şükela:  tümü | bugün
  • "quid es, domine, quid es, quid te intelliget cor meum? certe uita es, sapientia es, ueritas es, bonitas es, beatitudo es, aeternitas es, et omne uerum bonum es. multa sunt haec, non potest angustus intellectus meus tot uno simul intuitu uidere, ut omnibus simul delectetur. quomodo ergo, domine, es omnia haec? an sunt partes tui, aut potius unumquodque horum est totum quod es? ... nullae igitur partes sunt in te, domine, nec es plura sed sic es unum quiddam et idem tibi ipsi, ut in nullo tibi ipsi sis dissimilis; immo tu es ipsa unites, nullo intellectu diuisibilis. ergo uita et sapientia et reliqua non sunt partes tui sed omnia sunt unum, et unumquodque horum /115/ est totum quod es, et quod sunt reliqua omnia. quoniam ergo nec tu haloes partes nec tua aeternitas quae tu es: nusquam et numquam est pars tua aut aeternitatis tuae sed ubique totus es, et aeternitas tua tota est semper."
    aziz anselmus, proslogion 18
    (s. anselmi cantuariensis archepiscopi opera omnia vol.1, ed. f. s. schmitt, edinburgh 1946, pp.93-122.: http://individual.utoronto.ca/…nselm/proslogion.txt)

    "nesin, tanrım, nesin; yüreğim seni nasıl anlayacak? kuşkusuz yaşamsın, bilgeliksin, hakikatsin, iyiliksin, mutluluksun, sonsuzluksun; kuşkusuz iyi ne varsa hepsi sensin! benim şu dar aklım, bunca şeyi tefekkürle bir bütün içinde göremez ki, hepsinden kıvanç duyarken. o halde tanrım, o halde nasıl bunların hepsi birden sensin? hepsi senin parçan mı yoksa; yoksa sen onların hepsinin oluşturduğu bir bütün müsün?... tanrım, sende tek tek parçalar yok; sen birçok değilsin, hepsi sende bir ve tek, sen birsin. hiçbirinden kopuk değilsin. zihinle ayırt edilemeyecek ölçüde bizzat bütünlüğün kendisisin. o halde yaşam, bilgelik ve diğer şeylerin hiçbiri senin parçan değil, aksine hepsi bir; onların hepsi tümüyle sensin! o halde sen ne parçalarınsın ne de sonsuzluğun kendisi. hiçbir yerde, hiçbir surette yok parçan; sonsuzluğun her yerde bir;sonsuzluğun her daim bir bütün."
  • 1999 yılında kurulmus alman gothic metal grubu. 2000 yılında cıkardıkları requiem albumu son derece guzeldir. grup 4 yıllık bekleyişten sonra, 2004 yılında, la danse macabre adlı yeni bir album cikarmistir. ama kanımca requiem'in havasıni tutturamamistir.
    grubun http://www.aeternitas.info/start-e.html şeklinde güzel bir web sitesi de mevcut.
  • roma mitolojisinde sonsuzlugun tanrilastirilmis hali, sonsuzluk tanricasi. sembolu anka kusu ya da kendi kuyrugunu yiyen bir yilandir.
  • (bkz: aeternus)
  • sonsuzluk. boethius'tan taşıp, dünyevi olan her ne varsa hepsinin yitip gitmesiyle tek başına kalacak olan şey olabilir. düşünelim bunu.

    (önce şuraya uğrayın: estne aliquid tibi te ipso pretiosus; sonra buraya gelin. consolatio philosophiae'dan gidelim; ama önce bu entiride yararlandığım çiğdem dürüşken hocanın çevirisini de okuyun, okutun.)

    şans (5.1.5: "casus") diye bir şeyin olup olmadığını merak eden boethius'un karakteri, felsefe kadın'a bu konudaki görüşünü sorar. felsefe kadın için "şans" nosyonu rastgele bir hareketle (5.1.20: "temerario motu"), nedenler zincirine bağlı olmadan ortaya çıkan (5.1.20: "nullaque causarum conexione productum... esse") bir olay olarak değerlendirilemez. zira ona göre her şey, tanrı tarafından yerli yerine konduğuna göre (5.1.20: "cohercente in ordinem cuncta deo"), bu düzende rastgele bir şeyin oluşması mümkün olabilir mi (5.1.20: "quis... locus esse ullus temeritati reliquus potest")? felsefe kadın’ın da kabul ettiği gibi, hiçlikten hiçbir şey doğmaz (5.1.25: "nihil ex nihilo exsistere"); bu yaklaşım kapsamında, yine onun kabul ettiği gibi, eski filozofların doğa araştırmalarında dayanak noktası ilk hareket ettirici değil de (5.1.25: "non de operante principio") ona bağlı (dünyaya ait) bir maddeydi (5.1.25: "sed de materiali subiecto"), sonuç olarak onlardan hiçbiri farklı bir yolla da olsa hiçlikten hiçbir şey doğmayacağı düşüncesine karşı çıkmamış oluyordu (5.1.25: "cui nemo umquam veterum refragatus est").

