şükela:  tümü | bugün
  • 2 sezon 3. bölümünde geçen bir diyalog..

    özlem kelimesinin tanımı bundan daha güzel nasıl yapılırdı bilemiyorum..

    tony: insanlar lisayla yapmayı özlediğim şeyleri yaparsam kendimi iyi hissederim sanıyorlar. ama asıl noktayı kaçırıyorlar. lisayla bir şey yapmayı değil, onunla hiçbir şey yapmamayı özlüyorum. anlıyor musun? sadece evde oturmak mesela, dışarı çıkmadan, bir şey yapmadan, hatta konuşmadan. sadece onun orada olduğunu bilip öyle oturmak. bazen kafamı çevirip sadece ona bakardım.
  • 'insanlar lisa ile yapmayı özlediğim şeyleri yaparsam, kendimi iyi hissedeceğimi sanıyorlar.ama asıl şu noktayı kaçırıyorlar:lisa ile bir şey yapmayı değil, onunla hiçbir şey yapmamayı özlüyorum.anlıyor musun? sadece evde oturmak mesela.dışarı çıkmadan, bir şey yapmadan, hatta konuşmadan. sadece onun orada olduğunu bilip öylece oturmak'.inanılmaz basit, bir o kadar özlenesi bir duygu…
  • --- spoiler ---

    ilk bölümde gazeteye gelen ve hiç birinin haber değeri bulunmadığına inandığı ihbarlardan birine ayak sürterek gider tony. gelen ihbarın ise gerçekten haber değeri yoktur. yaşlı bir adama doğum gününde aynı karttan beş defa gelmiştir ve adam bu basit olayının yaşanma ihtimalinin imkansıza yakın olduğunu düşünmektedir.

    tony, adamı pek tabii dalgaya almaktadır. ancak sahnenin vurucu yanı yaşlı adamın bir anlık içini dökmesiyle ortaya çıkar.

    "denise olsa çok sevinirdi. eşim. geçen sene vefat etti. hayatımın ışığıydı. bir şey olunca ona anlatmaya koşuyorum. sonra hatırlıyorum... paylaşamayınca her şeyin kıymeti azalıyor."

    geçen yıla kadar yaşadığı büyüklü küçüklü ve kendince haber değeri olan her şeyi eşine anlatan adamın, artık bunları anlatabileceği kimsesi yoktur. paylaşmayınca da yaşanılanların bir kıymeti kalmadığını düşünür. bu yüzden objektif olarak haber değeri olmasa da kendisini oldukça şaşırtan doğum günü kartı hadisesinin bir şekilde duyulmasını ister, bir şekilde paylaşmak ister...

    hayatımızdaki çok ufak olayları bile birileriyle paylaşma ihtiyacımız ve bundan mahrum kalmanın verdiği hüzün sahnede çok iyi işlenmiştir.

    --- spoiler ---
  • (2019 yapımı netflix dizisi)

    yanılıyorsam lütfen düzeltin ama sanırım dizinin adında bir incelik söz konusu. normalde kelime: afterlife. birçok dine göre ölümden sonra gittiğimiz öbür dünyadaki hayata verilen ad. ama dizinin after life. yani after ile life arasında boşluk var. yani hayattan sonrasını kastediyor. adam eşinin ölümünden sonraki bu yeni döneme yaşam demiyor, "yaşamdan sonrası" diyor.

    oğlum ne biçim karanlık dizi yapmışsınız, ayarınız yok mu la? haydi gavur bunu yaptı, bunu eşe dosta tavsiye edenlere ne demeli? çok karanlık hocam, çok.

    --- s1e4 22d spoiler ---

    "lisa'ylayken eve gelir, bir şişe şarap açardık. 'yaşasın! baş başayız, hadi parti.' derdik. parti derken de, burada köpekle bu şekilde oturur, televizyon izleyip müzik dinler, konuşurduk. konuştukça da içerdik. gece bitsin istemezdik. şimdi gece bitsin istediğim için içiyorum."

    --- spoiler ---

    zubermensch nickli kullanıcı özel mesajında demiş ki: "'after life' aynı zamanda 'hayatın peşinde', 'hayatın izinde' anlamlarına da geliyor. bence ricky gervais de söz konusu olunca bu şekilde çevirmek daha doğru olur." muhtemelen haklıdır.
  • geçenlerde günler sonra eve döndüm.

    evden çıkarken banyonun penceresini açık unutmuşum. hava soğuktu, ev buz gibi olmuş. kendime söylene söylene kapatmaya çalıştım, kapatamadım. pencerenin kolunu döndürmeye çalışıyorum, sıkışmış, yerinden hiç oynamıyor. bir sigara içtim geldim, tekrar denedim, yok olmadı. herhangi bir pencerenin durduk yere nasıl bozulabileceğini aklım almadı, yapacak ustayı nerden bulurum onu düşünmeye başladım.

