dönüştür belki de. ne zaman çocukluğunu arasan sigara içmen gerekmez, ne zaman bir kalp çarpıntısı istesen kendini kesmen de. ve belkiler olumsuzluk takılarıdır huysuz cümlelere gem vurmak için belki. titreme peki? titreme nedir? hacıyatmaz gibi bir öne bir arkaya doğru sallanırken ve titrerken yazarken; nedir titreme? hacıyatmaz misali japon bebeklerinin adı neydi ve onlara eşlik eden ninni; bebekleri uyuturken. yedi kere düşersin, sekiz kere kalkarsın. hayat böyledir işte miydi? son kurşunu kendini sıkacaktın kızılderililer geldiğinde.. bir navajo'yum. orda kutsal olanım. sen kimsin bilmiyorum. seni istiyorum. her şey bu kadar zor olmak zorunda mı? zor da değil ama imkânsız olmak zorunda mı? mola... bak, her şey kuru burada. imgeler yok, güzel kelimeler yok, bir atmosfer yok, renkler yok, cümlelerden kuleler, ruha yüceltmeler, acıyı kutsamalar, dünyaya öykünmeler, bir zaman atlaması yaratılıp bir geçmiş ile şimdinin arasına hayali bir köprü çizilmemekte ve o köprünün hemen ucunda bir kendim dikilip köprünün varlığından dem vurmamakta... burada hiçbir şey yok böyle. kuru bir kendiliğindenlik. zamanı iteleyip durmak yeni bir şey değil burada. öykülerin adını hep karıştırıyorum ama sanırım uncle wiggily in connecticut'da eloise, mary jane'e, "i was a nice girl, wasnt i?" diyordu. öykünün bu kapanışını neden bilmem hep çok sevdim.
  • yalnızca yazı yazabilmek için yaptığımı bile düşündüğüm, bilinçdışı mevzu.

    hayatımı, acımı sayfalara dökerek geçirdim. o acıyı bir şekilde akıtırsam, kaybolup gideceğini düşündüm. kaybolup gitmedi ama azaldı. kimse için değil, kendim için yazdım hep. kendim için yazdıklarımı, başkalarına da açarsam, kalanı da onlara doğru akıtacağıma inandım. o yüzden sadece yazmadım, yeri geldi saatlerce konuştum. aynı şeyi, saatlerce farklı farklı insanlara konuştum. biraz daha azaldı ama yine de tamamen geçmedi. kalanından beslene beslene yazdım. yazmayı çok severim. yazabilmek kadar iyi hissettiren çok az şey var hayatımda.

    sonra bir gün bir şey oldu, akıttığım her şeyden, tüm yazılmışlardan ve yazılacak olanlardan vazgeçtim. en değerlim kalemimse, kalemimden daha değerlisini buldum. acı çekmemek. acıyı, ondan kurtulmak için döküp durmaya alışkın insan, çok güzel bir şeyi hiçbir yere, hiç kimseye dökmeyi göze alamıyor, en mahrem yerine saklıyor. bir gün biri bana o zaman için hayatımda duyduğum en saçma şeyi söylemişti, "böyle şeyler anlatılmaz.". bunun ne anlama geldiğini, acıdan beslenmemeyi tercih ettiğim gün anladım.

    birini seçmem gerekti, acı çekmemeyi seçtim. şimdi bilmiyorum, güzel bir hikaye nasıl anlatılır?