şükela:  tümü | bugün soru sor
  • ernest hemingway'in son dönem romanlarından *. türkçeye "ırmaktan öteye" ve/ya "ırmaktan öteye ve ağaçların içine" şeklinde çevrilmiş sanıyorum.

    savaşın bir insanın iç dünyasında yarattığı hasarı, 50 yaşında emekli bir amerikan askeri olan albay cantwell'in hayatının son 3 gününü anlatır. albay, ikinci dünya savaşı sonrası venedik'e gider ve orada vaktini ördek avlayarak, yiyip içip sivil hayatın güzelliklerini yaşayarak geçirir. aynı zamanda 19 yaşında güzel bir italyan kontesle, renata ile tanışır, aşık olur. ona savaşta yaşadıklarını anlatır ve sonunda da içinde bulundukları arabada arkasını dönüp kalp krizinden ölür.

    gayet tabii ki bu bir aşk romanı değildir, kitap boyunca hep bir kayıp hissi anlatılır. albayın savaşta kaybettiği arkadaşları, bir iş kadınıyla daha önceden yapmış olduğu, boşanmayla sonuçlanmış evliliği ve savaşta yaralanmış olduğundan sürekli yaşadığı fiziksel acı tekrar tekrar gündeme gelir. albay kitap boyunca aynaya bakar ve gördüğünden hiç hoşlanmaz. savaşın şekillendirdiği bir yüzdür karşısındaki. bulunduğu şehre *, italyan sanatına ve sevdiği kadına düşkünlüğüne rağmen aynada gördüğünü içinde olduğu ortama yakıştıramaz bir türlü. kitap boyunca bir kaç sayfada bir içkiye başvurduğunu görürüz bu yüzden. günlük hayatta sıkça insanlara savaştaymış gibi sert konuşmalar yapıp sonrasında özür dilemek zorunda kalır. bu yaralar fiziksel acılar halinde de karşısına çıkar sık sık. ilaçlardan medet umar. albayın çektiği acılar uzun pasajlar halinde sayfalarca anlatılır kitapta. renata da albayı pişmanlık yaşamadığından, yaşadıklarını taşıyabildiğinden sever aksi gibi en çok. albay kendisini bir asker olmaktan farklı bir şekilde görüp değerlendiremez, venedik'te yabancı ve eğreti bulur, barış zamanında sivillerin yaşantısına ve hatta sevgilisine uyumsuz kalır.

    aslında bu kitapta anlatılan hikaye görünen çerçevenin çok daha dışına taşar. kitapta görünen, anlatılan, albayın geçmişi, kontesle ilişkisi, venedik halkıyla arkadaşlığının gelişimi vs dir. ama bu tarz bir romanda hiç olmayacak şeylerden birisi olarak albayın ismini bile çok sonra * öğreniriz. kitap aslen savaşın insanı insanlıktan çıkaran taraflarını anlatır. kitabın en çok işlediği duygu acıdır. kahramanımızı öldüren bir anlamda savaştır. (her ne kadar iki dünya savaşını da yaşayıp doğal nedenlerle ölse de) ama daha önemlisi yaşamasını sağlayan şey de odur. savaş herkesin içinde bir şeyleri öldürür. zaten kontesi de gerçekten kazanmak gibi bi niyeti yoktur albayın. o aslında zaten ölmüştür.

    hemingway'in hayatı hakkında biraz fikri olan herkes albayın bizzat hemingwayin kendisi olduğunu görür. hatta kitapta albayın son derece detaylı işlenmiş olmasına rağmen kontesin neredeyse bi kukla kadar silik olduğunu da farketmemek mümkün değildir. hemingway aşk romanı yazarı değildir, bu kitap da bir istisna değildir. renata kitap boyunca albayın yankısı gibi vardır sadece. hatta bu albay yaşlı adam ve denizdeki adamdan daha da yalnızdır. eleştirmenler hemingway'i renata yüzünden çok eleştirmiş, hatta kendisinin gerçek hayatta venedikte aşık olduğu adriana adlı genç bir kadını anlattığını, bunun da hemingway'in andropoz çırpınışları olduğunu söylemişlerdir, ama albayla renata arasındaki 30 yaş fark yüzünden sapık bi aşk hikayesi yaratmış olmakla suçlanan hemingway, aslında birinci dünya savaşında venedikte ölümün kıyısından döndüğünde kendisi de 19 yaşında olan albayın gençliğini yansıtmak için kullanmıştır renatayı. bu yüzden siliktir, geçmişteki albaydır çünkü o. renata, kelime anlamı olarak "yeniden doğuş" anlamına geldiğinden de önemlidir. ayrıca albayın erkekler arasında savaş ortamında geliştirdiği hayvani tepkilerini düzeltmek zorunda kaldığı ortamın tanımıdır renata biraz da. o yüzden bir kadın kullanılmıştır.

