şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: buhurdan)
  • reşat enis'in (1909-1984) ilk romanıdır. işçilerin yaşamlarını, patronla ilişkilerini, kadın işçinin çifte sömürüye maruz kalışını, zonguldak maden işçilerini anlatır.

    akraba yanında büyüyen ana babasız bir kız olan yıldız ev ortamında maruz kaldığı onur kırıcı davranışlar nedeniyle evden kaçar ve hayatını kazanmak için önce daktiloluk, ardından ise fabrika işçiliği yapar. yalnızca düşük ücretle ve ağır koşullarda çalışmak zorunda kalmaz, aynı zamanda kadınlığının istismar edilmesiyle karşı karşıya kalır.

    nâzım hikmet bu romanı "türk edebiyatının temel taşı", suat derviş ise "türk dilinde yazılmış olan romanların en güzellerinden biri" olarak nitelemiş.
  • reşat enis'in 1937 de yayınlanan romanı.

    romanın baş kahramanı yıldız işçilik yapmaktadır ve kendisi gibi işçi olan osman ile evlenir. osmanla evlenme nedeni iyi yürekli bir koruyucu ve candan arkadaş ihtiyacıdır. yıldız da osman için, erkeklik isteklerini yerine getiren bir dişi olmaktan çok , söküklerini yamayan, çamaşırlarını yıkayan, yemeğini pişiren dertlerine ortak bir arkadaştır. osmanın çalıştığı dokuma fabrikasında meydana gelen bir çöküntü sonucu kör olması ve çalışamaz hale gelmesi, yıldızı fabrika işçisiyken patronun metresi yapar. bu kitapta eli yüzü düzgün, genç her işçi kadın bir şekilde patronlarıyla beraber olmak durumundadır. bunu yapan kadınlar ya verem annelerine ya iş kazasında sakatlanan babalarına ya da çocuklarına bakmak için yaparlar ve aile o kadar acı bir haldedir ki "tek çıkar yol bu mu canım" bile diyemezsiniz. öyle içler acısı hikayeler sunulur ki paragraf "eğer varsa, tanrının rahmeti üzerinde olsun" diye biter.

    romanda reşat enis toplumsal gerçekçiliğini güzel şehir tasvirleriyle süsler: "sisli marmarada, adalar, bir seyyar fotoğrafçının fonu hissini veriyordu. ve minnacık bir vapur, bulanık fonun üzerinde ağır ağır ilerleyen bir hamam böceğine pek benziyordu." , "sis altında silikleşen istanbul, bromür dolu küvette yavaş yavaş beliren bir fotoğraf klişesi gibi, yaklaştıkça canlanıyor."

    roman bitmek üzere olmasına rağmen, adına hala anlam verememişken şu paragraf her şeyi açıklığa kavuşturur:
    "çok eski devirlerde, allahın mümessili olduklarına inanılan rahiplerle evlenmiş kadınlar vardı. ve onlara allahla evlenmiş gözile bakılırdı. mabudun karısı, bütün erkeklerin müşterek malı demekti. babilli her kadın afroditin buhurdanında oturup cinsi münasebette bulunmakla kutsileşirdi. ve buna mecburduda... bugün: patron, allahın mümessili değil, bir gölgesidir. fabrikasına, müessesine bağladığı kadın, önce kendisinin, ve netice itibarile bütün erkeklerin müşterek malıdır. bugün de , her kadın afroditin buhurdanında oturup cinsi münasebette bulunmaya mecburdur. yalnız, fark şurada: dün bu kadına ilahi bir gözle bakarlardı! yaptığı iş ibadetti. bugünkü kadın ise, nefrete layıktır; zina işliyor!"

    ayrıca bu roman, 1937den beri maden ocaklarında ufak bir gelişmenin olmadığının da basit bir kanıtı.
    (bkz: 23 şubat 2010 balıkesir grizu patlaması)
    (bkz: 3 mart 1992 zonguldak grizu patlaması)
    (bkz: 10 ağustos 2004 çorum da grizu patlaması)
    (bkz: 10 şubat 2009 zonguldak maden ocağı göçüğü)
    (bkz: 10 eylül 2009 zonguldak maden ocağı göçüğü)
  • feminizmin daha ikinci ve üçüncü dalgalarının kıyıya vurmadığı bir çağda, 'kadın' meselesini daha doğrusu "işçi kadın" meselesini ve emek sömürüsü ile birlikte hiyerarşik (patron dememek için bunlar hep) sömürüyü pekâlâ anlatan, olduğu gibi anlatan bir roman.

    edebî olarak zayıf, siyasî olarak ise kemalizmin yoğun baskısı altında. dönemin hâkim kemalist söyleminin sol cenâha bile nasıl sirayet ettiği satır aralarında okunabilir. zira tarihsel olarak bakıldığında - ki bunu verecek onca sayfa var - kemalizmin kendisini cebelitarık'ta yakılan gemilerle ayırdığı osmanlı reddi ve dolayısıyla kemalist 'devrim' anlatısı hâkim her köşeye. bir yerden sonra ittihat ve terakki dâhil, osmanlı'ya ilişkin her şeyin reddedildiği, kınandığı, yadsındığı satırları öne çıkıyor. kısaca arkaplanda kemalizmin pek güzel inşa ettiği geçmişle "süreksizlik" önemli. misâlen:

    "hocalar ve papaslar, her çağda ahlâksızlığın en büyük rehberleri olarak görülür [...] rahatlık ve bolluk içinde ense şişren ak sakallı hocalar, osmanlı saltanatının son günlerine kadar, camilerin baş köşesindeki kürsülerini kadın avlamak için birer ökse haline getirmişlerdi; rezaletin, ahlâksızlığın sembolüydü kara cübbe..."

    onun dışında altı çizili yerlerle, toplumsal gerçekçiliğin tam ortasından sesleniyor:
    "ayna fabrikasında çalışan şu bodur evin güzel kızı, her işçi kadın gibi, bir yarı orospudur..."
    "durgun bir eda ile kuyruklarını sallıyarak geviş getiren öküzlerin de, ağır ağır kazma savuran işçilerin de, çapaklı gözlerinde, trene karşı aynı hayranlık vardır."

    her şeye rağmen, işçi sınıfını ve toplumsal sınıfları çok iyi gözlemleyen, mevkilerin sınırını iyi çizen bir roman.