şükela:  tümü | bugün
  • istanbul'da şamlar köyü var, ben oranın öğretmeniydim, neredeyse bir on yılı vardır.

    oturduğum yerle arası 30 km falan. yaz, kış, yağmur, çamur. gidiyoruz işte bir şekilde. güzergahta bir ağaç var. tek ve hür. ve bir orman gibi olsa, kardeşçesine olur, öyle bir ağaç. ** yanında da kırık dökük bir kulübe, bir tepede. tepe ilkbaharda yemyeşil. kışın, çıplak. sonbaharda hüzünlü. nasıl aşık oldum tepeye. her gün otobüsle giderken, orada uyandırın diyorum yanımdaki arkadaşlarıma tepeyi görebileyim diye. uyuyorum. uyku, tepe, okul, böyle geçiyor yıllar.

    ve elbette zaman kuytularda geçiyor, seneler sonra okula gidiyorum bir iş için, yanımda eşim. eski aşkım tepeden ve ağaçtan haberi yok elbette, hiç söyler miyim? yoldan geçerken birden kafamı kaldırıp, geçtik mi diye bağırıyorum. önümü, arkamı yokluyorum. ağacım! ''hayır hayır, geçmedik. bak orada ağaç'' diyor. nasıl yaa? anlatmadım ki diyorum. ''anlatmana gerek yok ki, bu yolda sen bu ağacı severdin eminim. '' diyor.

    sanırım aşk, diğerine geçmiş anıları da hediye ediyor.

    ya da ''ben zaten hep odun severdim, oradan tümevardın herhalde, kih kih.'' deyip, çirkinleşmeliydim. yapmadım ama, bazen güzelim.
  • ... dostoyevski'nin "budala"sindan bir alinti:

    "bir agacin onunden onu sevmeden, onun var olusundan
    mutluluk duymadan gecilebilecegini aklim almiyor."
  • kuşadası'nda bir tane ağaç var. kendisiyle konumu itibariyle tanıştım. kendime koşu başlangıç noktası olarak belirlediğim yerden tam 2.5 km uzaklıkta. haliyle ağaçtan dönünce tam 5 km mesafe koşmuş olarak sporumu tamamlıyorum.

    haftada 3-4 kez karşılaşmamızdan ve her seferinde kendisine dokunarak dönüş yoluna geçmemden mütevellit aramızda feromonal bir yakınlık mı doğdu ne olduysa ben bir süre görüşmeyince bu ağacı özlediğimi fark ettim. kendisiyle konuşup dertleşiyor değilim, henüz aklımı o kadar kaçırmadım; ama bir bitkiye daha evvel duygusal bağ geliştirdiğimi de hatırlamıyorum. ormanı, genel olarak ağaçları severim; ama belli bir ağaca ilk kez bağlanıyorum.

    kuşadası'ndan birkaç hafta içinde ayrılacağım. özledikçe bakarım diye birkaç fotoğrafını çektim, sağını solunu kokladım, hafızaya attım. ileride benzer bir koku alırsam bu anı aktive olup flashback yaşatsın diye. sanırım bu ağaç ve birkaç sokak hayvanı dışında kuşadası'nda özleyeceğim kimse kalmıyor geride. acaba benim farkıma vardı mı hiç? mümkün mü böyle bir şey?
  • ağaç önemlidir. ormanlar, tek tek ağaçlardan oluşur ve ağaçlar bu yüzden çok önemlidir. tek bir ağaç bile önemlidir.

    çaldıklarınız sizin olsun. daha çok çalışırız, yerine koyarız. yarattığınız borçları daha fazla üretip öderiz, düyun-u umumiye borçlarını bile ödedi bu ülke en fakir döneminde, yine öderiz.

    paraysa mesele, yerine koyarız bir şekilde. bu ülke alışıktır borç ödemeye. bir dilim peynir az yeriz, iki zeytin eksik girer boğazımızdan ama yaparız yahu. yine yaparız, sorun değil.

    ama bakın, o ağaçları yerine kolay koyamayız. siz gittikten sonra, her yere ağaç diksek bile, onların büyüyüp doğayı ve havayı tekrar eski haline getirmesi için, on yıllar gerekir.