    düşünürken, birden çok çaresiz hissettim, sinirlendim, korktum. banyodan salona geçerken kenarda duran bavula ayağım takıldı. bavulun içindekiler etrafa dağıldı. bu kadarı fazla geldi, dayanamadım attım kendimi dışarı, sahile gittim, bir şeye yetişirmiş gibi acele acele. ilk gördüğüm banka oturdum, etrafta insan yok, kimse gelip yanıma oturmadı. çok uzun süre oturdum. telefona bakmadım, müzik dinlemedim, bir şey okumadım. öylece oturdum. sonra babamı aradım. ağlıyordu, hemen anladım. babaannemin yanında mısın, dedim. evet, dedi. tamam dedim, sonra ararım yine.

    ben mi uyduruyorum bilmiyorum (umarım öyle değildir veya tam tersi umarım öyledir), ama dizide bir sahne vardı. tony ve anne, günlük rutin ziyaretlerinde bankta yan yana oturuyorlar. tony soruyor, “yalnız mısın?” (yalnız hissediyor musun, gibi bir soru). anne cevaplıyor, “sadece birini çok özlüyorum.”

    babamla her gün, sabah akşam, babaannemin mezarına gittik. onunla uzun uzun konuştu, ben genelde içimden konuştum. aradığımda, yine orada onunla konuşuyordu. aradığımda, bir bankta oturmuş, içimden onlarla konuşuyordum. ben de ağlamaya başladım. geçince, kalkıp eve döndüm. doğrudan banyoya gittim, pencereyi kolayca, tek hamlede kapattım. çok normalmiş gibi. önceki denememde, kolu ters tarafa çevirip duran ben değilmişim gibi. sakince valizden dağılanları topladım sonra, kirlileri çamaşır makinesine attım. ev de yavaş yavaş ısındı.

    içimde çok fazla özlem ve sevgi var (bu noktada fleabag'i de analım isterim *). bazen, bunca yoğun duyguyu koyacak bir yer bulamayınca çaresizleşiyorum, sinirleniyorum, korkuyorum. bir pencereyi bile kapatamıyorum. valizi boşaltamıyorum. beceremiyorum. devam edemiyorum. yine bazen böyle anlarda, aklıma bu dizi geliyor. (böyle anlarda aklıma başka başka şeyler de geliyor elbette, ama madem bu başlıktayız, onları başka zaman konuşalım.)

    diyeceğim, bazen bankta, bazen mezarın başında, ama yan yana ama uzaktan, birbirimize eşlik ediyoruz. bol bol konuşuyoruz, hem birbirimizle, hem onunla. sanki yükümüz bir parça azalıyor. özlemi ve sevgiyi paylaşıyoruz, uzun süre üzerimizde birikmiyor. çünkü yalnızız, çünkü biri(leri)ni çok özlüyoruz.
  • psikiyatrist karakteri yarım yarım yaran dizi.
    --- spoiler ---
    lesbians make me laugh, you know. they use dildos and stuff, don’t they? sorry, do you like cock or don’t you? you are confusing me here, darling.
    --- spoiler ---
  • tam anlamıyla darmaduman eden bir ricky gervais yapıtı.
    sanırım çok uzun zamandır kimseyi tony karakterini kıskandığım kadar kıskanmadım.
    hatırlamadığım bir gün, yine hatırlamadığım bir sebepten sevmeyi unuttum. bir kara film sahnesi gibi ama değil, gerçekten bu özellik bende hiç olmamış gibiydi.
    bir insan ne zaman ve nasıl sevmeye başlanır artık bilmiyorum. sonradan bir duyunu kaybetmek gibi biraz. zamanla o şekilde yaşamaya alışıyorsun.
    yeni insanlara pek yanaşmadan, sevmen için bakan gözlere bakmadan, kırmamaya çalışarak ama kırılacaksa da yapacağın bir şey olmadığını bilerek devam ediyorsun hayatına. ailenle, seni seven iyi dostlarla yetiniyorsun, hakkının bu olduğunu kabullenip anlık mutluluklara tutunuyorsun.

    ama tony gibi sevmek, sevdiğini kaybettiğinde o sevmenin sana vereceği dipsiz acıya rağmen bir insanın başına gelebilecek en mucizevi şey. galiba çok az insan bunu yaşıyor. kendi adıma birini böyle sevmeyi hayal bile edemiyorum artık.
    o yüzden bunu izlemenin verdiği hazzı da hissettiğim kıskançlığın büyüklüğünü de anlatamam.

    insan -artık dünyada olmayan birisine karşı bile olsa- sevgi içindeyken çok güçlü oluyor ve sandığından daha fazlasına katlanıyormuş. öyle diyor after life. muazzam bir ağıt.
  • depresyonla cebelleşen insanlara "spor yap" diye tavsiye vermeye çalışanların izlemesi gereken dizi.