    renata'nın ve albayın birbirlerine düşkünlüğü sıkça vurgulanır, renata albayı üzüntülerinden kurtarıp rahatlatmak için çırpınır, savaştaki en korkunç anları kendisine anlatmasını sağlamaya çalışır, içini dökmenin rahatlatacağını düşünerek. albaysa renata'ya daughter * diye hitap eder sıkça ki bu bile incelenmeye değer bi noktadır.

    kitap son derece basit, doğrudan ve net bi şekilde yazılmıştır. (okurken bazı yerlerin gereksiz olduğunu düşündüğüm olmuştur ama herhalde hemingway'in bir bildiği vardı onları yazarken de).

    kitapta albayın askerlik anılarını anlatırken düşmandan yediği darbelerin ve savaşmış olmanın getirdiği psikolojik yıkımın yanında ordu içerisinde komutanlarından dolayı uğradığı haksızlıklardan da yıkıldığını ve hatta aralarda eisenhower, patton gibi şahısları eleştirdiğini de görürüz. hatta kitapta albay ölürken son sözleri, amerikan iç savaşında çok başarı gösteren, askerileri tarafından çok sevilen ama yine kendi ordusu tarafından haketmediği muameleye maruz kalmış olan general thomas j. (stonewall) jackson'ın "let us cross over the river and rest under the shade of the trees" sözleridir. kitaba da adını vermiştir bu sözler.

    bu kitap hemingway'in eleştirmenler tarafından en az beğenilenleri arasındadır. "yazarının en kötü çalışması" şeklinde tanımlanmışlığı vardır. hatta "bir yazarın kariyerinin sonlarında bu kadar kötü ve utanç verici bir eser yayınlamış olması ne fena" gibi yorumlar almıştır ciddi eleştirmenlerden. amatör bir çalışma olduğu söylenmiştir. trash diyenler bile vardır bu kitap için. (şahsi kanaatim haltettikleri yönündedir) sadece bir eleştirmen bu kitap üzerine hemingway için "shakespeare'den sonraki en iyi yazar" demiş, bu da hemingway'i bile rahatsız etmiş, diğer eleştirmenleri de iyice delirtmiş (olsun, biz destekliyoruz yine de). bir başka eleştirmen de kitabın beğenilmemesini, kitabı beğenmeyenlerin hemingway'in gösterdiği ilerlemeyi algılayacak kapasitede olmamalarına bağlamış.

    kitap yayınlanmadan aylar önce hemingway bu kitabın silahlara veda'dan daha iyi olduğunu söylemiş, bu da beklentileri tavana vurdurmuş olduğundan da çok kötü karşılanmış olduğunu düşünüyorum ben şahsen.

    hemingway, bu kitabı 1950'de, yıllarca hiç kitap yazmadıktan sonra yayınlamış. 1940'ta çanlar kimin için çalıyor'u yazdıktan sonra, 1950'ye kadar yazdığı tek kitap, 1942'de yayınlanan ve savaş hikayelerinden oluşan men at war. şimdi de hiç bir eleştirmen bu kitabın hemingway'in en iyilerinden olduğu iddia etmiyor ama o on yıllık boşlukta arada yazıp da yayınlamadığı denemelerin müsveddeleri bulunup okunduktan sonra, bu yıllar boyunca bir tarz değişikliğine gittiği, bir tarz denediği anlaşılıyor.

    genel olarak hemingway'i analiz eden herkes, en iyi eserlerini kariyerinin başlarında verdiği ve en başarılı olduğu tarzın da kısa hikaye olduğu konusunda hemfikirdir zaten. sonraki yıllarda telegraphic style denen, her türlü uzun ve geniş tanımdan uzak bi tarza (bkz: artık kısa cümleler kuruyorum) yöneldiği de bilinir. zaten bu kitaptan sonra 1952'de yaşlı adam ve denizi yazıp, 20. yy edebiyatına kendini iyice kazımış, nobel ödülü falan almıştır. kimsenin de diyecek bi lafı kalmamıştır.
  • türkçeye "ırmaktan öteye ağaçların içine" şeklinde çevrilmiş başarısız ernest hemingway kitabıdır.
  • dün başlayıp bugün yarıda bıraktığım hemingway kitabı. başarısız bulmamın sebebini hemingway'a bağlayamıyorum; çünkü temadan çok dil tekniğine bakıyorum ve yazarın diğer kitaplarındaki o akıcı pürüssüzlüğü bulamadım, çevirinin kötü olmasına yoruyorum. silahlara veda, çanlar kimin için çalıyor, güneş de doğar gibi üslup açısından edebiyata damgasını vurmuş kitaplar yazan birinin bunu yazacağını sanmıyorum.

    diğer yandan, hemingway'i özel bir yerde tuttuğum için de nesnel yaklaşamıyor olabilirim. diğer kitaplarının yanında esamesi okunmaz.
  • beyaz perde uyarlamasını martin campbell yönetecek. pierce brosnan da kadroda.