    bu durumda şans denilen şeyi nasıl düşünmek gerekiyor? eserin bu bölümünde felsefe kadın’ın"benim aristoteles'im” (5.1.35: "aristoteles meus") dediği söz konusu filozofa bir bakış atılıyor; felsefe kadın, aristoteles’in physica adlı eserinde şansı tanımlayışını "kısa ve doğruya çok yakın" (5.1.35: "et brevi et veri propinqua ratione") bularak şöyle sunuyor: "ne zaman özel bir amaca yönelik bir hareket yapılsa ve bu hareket belli sebepler sonucunda niyetlediğimizden başka bir şey olsa, 'şans' adını alır; örneğin bir adamın, tarlasını ekmek için toprağı kazdığında ağırlığınca altın dolu gizli bir hazine bulması gibi. bu olayın şans eseri olduğuna inanılır, ama şans hiçlikten doğmaz. çünkü bunun kendine özgü nedenleri vardır ve bu nedenlerin önceden tahmin edilmeyen ve hiç beklenmeyen biraraya gelişinin şansı doğurduğu düşünülür. çiftçi toprağı kazmamış olsaydı ve adamın biri de o toprağa parasını gömmemiş olsaydı, altın bulunmazdı." (5.1.35-45: "aliquid cuiuspiam rei gratia geritur aliudque quibusdam de causis quam quod intendebatur obtingit, casus vocatur, ut si quis colendi agri causa fodiens humum defossi auri pondus inveniat. hoc igitur fortuitu quidem creditur accidisse, verum non de nihilo est; nam proprias causas habet, quarum inprovisus inopinatusque concursus casum videtur operatus. nam nisi cultor agri humum foderet, nisi eo loci pecuniam suam depositor obruisset, aurum non esset inventum.") ne altını gömen ne de onu bulan adam, en nihayetinde ortaya çıkan durumu öngörmüştür. o halde felsefe kadın’a göre şans, bir hedefe yönelik eylemde (5.1.55: "in his quae ob aliquid geruntur eventum") biraraya gelen nedenlerin doğurduğu beklenmedik (5.1.55: "inopinatum ex confluentibus causis") olaydır. peki, şansı doğuran bu nedenleri düzenleyen kudret nedir? boethius’a göre bu kudret, kaçınılmaz bir bağla süregelen (5.1.55: "inevitabili conexione procedens") ve tanrısal öngörünün pınarından çıkarak (5.1.55: "qui de providentiae fonte descendens") her şeyi kendi yerine ve zamanına koyan (5.1.55: "cuncta suis locis temporibusque disponit") düzenin kendisidir (5.1.55: "ordo ille").

    felsefe kadın ile boethius’un karakterinin diyaloğunun devamında, bu düzende özgür iradenin bir yeri olup olmadığı konusuna geçilir; ben burada ona geçmeden evvel bir geri dönüş yaparak philosophiae consolatio’nun 1. kitabında işlenen "dünyanın gelişigüzel ve rastlantısal nedenlere göre mi yönetildiği yoksa tam tersine aklın dümen başında mı olduğu" (1.6.5: "mundum temerariis agi fortuitisque casibus putas an ullum credis ei regimen inesse rationis?") problemine bakmak istiyorum; zira bu, felsefe kadın’ın, şansın da nedenlerinin olduğuna ve bu nedenlerin tanrısal öngörü pınarından kaynaklandığına dair yapmış olduğu değerlendirmeyle doğrudan alakalıdır. boethius’un karakteri, dünyanın böylesine düzgün işleyişinin (1.6.5: "tam certa") asla bir raslantı eseri olmadığını (1.6.5: "nullo modo ut fortuita temeritate"); tanrı’nın yaratıcı olarak eserinin başında olduğunu bildiğini (1.6.10: "verum operi suo conditorem praesidere deum scio") ve hiçbir gün bu düşüncenin doğruluğundan kuşku duymayacağını (1.5."nec umquam fuerit dies qui me ab hac sententiae veritate depellat") söylemektedir. ancak bunun yanında tanrı’nın dizginleri elinde nasıl tuttuğunu da anımsayamasa da her şeyin başlangıcının (1.6.25: "scis unde cuncta processerint") tanrı’dan (1.6.25: "novi, deumque esse") kaynaklandığının bilincindedir.