    şimdi kestiğiniz ağaçların doğayı nasıl değiştirdiğini, önümüzdeki sene değil, 20 - 25 sene göreceğiz. korkunç bir kuraklık, sıcaklığın 0,5 derece bile yükselmesinden etkilenecek koca bir ekosistem ve yok olan canlı türleri, kirlenen su ve yaşanılmaz hale gelen şehirler.

    yok ettiğiniz ormanların yerine bugün iki katı fidan diksek bile, bu çizdiğim karamsar tablo değişmeyecek. o ağaçların büyüyüp kestiklerinizin yerini doldurabilmesi için gereken sürede, doğa ağır bir bedel ödetecek.

    sıcak bir havada, her yere döktüğünüz ve medeniy*et adını verdiğiniz betonların üstüne uzanmayı deneyin. elbisenize rağmen yanar teniniz, dokunduğunuzda eliniz yanar ve şemsiyeniz olsa dahi duramazsınız sıcak bir ağustos gününde betonun üzerinde.

    sonra da gidip bir ağaç gölgesine uzanın. nefes alırsınız, serinlersiniz ve rahatlarsınız. ağaç dediğiniz, budur çünkü.

    şehrin bütün yüzeyini betonla kaplarken, sadece daha sıcak, daha da sıcak bir ortam yaratıyorsunuz. kestiğiniz her ağaç, daha da fazla ısıtıyor şehri, ülkeyi ve dünyayı. sırf birkaç milyar dolar kazanacaksınız diye dünyaya bunu yapma hakkınız yok.

    çaldıklarınızı yerine koyarız. eşek gibi çalışırız, öderiz borçlarınızı.

    ama kestiğiniz ağaçları bugün yeniden diksek, on yıllar boyunca dünkü gibi nefes alamayız.

    ağaç bu yüzden önemli. tek bir ağaç bile.

    maalesef anlayamazsınız.
  • bazen bir hikâyedir.

    rüstem bey o kış kimsenin bilmediği uzak bir yerlerden gelip yerleşmiş yeni memleketine. şuracıkta bir gün içinde bitmiş mantar gibi, sahiden bir günde. bir ağacın altında durup, ilk evini -küçük bir çadır- onun altına kurup bir daha da gitmediğine dair rivayet var. inatçı adam. aslını öğrendiklerinde çerkes rüstem diye anar olmuşlar. sonraları güzel evleri olmuş. ama en çok ağaçları. çok ağaç dikmiş, öyle diyorlar. badem ağaçları, dut ağaçları, incir ağaçları.

    beni küçükken her yaz annemin memleketine götürürlerdi. babası hep uzakta, buruk bir çocuk için teyzeler, dayılar, kuzenler, abi-abla diye seslenilen birtakım insanlarla dolu evler, sofralar ne demektir bilemezsiniz. çünkü birinin sandalyesini daima boş bıraktığı sofralar pek neşeli olmaz. teyzemin evinde sofralar hep neşeli olurdu. masanın ortasına kocaman bir tabağa konulan patates kızartmalarının kokusu daha burnumda. sonra bir dahaki "çocuklaaaar" anonsuna kadar bahçe ve oyun.

    çocukluk, bembeyaz elbisende dut lekesinden ibaret olmalı aslında. incirin kaşındıran sütünden, tırnak diplerine kadar bulaşan çamurdan ve uzun saçlarının içine karışan mis kokulu limon yapraklarından. çünkü babanı özledin diye eline geçirdiğin sivri bir şeyle salondaki güzelim sehpanın üzerine onun adını kazıman epeyce acıklı bir şeydir ve yaz tatilleri o inciten tasadan uzaklaştırmaya yarar. bunu o yazlardan kalma eski fotoğraflarda görebilirsin. bir tane var mesela; anneannem, annem, teyzem, ablam ve ben bahçedeyiz. fotoğrafı çekmek için çağırdıklarında ne yapıyordum bilmem; sanki hemen koşup yarım bıraktığım işe dönmek ister gibi bir halim var. üstüm başım dağınık, güneşten gözlerimi kısmışım. -ama o ayakkabılarımı ne severdim.- anneannem demişken, teyzemin kocasına ne kızmış bir sefer. meğer adamcağız durduk yere arka bahçedeki birkaç ağacı kesmiş o sene. "hiç yetişkin, koca ağaç kesilir mi?" soruya bak. kesilmez tabii.