    ricky gervais bir televizyon programında, her şeyimizi kaybetsek bile hayat, yaşanmaya değer midir sorusunu cevaplamaya çalıştım, diyor. adamın yazıp yönettiği dizilerde, hiçbir oyuncu sırıtmıyor. bu da hikayeyi yazmadan önce, karakteri oynayacak kişiyi seçmesinden ileri geliyor. yani, kafasında belirlediği oyuncuya uyacak şekilde senaryoyu yazıyor.

    dizide, tony johnson'ın merhum eşinin tam adı: "lisa jane johnson". jane, ricky gervais'in gerçek hayattaki sevgilisinin ismi. jane ve ricky, 82 yılından beri de beraberlermiş. dizinin, video günlüklerinden gördüğümüz kadarıyla, lisa jane ve tony'nin ilişkileri, birlikte geçen uzun yıllarına rağmen eskimemiş. tony, lisa'ya sık sık eşek şakası yapıyor, lisa da gülüp geçiyor. ricky gervais ve jane fallon'ın ilişkisi de benzer. önünde kendi ilişkisi dururken, kimden ilham alacaktı başka?

    depresyon süreci uzadıkça insan, etrafında olup bitenlere iyice kayıtsız kalıyor, karşısındaki insanları dinlemek istemiyor. duş alacak haletiruhiyesi dahi kalmıyor. millet de depresyona giren adama spor yap, şu kitabı oku, birileriyle tanış, seviş diye götten uydurma tavsiyeler veriyor. ömrü hayatında ciddi ciddi depresyona girmiş bir adam, karşısındakine "spor yap, spordan sonra ulysses oku" demez, diyemez. o adam depresyona girmemiştir, olsa olsa depresyon onu şöööyle bi gıdıklamıştır.

    --- spoiler ---

    "götün teki olup istediğim süre boyunca istediğim her şeyi yapıp söyleyebilirim, ağır gelmeye başlayınca da intihar edebilirim. süper güç gibi."

    "sürekli öfkeliyim. insanların bok gibi davranıp başlarına bir şey gelmeyeceğini düşünmeleri beni sinir ediyor. geçen, caddede yanımda yürüyen bir kadına gıcık oldum. ayaklarını sürtüyordu. kaldır ayaklarını! kimse sana yürümeyi öğretmedi mi?"
    --- spoiler ---
  • modern dünya, bize sürekli bir şeyleri başarmayı ya da başımıza gelen kötü olayları atlatmaya çalışmayı dikte ediyor. oysa insan olmak böyle bir şey değil. hepimiz yaşadığımız acılarla ve kayıplarla bir bütünüz aslında. ve tüm bu olanlar hiç olmamış gibi yapmak yaşananların değerini hiçe saymak gibi geliyor bana. ancak aynı olayları kafada tekrar tekrar çevirmek de çok sağlıklı bir davranış değil. peki ne yapmak gerek? bu sorunun cevabı kişiden kişiye ve olaylara göre değişir elbette çünkü hayatta tek bir yanıt verilemez hiçbir soruya ama after life'ın üçüncü sezonda tony'nin hikayesini tamamlarken bu soruya yanıtı kabullenmek olmuş. şimdi ricky gervais'in hayli kişisel düşüncelerden yola çıkarak dizi haline getirdiği projesinin finali nasıl olmuş bir bakalım.

    --- spoiler ---

    aslında geçen sezonun sonunda tony, kapılarını huzur veren hemşire emma'ya açmıştı. bu sezonda da sanki bir şeyler değişecek ve tony, ilişkiler konusunda yeni bir alana ilerleyecekmiş gibi işaretler verilmişti. ancak ricky gervais, diziyi yazarken o kadar gerçekçi ve karamsar bir duruş benimsemiş ki bu ihtimal hiç faaliyete geçmemiş. aslında tony'nin emma ile birlikte olması belki mantıklı olabilirdi ve evet izleyici de bunu kabul ederdi yüzde yüz. ancak fark edeceğiniz üzere bu dizi standart bir hollywood yapımı değil. bu nedenle işlere klişe yönlerden bakmıyor. mesela emma ve tony'nin yer aldığı limon sahnesinde net bir şekilde herkesin yeri ayrı kimse kimsenin boşluğunu dolduramaz bunu denemek de saçma zaten, iyileşmek istiyorsanız kaybınızı kabulleneceksiniz diyor.