    peki bu ilahi özden beslenen düzenli işleyişte özgür iradenin yeri var mıdır? felsefe kadın’a göre özgür irade (5.2: "[nostri] arbitrii libertas"; 5.2.5: "libertas arbitrii") vardır; o olmasaydı akıl sahibi olan insan da olmazdı (5.2.5: "neque enim fuerit ulla rationalis natura"). söz konusu tanrısal öngörü kapsamında özgür irade ve tanrı konusunu ele almadan önce, "özgür irade" manasındaki "arbitrii libertas" kavramını açımlamaya çalışalım:

    anlaşıldığı gibi ifade iki farklı kavramın birleşiminden oluşuyor: a) arbitrium, b) libertas. arbitrium kelimesine bakarsak, ilk anlamlarının "hakimin kararı", "yargı", "kontrol", "idare", "hüküm" olduğunu görürüz. kelime için iki kaynak göze çarpıyor: a) arbiter: tanık, hakim, aracı, baş, üstat, hükümdar; b) arbitror, -ari: (-in) tanığı olmak, bir sonuca varmak, kanaatinde olmak, düşünmek, sanmak ( http://getir.net/wjf ). görülüyor ki "arbitrium" kelimesinde ön planda olan "yönetim hakkı" yani "idarenin/yargının sahipliği"dir. peki "arbitrii libertas" ile kastedilen nedir? bunun için evvela ikinci kelimeyi çözmeye çalışalım: libertas'ın ilk manaları "özgürlük", "özgür kişinin toplumsal statüsü", "bağımsızlık", "konuşma özgürlüğü", "sözünü sakınmazlık"tır. kök olarak başlıca iki kaynakla karşılaşıyoruz bu kelime için de: a) liber: özgür, açık, sınırsız, rahatsız edilmemiş, muaf, (-den) kurtulmuş, köle olmayan, vs. b) libero, -are: serbest bırakmak, salıvermek, bırakmak, muaf kılmak, azat etmek, vs. ( http://getir.net/wjf ) bu durumda yukarıdaki manaları göz önünde tutarsak "arbitrii libertas", "insanın -kendisine yönelik- özgür iradesi", "kontrol hürlüğü", "adımlarını / kararlarını alma serbestliği"dir. boethius’un felsefe kadını da insanın sahip olduğu bu özgürlüğü insanın "akıllı" olmasıyla ilişkilendirir: "doğaca aklını kullanabilen (5.2.5: "ratione uti naturaliter potest") her canlı, her şeyi tek tek ayırt edebilmesini sağlayan seçim yapma yetisine de sahiptir (5.2.5: "habet iudicium quo quidque discernat"); bu sayede arzu edilebilir şeyler ile kaçınılmazı gereken şeyleri kendi kendine ayırt edebilir (5.2.5: "per se igitur fugienda optandave dinoscit");... akıl sahibi varlıklarda isteme ve istememe özgürlüğü de vardır (5.2.10: "in ipsis inest ratio inest etiam volendi nolendique libertas")."

    peki bu özgürlük bütün varlıklarda aynı mıdır? boethius’un felsefe kadın’ına göre insanların zihinleri ancak tanrısal zihni seyre daldığında özgürleşir (5.2.15: "humanas uero animas liberiores quidem esse necesse est cum se in mentis diuinae speculatione conseruant"), maddi dünyaya daldığı ölçüde özgürlüğünü yitirir, hele kendisini dünyanın zincirlerine geçirdiğinde tümüyle azalır: (5.2.15: "minus uero cum dilabuntur ad corpora, minusque etiam cum terrenis artubus colligantur").

    "köleliğin en son aşaması, kötü huylara kapılıp kendi akıllarının hakimiyetini yitirdikleri anda ortaya çıkar. gözlerini yüce gerçekliğin ışığından aşağıdaki karanlıklara indirdikleri anda cehaletin bulutuna sarılırlar ve yıkıcı heyecanların saldırısına uğrarlar." (5.2.20: "extrema uero est seruitus cum uitiis deditae rationis propriae possessione ceciderunt. nam ubi oculos a summae luce ueritatis ad inferiora et tenebrosa deiecerint, mox inscitiae nube caligant, perniciosis turbantur affectibus")

    boethius’un buradaki yaklaşımı, defalarca ekşi sözlük’te bahsini ettiğim augustinusçu "contemptus mundi" (dünyanın hor görülmesi) – "contemptus dei" (tanrı’nın hor görülmesi) ayrımının başka bir görüntüsüdür. göksel iradeyle, dünyevi zenginliğin karşılaştırılması novum testamentum'un birçok yerinde karşımıza çıkar; örneğin secundum matthaeum 6.19-21’de: "dünyada kendinize hazineler biriktirmeyin; burada güve ve pas onları tüketir, hırsızlar da çalıp kaçarlar; kendinize göklerde hazineler biriktirin; orada ne güve ne pas onları tüketebilir, ne de hırsızlar çalabilir; hazineniz neredeyse, kalbiniz de orada olacaktır" 19. nolite thesaurizare vobis thesauros in terra, ubi aerugo et tinea demolitur, et ubi fures effodiunt et furantur; 20. thesaurizate autem vobis thesauros in caelo, ubi neque aerugo neque tinea demolitur, et ubi fures non effodiunt nec furantur; 21. ubi enim est thesaurus tuus, ibi erit et cor tuum." (bu noktada bkz. #13301696 ; #13417660 ; #14441917 )

