şükela:  tümü | bugün
  • zaman insana aydınlanma anları sunar. türkiye cumhuriyeti devletinin kurumlarında yıllardır engellenemeyen çözülme, adalet sisteminde son noktaya ulaştığı için, toplumun genelinde adalet kurumlarının varlığı ile ilgili çeşitli şüpheler doğmaktadır. geçmiş yıllarda toplumun çeşitli kesimlerine yayılmış olan belirli bir zümreye dahil olmak adalet kurumları karşısında haksız bir imtiyaz yaratmaktaydı. fakat imtiyaz sadece bu zümrelere yönelik iken, söz konusu zümreler toplumun her kesiminden bireye açık olduğu için, toplumda neredeyse tamamen kabul gören bir tepki yoktu. şimdi ise, ekonomik ve politik anlamda besin zincirinin üstünde olanlara yönelik bir imtiyaz durumu oluşmaktadır ve bu durum, adalet kurumlarının genel beceriksizliklerine eklendiğinde adalet kurumlarına olan tüm inancı yok etmektedir.

    şüphe yok ki, bu acı verici fakat büyük bir fırsattır.

    toplumu oluşturan bireylerin, adalet kavramının esasen ardı boş bir soyutlama, bir uydurma olduğunu fark etmeleri ve sopadan korktukları için usul usul mezbahaya yürüyen koyunlar gibi davranmamaları adına büyük bir fırsattır.

    öncelikle fark edilmelidir ki, adalet kavramı, kendi yokluğu sayesinde vardır. eğer adalet sağlanabilseydi, bu kavrama ihtiyaç duymazdık. toplum bir adalet duygusu yaratmak zorundadır çünkü herhangi bir adalet kavramına inanmaksızın (ilahi, cezai, idari...) toplum düzenini tesis etmek mümkün değildir. adaletsiz olarak kabul edilen pek çok sistemde ve rejimde dahi, bir adalet kavramı tanımı vardır. tüm amaç, toplumun en alt kesimlerinin toplum için ve toplumun seçkinleri için, üretmeye ve tüketmeye devam etmesini sağlamaktır. hak kavramı, özgürlükler, güvenceler hep bunun içindir. gerçekte hak diye bir kavram yoktur. özgürlük diye bir kavram yoktur. güvenceler hep gerçekte sahip olmadığınız şeyler karşılığında verilir ve en az o kavramlar kadar içi boştur.

    adalet, sizin gerçekte var olmayan haklarınız gasp edildiğinde, bundan gördüğünüz zararı "tazmin" etmeye yönelik, görülen zararın "yerine" geçen bir yaptırım uygulanmasıdır. size yapılanı silmez, yapılmamış kılamaz. "elimden gelen bu. kabul et yoksa sana da aynısını yaparız." der. adalet başkalarını cezalandırmak için değil, sizi susturmak için tesis edilir.

    on iki kere bıçaklanan ve hareket kabiliyeti kısıtlanan biri için, kendine bu zararı veren kişinin günde üç öğün beslendiği, vücut bütünlüğünün korunduğu, tıbbi ve kozmetik ihtiyaçlarının karşılandığı bir ortamda geçirdiği yılların önemi yoktur.

    toplum içindeki dinamiklerin en büyük korkusu bu yüzden her defasında toplumun "kendi adaletini araması" olmuştur. her yolsuzlukta, çürümede, infialde ilk söyledikleri şey, "yasalara güvenin" olmaktadır. en büyük toplumsal kriz her defasında "vatandaşın kendi adaletini araması" olmaktadır. çünkü bilirler ki, kendi "adaletimizi" aradığımızda, topluma ve toplum yasalarına pek de ihtiyacımız olmayabileceğini fark edeceğiz. büyük makine bozulacak ve toplum çözülecek. işte en büyük korku budur.

    bu sebeple bize bir çok soyut araç gibi, adalet kavramını da uydurmakta ve dayatmaktalar. biz bu kavramı reddediyoruz. adalet, kendi tanımı itibari ile geçersiz bir kavramdır. adaletsizlik doğanın ta kendisi iken, bu yapay kavram için kurumlar, yasalar ve bunlar gibi bir çok soyut yapı inşa ediyoruz. adaletsizlik ne kadar somutsa, adalet bir o kadar soyuttur ve bir kuluçka makinesinden, bir süt sağım tesisinden farkı yoktur.

    adalet yoktur. ama intikam vardır.

    bize tokat atana, bizim adımıza, yanağındaki sinirleri etkileyip acı hissini tattıracak krem sürüp her şeyin yolunda olduğuna inanmamızı bekleyecek kurumlara ihtiyacımız yok. bir kişi bize tokat attıysa, bir çok kişiye daha atacaktır ve en azından tokat yeme beklentisi hali hazırda vardır.

    tokat atana tokat atmak onun istediğini vermektir, daha azı ise ödül... tokat atanın kolunu kıran bir yapı oluşturulmalıdır. ona tokat atma gücü veren fiziksel ve psikolojik altyapısı kasti olarak sakatlanmalıdır. intikam alınmalıdır. çünkü intikam dürüst, dolaysız ve gerçektir. adalet kurumlarını satın alacak kadar güçlü biri bile, yeterince kalabalık bir kitle tarafından imha edilebilir. toplumun adalet duygusunu satın alabilirsiniz. ama toplumun intikam duygusu satın alınmaz. intikamın güzelliği karşısında kişiler, kurumlar, sosyal sınıflar... kendi yarattığımız hiçbir soyut kurum duramaz çünkü intikam nefes almak kadar doğaldır. zarar verene, gerekirse hayatın pahasına en büyük zararı vermek.

    ve emin olun, intikam alırken, "cezayı suçlu ile sınırlamak" komedisine girilmediği sürece, intikam alınacağı korkusu bile pek çok kişiyi suçlu olmaktan alıkoyacaktır. gerçek caydırıcılık, birine zarar verdiği için, kendi zarar verme şekli ile değer verdiği kişilerin cezalandırılabileceğini bilmektir.

    sistem yok, kural yok, kurum yok, orantılı güç yok. keskin, soğuk ve amansız bir intikam var.

    toplumların bir arada olması için adalet kavramına inanmaya ihtiyaçları vardır. o halde, toplumun dinamiklerini, kendi var oluşlarını koruyabilmek adına tekrar bu illüzyonu inanılır kılmak zorunda kalana kadar sıkıştırmak ve korkutmak gerekmektedir. bırakın, kendi çıkarları için adalet kavramını sömürenler, torunlarının canlarından endişe ettikleri için bizi adalet kavramı ile tekrar uyutmak zorunda kalsınlar. onları kendi korkuları ile vuracak kadar korkmadık mı biz?