    rüstem beyi anlatıyordum ben. yazgı ne acayip şey. yaşanabilecek yüzlerce yer varken, sen mustafa, taa kıbrıs'tan rüstem bey'in kök saldığı memlekete göç bir gün. daha çocuk. kimseyi tanımaz, etmez. başını belaya sokmuş meğer, canını kurtarsın diye yollamış bunu babası. bir ağaç dibine olmasa bile, o da yerleşmiş mi yerleşmiş. gün gelip rüstem beyin güzel kızını görüp sevmiş mi sevmiş. ağaçları? ohoo bağa bahçeye nasıl da meraklı…

    bahçe, ağaç falan derken hatırladım bak, annemin arada bir beli sızlardı. ama belli bir nokta, parmağının ucuyla işaret edebilirsin. "incirden düştüm küçükken" derdi. bunu hayatının pek mutlu bir anısını anlatır gibi söylerdi. canı yanmış, günlerce yatmış, yıllarca sızısını çekmiş, ne gam. o yaz gecelerinde teyzemle ikisi bizleri yatırdıktan sonra bahçede oturur, uzun uzun konuşurlardı. uykuya düşerken sesleri gitgide uzaklaşarak ağustos böceklerinin sesine karışır, gözlerimi yeniden açtığımda çamın gölgesine yeni bir sofra çoktan kurulmuş olurdu.

    sonra bir gün teyzem öldü. öyle, birden, buz gibi. öldü teyzem ve evdeki sesler sustu. biz oraya gitmez olduk. kimse gitmez oldu. güneşten gözlerimi kıstığım o fotoğrafta görünen güzelim çocukluk hatırası, soluk, üzgün ve artık yalnız kalmış kupkuru bir binaya, bir daha hiç geçmeyecek bir burkuntuya dönüştü. ama ağaçlar kaldı. artık incirin tepesine civardaki komşu çocukları tırmanıyormuş diye duyuyorum. belki de tanımadığım kimi çocukların elbiseleri o dut ağacının altında, bir türlü geçmeyen mosmor bir renkle boyanıyordur şimdi. ev bazen rüyalarıma giriyor. aydınlık, kalabalık ve gürültülü haliyle. mutfakta on kişiye yetecek yemek pişiyor. sonra o günlerde denizde gözlerimi kapatıp uzandığımda duyduğum, dalgaya teslim olup sallanmaya benzer o his. uyanıyorum.

    insan, zamanla kanıksadığı, yalnızca alelade göründüğünden değil, dünyanın körleştirdiği gözlerle göremediğinden önemini kavrayamadığı kimi detayların aslında bütün bir hayatı değiştiren devasa şeyler olabileceğini düşününce ürperiyor. haliyle, merak etmeden duramıyor; o nokta, tek bir nokta, o tek bir adım, o tek ehemmiyetsiz gibi duran karar… ya öyle olmasaydı? bütün bunlar başka türlü mü olacaktı o zaman? bir adamın tek bir ağaca sarılıp yaptığı yuva, tek bir ağaçla başlayan hikâye, o ağaç orada olmasaydı başka türlü mü yazılırdı?

    kime sorsan ağaçları seviyor. ben hiç sevmem diyeni görmedim. fakat bazılarının sevmediğine yemin edebilirim. aslında sevginin ta kendisine benziyor ağaç. bu hayattaki yoldaşını bulmaya benziyor. o kadını, o adamı bulmaya. o, düşmek üzereyken dalına tutunmana izin vererek elinden tutup tüm hayatına kök salan insana. karanlık, köhne, artık istemediğin ve yıkmaya hangi duvardan başlayacağını düşünür olduğun bir binaya benzeyen tatsız ve manadan yoksun yaşamını, bahçesinde küçük kızların elbiselerini dut rengine boyadığı, ışıklı, çiçekli, güvenli bir sığınağa dönüştürüyor.

    iyi hatırlıyorum, çocukluk elbiselerim öyle güzeldi ki annem birkaçına kıyamayıp sakladı. beyaz elbisemden dut lekesini hiç çıkaramadılar, fakat bunun için kızmadılar da bana. rüstem bey benim büyük büyük babamdı. hakkında fazla bir şey bilmiyorum. ağaçları sevdiğini biliyorum.
  • mucizenin ta kendisi. şakk-ı kamer, kızıldeniz'in yarılması, suyun üstünde yürümek gibi bir şey aslında ağaç.

    meyve verir. dalında olgunlaşmasını beklersen, sulu sulu, şerbet gibi lokmalar sunar sana. çeşitlerini saymaya kalksan bitmez. taze yersin, kurutur yersin, komposto hoşaf yapar yersin, reçel yapar yersin, pekmez yapar yersin. meyvesini ya da çiçeğini kaynatır içersin, şife verir.