    boethius’un felsefe kadın’ı bu satırları okuyanların da zihninde belirecek olan, çelişkili, tutarsız gibi görünen bir hususu aydınlatmak ister. tanrı’nın her şeyi önceden bilmesi (5.3: "praenoscere universa deum") ile insandaki irade özgürlüğü (5.3.5: "esse ullum libertatis arbitrium") birbiriyle çatışmaz mı? şüpheci tutum şu sözleri söylettirir: "tanrı her şeyi önceden görüyorsa ve hiçbir şekilde yanılmıyorsa, öngörünün önceden gördüğü her şey olmak zorundadır. bu yüzden, ezelden beri tanrı insanların yaptıklarını, hatta düşüncelerini ve isteklerini önceden biliyorsa, irade özgürlüğü diye bir şey olamaz! çünkü hiç yanılmayan tanrısal öngörünün önceden bildiği dışında ne başka bir olay olur, ne de karar verme özgürlüğü diye bir şey iş görebilir. çünkü şeyler, öngörülenden başka bir yöne sapmış olsaydı, geleceğe ilişkin kesin bir bilgi olmayacak ve tanrı’ya olan inancı bozduğuna inandığım şüpheli bir düşünce oluşacaktı." (5.3.5-15: "nam si cuncta prospicit deus neque falli ullo modo potest, euenire necesse est quod prouidentia futurum esse praeuiderit. quare si ab aeterno non facta hominum modo sed etiam consilia uoluntatesque praenoscit, nulla erit arbitrii libertas; neque enim uel factum aliud ullum uel quaelibet exsistere poterit uoluntas nisi quam nescia falli prouidentia diuina praesenserit. nam si aliorsum quam prouisa sunt detorqueri ualent, non iam erit futuri firma praescientia, sed opinio potius incerta; quod de deo credere nefas iudico.")

    kuşkusuz bu şüphe, boethius’a eserini yazarken önemli ölçüde baskı uyguluyordu; zira bunu açıklamadan geçmesi düşünülemezdi; zira bu felsefenin tesellisi olmasına rağmen aynı zamanda teolojik bir eserdi de; boethius’un terapist kimliğine bürünen felsefe kadın’ı aynı zamanda bir teolog olarak teselli veriyordu. bu müthiş bir buluştur aslında; o filozof-teolog kimliğiyle hem pagan hem de hıristiyan döneminin izlerini taşır; o tam ortadadır. bu yüzden felsefe kadın, günün siyasi çekişmelerinden ötürü doğu roma imparatorluğu’nun desteğiyle theodoricus'a karşı suikast planları hazırlayanların arasına karışmakla suçlanarak kendisini savunma hakkına bile kavuşamadan idam cezasına çarptırılmış bir yazarın kendisine teselli arayışının hikayesinde hem dinsel hem de felsefi avuntunun kaynağı olur. bu büyük yapıt, aslında her bir okurun, kendisine teselli arayışı hikayesine dönüşür. tesellinin kaynağı dindir, felsefedir. her filozof, sistematik düşünceye sahip her düşün adamı kavramları, vakaları, fenomenleri farklı bir açıdan değerlendirebilir. biz de consolatio philosophiae’da boethius’un açısından sunulan felsefenin tesellisini anlamaya çalışıyoruz. bu anlama çabamızın bir değer kazanabilmesi için eserden aldıklarımızın da tutarlı olması gerekiyor; boethius’ta dini söylemin açık vermeme telaşı da bundan kaynaklanmaktadır. çünkü günün çekişmelerinden ötürü hapse düşmüş entelektüel bir adamı kader’e, maddi aleme yakınırken bulan felsefe kadın onu tedavi etmek zorundadır; bu tedavi ediş, yukarıda da dediğim gibi aslında okur için de geçerlidir. çünkü maddi alemin getirilerinin veya götürülerinin (yani her iki durumda da bizi bizden etmesi) aslında ilk başta sağlam olan yaşama heyecanımızı tüketmesi, bitirmesi; enerjimizi en aza indirmesi; başımıza gelen hiç de adil olmayan olayların ("benim başıma gelen kötülükler neden diğerlerinin başına gelmiyor ki" veya "onun başına gelen şu hayırlı şey, neden benim başıma gelmiyor") bizde hasar bırakması o kadar yaşayan bir canlı gibi güncel ve din, dil, ırk tanımaksızın, evrenseldir ki buna çare bulma uğraşısı neredeyse tüm törebilim üzerine söylemlerin içeriğini doldurmuş gibidir. benden önce de vardı, bende de var; benden sonra da olacak; kötülük problemi veyahut ekşi’de açtığım başlıkla "kötülük dünyanın güzelliği için zorunludur" düsturu bizzat benim cinsime özgüdür; insan tutarsız gibi görünen şeylerin farkına varabilecek tek canlıdır; bu yüzden bazı "şey"ler ona tutarsızmış gibi görünür; illa boethius gibi demir parmaklıklar arkasına düşmüş olmanız gerekmez, rahat rahat nefes alırken de, gökte güneş’i görürken de bazı şeyler tutarsız görünebilir; işte felsefe kadın bu görünümü anlamlandırmaya çalışmaktadır. çünkü temelde tutarsız hiçbir şey yoktur; en başta anlattığı(m) gibi şans nasıl ki nedensiz değilse, özgür irademizle tanrı’nın egemenliği arasında da bir neden-sonuç tutarsızlığı yoktur; felsefe kadın işte tam burada bunu anlatmaya çalışıyor; hem de müthiş bir itiraf / tespitle başlıyor konuşmasına: "bugüne kadar aranızdan hiç kimse bu konuya (özgür irade & tanrısal idare) özenli ve doyurucu açıklamalar getiremedi." (5.4.5: "sed haud quaquam ab ullo vestrum hactenus satis diligenter ac firmiter expedita")