    bunun devamında dizinin üçüncü sezonunda gelen bazı güzel değişiklikler de var. ilk iki sezonda tony'e ve yaşadıklarına sempati duyan bir stajyer vardı gazetede. bu sezon kendisinin yerine durumu en az tony kadar kötü olan coleen geliyor. normalde dizinin geçtiği şirin kasaba tanbury'de herkesin çok temel sorunları var ama bir şekilde pozitif durmaya çalışıyorlar. tony ise sorunlarını sert bir dürüstlükle söyleyen tek insan. daha doğrusu coleen gelene kadar öyleydi diyebiliriz. çünkü tony en azından lisa hayattayken bir nebze mutluydu. coleen'de o bile yok. hayatı boyunca sürünmüş ve kaçış umudu bile yok doğru düzgün. bu nedenle tony'i sinirlendiren şeylere kendisi büyük bir kayıtsızlıkla yaklaşıyor ve kötü olanla baş etmek konusunda bize farklı bir bakış açısı sunuyor.

    yalnız dizi bazı noktalarda tekrara düşmüş gibi görünüyor. ancak bu teknik olarak öyle algılansa da bir hata değil aslında. hayat değişecekse bile hiçbir zaman oyunda level atlar gibi değişmez. bir adım ileri gider, iki adım geri gelir. her şeyi düzelttim sanırken bir bakarsınız başa dönmüşsünüz. yahu ben bir arpa boyu yol alamadım mı derken kendinizi fersah fersah ileride bulursunuz falan. yine de şimdi konuştuğumuz gibi aynı şeylerin tekrar tekrar yaşanması çok olasıdır. üçüncü sezonda tony'i elinde şarap koltuğa gömülmüş eski videoları izlerken görme sebebimiz de bu aslında. ancak genele bakarsanız tony bir adım atmış durumda. artık ilk sezonlarda olduğu gibi intihara meyilli değil. ha derseniz ki çok pozitif bir insan mı oldu birden bire hayır. ama ufak da olsa bu değişim bir insanın hayatında çok önemlidir.

    bir de dizinin yaptığı muazzam finalden bahsetmek istiyorum. tony bildiğiniz üzere etrafındaki herkese çok uzun zaman boyunca kök söktürdü. ancak içindeki iyilik bitmemişti aslında. sadece temel bir öfkesi vardı hayata karşı ve bunu yanlış gördüğü şeylere yöneltiyordu. kat'in astrolojiden medet umması, insanların kendilerini kandırmaları, kibar olmayan insanlar gibi şeyler tony'i hep sinirlendiriyordu. yalnız bu sezon finalinde insanın boğazını düğümleyen anlar yazmışlar. tony, sonunda sevginin, fedakarlığın ve birbirine destek olmanın aslında dünyadan hiç kaybolmadığını, sadece kendisinin bir süre için bunları göremeyecek kadar acı çektiğini fark ediyor. ki bu da bu kadar sakin ilerleyen bir hikayede ulaşabilecek en güzel final sanırım.

    --- spoiler ---

    üçüncü sezonla birlikte dizi dünyasından bir after life geldi geçti diyebiliriz. samimi ve içgörüsü yüksek diyalogları; yalnızlık, sevgi, hayat ve aşk konusunda çok şey öğreten ama didaktik olmayan anları ve birbirinden garip ancak içlerinde çocuksu bir umut taşıyan karakterleri ile izleyende güzel, buruk, hüzünlü ama yine de iyi ki izlemişim diye düşündürecek bir hava bırakan çok önemli bir dizi oldu. sonuç olarak ricky gervais iyi ki hayat hakkındaki görüşlerini bu kadar samimi bir şekilde bizlere aktarmış diyebiliriz final hakkında.
  • bugün başlayıp arka arkaya 6 bölümü izleyerek bitirdiğim netflix dizisi.
    tony’nin huzurevinde yatan bunamış ve unutkan babasıyla konuştuğu sahneler hiç bitmesin istedim.
    --- spoiler ---

    tony: n’aber baba?
    babası: bugün yine askerler geldi.
    t: öyle mi?
    b: evet. beni arıyorlardı. onu sakladım.
    t: ingiliz mi alman mı?
    b: alman.
    t: nazi yani.
    b: evet.
    t: savaş bitene kadar saklan bence.
    b: iyi bir çocuksun.
    t: öyle miyim?
    b: evet.
    t: adım ne?
    b: charlie.
    t: beni nereden tanıyorsun?
    b: bazen buraya geliyorsun.
    t: evet bazen geliyorum.
    b: sen benim çocuğumsun. (hatırlamaya başlıyor) duvar kağıdına resim çizmiştin, değil mi?
    t: çizmiştim, evet. ( gülümsüyor) 7 yaşındaydım. hatırlıyor musun?
    b: annen çok kızmıştı.
    t: evet (gülümsüyor)
    b: takma kafaya. kulübede fazladan bir rulo var. yarın yapıştırırım.
    t: yapıştırdın zaten baba. sonraki gün yapıştırdın.
    b: eveet. yarın yaparım.
    t: seni seviyorum baba.
    b: gey.

    --- spoiler ---
hesabın var mı? giriş yap