    çiçeklerle donananı baharın geldiğini haber verir, ruhunu dinlendirir. kimi yerlerde turizmin önemli bir öğesidir. (bkz: sakura). misler gibi kokusu yayılır etrafa, gamdan kederden eser bırakmaz.

    dalına salıncak kurarsın, çocuklarınla birlikte eğlenirsin.

    gölgesine uzanıp kestirirsin, çayını koyar dinlenirsin. yapraklarının arasından süzülen güneş ya da dolunay ışıklarıyla yıkanmak gibisi yoktur.

    bir tepeyi, bir dağı kaplarlar, orman olurlar. yağmurun bereketi artar toprağın sırlarını göklere fısıldadıklarından. erozyon merozyon olmaz, sular sel olup taşmaz bulundukları yerde.

    havayı mis gibi yaparlar, oksijenden başın döner gündüz vakti altında soluduğunda. beynine daha çok kan gider.

    yerleşimleri daha yaşanır kılan, beton yığını olmaktan çıkartan en önemli unsurdur ağaç. onca egzosu, isi, dumanı, karbondioksit salan bir sürü insan ve aletin etkilerini bertaraf etmede elzemdir. şık bir görünüm sağlamanın ötesinde, oksijen sağlamanın ötesinde etrafı da serinletirler. hiç ağacı olmayan sokaklar yaz günü güneş altında cayır cayır yanar, kaldırımları, asfaltları ya da taşları ısınır, güneş battıktan sonra da o sıcağı saatlerce kusar. bastığın yer alev alevdir. o sokaklardan birine düzenli aralıklarla 10-15 tane ağaç dikip büyütürsen, 3-4 yıl sonra bakarsın ki gölgesinde o asfaltlar, taşlar ısınmıyor, güneş çekildikten sonra akşam serinliği daha çabuk çöküyor, bir ya da birkaç ağacın gölgesine sığınmış evde sıcaktan sıkıntılanmadan oturuluyor.

    bir tohumundan ya da bir dalından yeni bir tanesini ürettiğin, birbirine aşılayarak aynı gövde üzerinde farklı çiçekleri, farklı meyveleri yetiştirebildiğin bir varlıktır ağaç. büyütmesi çok zahmetli değildir, yalnızca sabır işidir. sabrın sonunun selametten de öte, bu dünya için gerçekten iyi bir şey yaptığının nişânesidir. çocuklarına ve torunlarına bırakabileceğin en iyi miraslardandır, belki de ilkidir.

    bir ağaç büyütmek, sevgiyi vermenin, öğrenmenin, öğretmenin en iyi yoludur.
  • bir mucizedir. her yakınından geçtiğimde hürmetle eğilirim, elimle dokunup enerjisini hissetmeye calışırım.

    ağaç daimi vericidir; meyvelerini toplayip yiyebilirsiniz, havamızı temizler, yagmur getirir, doğadaki hayvanlar onu barınak olarak kullanabilirler.

    ağaç sabırlıdır; yüzyıllarca aynı noktada tek başına durabilir, etrafı gözler, konuşmaz.

    ağaç dengedir; o koskocaman gövdesiyle dimdik ayakta durabilir

    ağaç yenilenmedir; her ilkbaharda tazeler kendini, geçmiş yılın yükünü üzerinden atar.

    ağaç ta bir iğne başı kadar bir tohumdur en başta, ayni insan cenini gibi..ağaç bir mucizedir..
  • bugün yolda bir ağaç gördüm... sapsarı yaprakları üzerinde. çok güzel bir ağaç. önümüzden giden kamyon yol daralınca ağacın altından geçti.ağacın alt dallarında ki bütün yapraklar üzerimize döküldü. gökten altın yağıyor deseler o an inanırdım...
  • çoğu kültürde bilgeliği temsil eder
  • ürettiği meyvenin sonuna "ağacı" eklenerek isimlendirilmişler hep; "elma ağacı", "nar ağacı" gibi. demek ki, önce meyveye sonra o meyveyi üreten ağaca isim vermişler atalarımız. mesela elma ağacına "elma", elmaya da "elma meyvesi" demeyi de tercih edebilirlerdi. ağacı görmeyip meyvesini yiyen atalarımız bu isimlendirme konusunda daha baskın çıkmış muhtemelen. bu noktada, atalarımız üzümü yemiş bağını sormamışlar bir müddet denilebilir, fakat gelgörki üzümü yetiştirene üzüm ağacı değil asma demişler(feeling the blanks da öyle diyor). bu işin tek istisnası asma ve üzüm herhalde.

    (bkz: asmalarda üzüm)