    ve felsefe kadın’a göre en başta şunu bilmemiz gerekiyor: bilinen her şey, kendi doğasıyla değil de, onu algılayanların doğası aracılığıyla bilinebilir (5.6: "omne quod scitur non ex sua sed ex comprehendentium natura cognoscitur"). o halde felsefe kadın’ın dara düşmüş bir entelektüel zihne tanrısal öngörüden hareketle bir avuntu, bir çıkış sunabilmesi için evvela avuntuya kaynak olan şeyin doğasını sunması gerekir; bunun için de belki de ilk söyleyebileceği şey, tanrı’nın sonsuz olduğudur: "deum igitur aeternum esse", peki sonsuzluk ("aeternitas") nedir? felsefe kadın'ın tanımına göre sonsuzluk yani aeternitas, sınırsız bir yaşama bütünüyle, aynı anda ve tam hakimiyettir (5.6.5-10: "aeternitas igitur est inteminabilis vitae tota simul et perfecta possessio"). bunu zamanla, zamana bağlı olan şeylerle düşünelim / karşılaştıralım: zira yaşama bağlı olan (yani yaşayan= vivit in tempore) her şey o anın bir parçası olup, geçmişten geleceğe doğru sürüklenir (5.6.10: "nam quidquid vivit in tempore id praesens a prateritis in futura procedit"); zamana bağımlı olan her canlı yaşama süresinin tamamını bir kerede kavrayamaz; zira o henüz yarına ermemiş, dünü ise çoktan tüketmiştir; yaşadığı bu an bile anlıktır, değişime uygundur, aynı kalmaz (5.6.15: "totum uitae suae spatium pariter possit amplecti, sed crastinum quidem nondum apprehendit hesternum uero iam perdidit; in hodierna quoque uita non amplius uiuitis quam in illo mobili transitorioque momento"). bu durumda sonsuz olan, "sonsuz bir yaşamı tümüyle, dolu dolu ve aynı anda yakaladığı ve ona hakim olduğu için geleceğin her ayrıntısından haberdar, geçmişin de hiçbir ayrıntısını kaçırmamış olan"dır (5.6.25: "quod igitur interminabilis uitae plenitudinem totam pariter comprehendit ac possidet, cui neque futuri quicquam absit nec praeteriti fluxerit,").

    tanrı yarattıklarından önce gelir, bu doğal olarak zamansal değildir; tanrı’nın doğasından kaynaklanır (5.6.35-40: "neque deus conditis rebus antiquior uideri debet temporis quantitate sed simplicis potius proprietate naturae"). "zamana bağlı şeylerin sonsuz hareketi, devinimsiz tanrısal yaşamın şimdiki durumunu taklit eder; çünkü bu hareket tanrısal yaşamı gerçekleştiremediğinden ve onunla eşdeğerde olmadığından, devinimsizlikten devinime düşer ve şimdinin yalınlığından geleceğin ve geçmişin sınırsız yayılımına doğru küçülür; kendi yaşamının bütünlülüğünü dolu dolu ve eşzamanlı olarak kucaklayamadığından, tam da bu nedenden var olmayı asla bırakamadığından, tümüyle gerçekleştiremediği, açıklayamadığı tanrısal yaşama kısmen benzemeye çalışır. böylece kendisini bu kısa ömürlü, gelip geçici anın şimdisine bağlar. bu an sürüp giden şimdiyle bir benzerlik taşıdığından, ilişkilendiği her şeye böyle sürüp giden bir var oluş görünümü kazandırır." (5.6.40-50: "hunc enim uitae immobilis praesentarium statum infinitus ille temporalium rerum motus imitatur, cumque eum effingere atque aequare non possit, ex immobilitate deficit in motum, ex simplicitate praesentiae decrescit in infinitam futuri ac praeteriti quantitatem, et cum totam pariter uitae suae plenitudinem nequeat possidere, hoc ipso quod aliquo modo numquam esse desinit illud quod implere atque exprimere non potest aliquatenus uidetur aemulari alligans se ad qualemcumque praesentiam huius exigui uolucrisque momenti, quae quoniam manentis illius praesentiae quandam gestat imaginem, quibuscumque contigerit id praestat ut esse uideantur.")

    o halde tanrı sonsuz (deus = aeternus), evren de sürekliyse (mundus = perpetuus) (5.6.55); tanrı hem geçmişi hem bugünü hem de geleceği –kendi şimdi’si olarak- hep birarada kavradığından, dünyevi ve sonlu bir canlının şimdisiyle karşılaştırırsak, bütün olarak "bir an" şeklinde geçirir. bu durumda "tanrı’nın önceyi bilme yetisi"ne dair yapılacak her değerlendirmeden hareketle "tanrı varsa benim özgür iradem nasıl olabilir ki?" şüphesi ortadan kaldırılmış olur; zira "öncenin bilinmesi" diye adlandırılan şey insana özgü bir değerlendirmedir; insanın zamana bağlı yaşamı kapsamında şeylerin önceden bilinmesi söz konusudur; oysa sonsuz olduğu düşünülen tanrı için bu "olacakları önceden bilme" değil, yalın anlamıyla "o anı bilme"dir, çünkü onun için geçmiş, bugün ve gelecek bir bütünsellik içinde “bir an, yani ‘kendisine ait olan şimdi’"dir. felsefe kadın bu hususun altını dikkatle çiziyor; ve tanrısal seyri muhteşem bir şekilde sunuyor: "tanrısal önbilme, şeylerin yapısını ve özgünlüğünü değiştirmez ve zaman içinde günü geldiğinde olacak olanları kendi şimdisinde –bizim şu anı seyrettiğimiz gibi- seyreder." (5.6.80: "quare haec diuina praenotio naturam rerum proprietatemque non mutat taliaque apud se praesentia spectat qualia in tempore olim futura prouenient.")

    özellikle de eserin 5.6.115. bölümünde dile getirilen çift yönlü akış, bütün problemi çözer niteliktedir. şeyler tanrı’nın huzurunda zorunlu olarak meydana gelirken, şeylerin kendi dünyasında / doğasında ise özgür iradeyle meydana gelir. bunu şöyle örneklendiriyor: duyularla algılanan her şey akla göre tümel ("universale"), kendi başlarına göre tikeldir ("singulare") (5.6.135:"sicuti omne quod sensibus patet si ad rationem referas uniuersale est, si ad se ipsa respicias singulare").

    çıkarım şöyledir: "her şeyi şimdiki bilgisinde kapsayan tanrısal bilginin gücü, her şeye bir sınır çizmiştir ve sonradan meydana gelecek şeylere hiçbir şey borçlu değildir. bu doğru olduğuna göre, ölümlü insanların seçim yapma özgürlüğü bozulmadan kalır ve her türlü zorunluluktan bağımsız olan istençlerimiz için ödül ya da ceza verecek yasalar da adaletsiz olmamış olur... tanrı’ya bağladığımız umutlar ve ona ettiğimiz dualar boş yere değildir; dürüstlerse, cevapsız kalmaları olanaksızdır. o halde kötülüklerden uzak durun, erdemlerinizi derinleştirin, ruhunuzu yüce umutlara yükseltin ve acizane yakarılarınızı göğe sunun. ikiyüzlü davranmak istemiyorsanız mutlaka dürüst olmak zorunda olduğunuzu bilin; çünkü siz her şeyi seyreden bir yargıcın gözlerinin önünde yaşamaktasınız." (5.6.160-175: "haec enim scientiae uis praesentaria notione cuncta complectens rebus modum omnibus ipsa constituit, nihil uero posterioribus debet. quae cum ita sint, manet intemerata mortalibus arbitrii libertas nec iniquae leges solutis omni necessitate uoluntatibus praemia poenasque proponunt. manet etiam spectator desuper cunctorum praescius deus uisionisque eius praesens semper aeternitas cum nostrorum actuum futura qualitate concurrit bonis praemia malis supplicia dispensans. nec frustra sunt in deo positae spes preces que, quae cum rectae sunt inefficaces esse non possunt. auersamini igitur uitia, colite uirtutes, ad rectas spes animum subleuate, humiles preces in excelsa porrigite. magna uobis est, si dissimulare non uultis, necessitas indicta probitatis, cum ante oculos agitis iudicis cuncta cernentis.")

    bu çıkarım her haliyle bir kilise babası’nın eserini tamamlayışında kullanabileceği son söze benziyor; ikna kabiliyeti gelişmiş bir teologun kaleminden çıkmış gibi duruyor. demir parmaklıklar ardında yazılmış bir eserin sonuna göre fazlasıyla, yazarını tatmin etmiş görünüyor. evet bu yaşamda kimi adaletsizlikler, kimi tutarsızlıklar var; ve içimizden bazıları karşılaştığı her türlü yamukluğun hesabını sormak isteyeceği bir tanrı’nın hayalini kuruyor. bu öyle bir hesaplaşma arzusu ki; kendisini var eden et ve kemiğin zamana olan bağımlılığı ortadan kalktığında yani onu o eden beden tümüyle yitip gittiğinde, o bedene ait, geride kalan her türlü tutarsızlığın, acımasızlığın etkilerinin hala sürebileceğini düşündürtüyor sahibine. ben neyim? ben başlı başına bilinçten ibaret miyim? gözlerimi kendi isteğimle kapadığımda ya da benim dışımda kalan başka bir sebeple gözlerime perde indiğinde, tiber nehri hala akmaya devam mı ediyor benim için? hayır. peki demir parmaklık ardına düşen bir adamın avuntuya ihtiyacı olduğunda kendisine anımsattığı "her şeyi seyreden bir yargıcın gözlerinin önünde yaşama" niteliği, onu ne kadar anlamlandırabilir? bana kalırsa tanrı’dan hesap sorma arzusunun kendisi de dünyevi olan şeylerin yitip gitmesiyle yok olacaktır; peki geriye ne kalacak? aeternitas olabilir mi? düşünelim bunu.
  • romalı giles veya aegidius romanus veya italyancasıyla egidio colonna 1243-1316 yılları arasında yaşamış büyük bir zihin; yine ortaçağın manastırlarında yetişen müthiş bir zeka; büyük aziz thomas aquinas'ın öğrencisi. onun için de aeternitas konusu felaket önem taşımış; ama bu problemi fazlasıyla kolay bir şekilde aşmış: evet sonsuzluk yani aeternitas nedir? romalı giles'e göre her şeyden evvel sonsuzluk kavramına herhangi bir vasıf yüklememek gerekiyor; onu ancak kendisiyle bölüp çarpabiliriz. şöyle diyor: "...aeternitas dividitur, vel potest dividi in aeternitatem simpliciter, quae communi nomine dicitur aeternitas: et in aeternitatem participatam: quae communi nomine vocatur aevum.. quia utraque aeternitas.. mensurat aliquo modo totum simul.." (in. 1 sent. d.2, q.1, a.5; p.133, c.1, a&b.)

    carl j. peter'in müthiş derlemesi "participated eternity in the vision of god: a study of the opinion of thomas aquinas and his commentators on the duration of the acts of glory"'de (p.112, editrice pontificia università gregoriana, 1964) bu adamcağızın sonsuzluğu basitçe, sadece kendisiyle anlama telaşı ortaya konduğunda üç önemli terim de beraberinde gelir: interminabilitas, invariabilitas ve simultas (idem, in 1 sent. d.8, q.6). bunlardan ilki yani interminabilitas, "hadsizlik", "sınırsızlık" anlamlarında olup "tehdit etmek", "tehdit ederek yasaklamak" manalarındaki interminor, -ari, -atus deponens fiilinden türemiştir. görüldüğü üzere buradaki sınırlama bir yasağa dayanmak durumunda; yani kendiliğindenlik değil yasaklanmışlık faktörü ön plandadır. zaten bu fiilden çıkan interminatus kelimesi "yasaklanmış olan" manasındadır; sınırsızlığa hapsolmayı düşünün interminabilitas için. aeternitas'ta interminabilitas bir nevi yasaklarla, zorla düzenlenmişliğin resmidir. o halde biraz muhakeme yeteneğiyle sonsuzluğu ancak ve ancak mahkum olduğumuz bir alem için düşünebiliriz; bir sohbet esnasında teoman duralı hocamın, üstadımın insanın tanrı tarafından gözetilmesinin en büyük hapis ve hürlük olduğunu dile getirişini anımsıyorum (bkz: #14484888); aklıma burada ilk gelen bu oldu. romalı giles'teki bu interminabilitas kavramını, akleden ve böylece yaşayabildiğinin de idrakina sahip insanın ucu sonsuzluğa varan hürlüğe hapis olmadaki yasakçı tavır olarak görmek durumundayım, ötesi olamaz; ben buna yasaklandım!

    bir diğer gilesçi terim "değişmezlik", "sabitlik", "süreklilik" manalarındaki invariabilitas'tır. aeternitas'ta invariabilitas, kuşkusuz farklı bir statüye geçmeden kendi içinde sürüp gitmenin temsilidir. bu öyle bir sürüp gitme halidir ki, içinde alabildiğine değişim ve farklı yönelim olsun, hiç fark etmez; o hep bir yere varır: sonsuzluk! o halde içinde barındırdığı değişimler, oynaklıklar ve süreksizlikler hep bir sabitliğe denk gelir, onu bütünler. o birdir. bunu da novum testamentum, epistula i ad corinthios'ta, 12.4'te aziz paulus'un bir ifadesiyle anlamamız gerekebilir: "lütuflar çeşitlidir, ama o hep aynı ruhtur." ("divisiones vero gratiarum sunt, idem autem spiritus") yanlış anlaşılabilirim, hiç problem değil ama en azından uyarıyı yapmalıyım; sonsuzluk yani "aeternitas spiritus'tur" yani "ruh'tur" demiyorum, asla. zira buradan hareketle sonsuzluğun da bir lütuf olduğu inancı ortaya çıkabilir; buna inanıyor değilim, en azından bu entiride. vurgumun iyi anlaşılması gerek; sabit bir şekilde sonsuzluğa uzanma düşüncesinin basitliğini dile getirmeye çalışıyorum. onda hudutsuzluğa mahkum edilmiş bir süreklilik hakimdir; her ne kadar kimi zaman hudutluymuş ve süreksizlik varmış gibi bir izlenim uyandırabilecek kadar yetkin imajlara sahipse de.

    aeternitas'ı özümseten gilesçi üçüncü terim simultas'tır, yani "çekişme". çekişen güçlerin ereğinde ödül olabilir, olmayabilir; önemli olan onun varlığı. bununla ilgili en iyi açımlayıcı sunumu yine aziz paulus'un bir mektubunda (nov. test. epistula ad galatas 5.17) görüyorum: "çünkü benlik ruh'a, ruh da benliğe aykırı olanı arzular. bunlar birbirine karşıttır; sonuç olarak, istediğinizi yapamıyorsunuz." ("caro enim concupiscit adversus spiritum, spiritus autem adversus carnem; haec enim invicem adversantur, ut non, quaecumque vultis, illa faciatis.") burada haliyle aeternitas'ın sadece kendisiyle yani vasıfsız anlaşılabilmesinden bahsedip, sonra üç terimle onu vasıflandırmak sanki tutarsızmış gibi görünebilir; oysa gilesçi olsun veya olmasın adına "sonsuzluk" ya da "aeternitas" dediğimiz şeyin başka bir şey olması mümkün değildir ki; bu durumda onu adlandırışımızdaki yetkinliğin ötesine geçilemediği, onun aşılamadığı da aşikardır. bu sonsuzluk denilen şey, ben ancak yaşarken düşünülebilen bir şey; benimle birlikte uçup gidiyorsa, benim onu adlandırdığım kadarıyla var olacaksa; gilesçi tutumun tümüyle evrensel olmayabileceği de ortaya çıkabilir. oysa carl j. peter'ın aynı eserde (p.115) dile getirdiği gibi gilesçi tutumda interminabilitas, invariabilitas ve simultas ancak tanrı'nın sürekliliğinde bütünlenir, tamamlanır. bunda insanın yeri nedir ki? eğer bu hakikat ise, zaten başından itibaren benim (ben derken giles de dahil olmak üzere tüm sonsuzluğa bakanları kastediyorum, temel paydayı anlamaya çalışan insan olarak görüyorum) ona dair her tanımlamam (buradaki de dahil olmak üzere) eksik ve yetersizdir; carl j. peter'in de belirttiği gibi sadece tanrı sonsuzluğu tam anlamıyla hissedebilir ya da başka bir şey yapabilir; ben bütünüyle benden taşmış bir alemi anlamaya çalıştığım için yanılmaktayım.

    sonuç çok tuhaf bir paradoksu içeriyor; tanımlamaya ve anlamaya giriştiğim şeyi aslında tanımladığımı ve anladığımı sandıkça, aslında hiç tanımlayamamış ve anlayamamış oluyorum; tuhaf bir şekilde aeternitas bu durumda hem anlamak hem de anlamamak olarak beliriyor, bu kadarı bile giles'in veya benim tutarsızlığım olarak görülebilir.