şükela:  tümü | bugün
  • tahir abacı romanı
  • yaşar kemal'in sarı sıcak kitabında yer alan öyküsüdür.

    kerem usta bu gecekonduyu dişiyle tırnağıyla kurdu. kim ne derse desin, kim ne
    dedikodu çıkarırsa çıkarsın, bu gecekondunun her bir taşında toprağında, boyasında
    tahtasında, kiremitinde onun bir damla teri var. yıllar önce, kaç yıl olduğunu
    kimsecikler bilemez, kerem usta buraya, floryayla menekşe arasındaki yarın
    dibindeki düzlüğe, istasyonun az yukarısına ilk kazığı çaktı ve ilk kökü dikti.
    kerem ustanın eliyle bu toprağa ilk dikilen bitki bir kök domatesti. neden bir çiçek
    dikmedi, bir ağaç, bir çalı dikmedi de bir kök domatesi dikti toprağa ilk olaraktan
    kerem usta? bu bir kök domatesle kerem usta bir yaz boyunca uğraştı. toprağını
    un gibi eledi, en güzel gübrelerle besledi. ölçüyle suladı, tozlanan yapraklan teker
    teker ıslak bezlerle sildi. iri, sulu, çok kırmızı, yalım yalım domatesler oldu bu kireç
    toprağında. domateslerin iriliğine, parlak kırmızısına, güzelliğine en çok da kerem
    usta şaşırdı. hani kürk tavukların altındaki ördek yumurtalarından çıkan civcivler
    doğru suya, göle koşarlar ya, tavuk da buna şaşar kalır ya, işte böylesi tavuklar
    örneği domateslere de en çok şaşıran kerem usta oldu.

    kerem usta bu büyük, insan boyu olup harmanlamış domatesten bir tek kırmızı domatesi koparıp yemedi. canı bazı günler domatesleri dehşet çekiyordu ama,
    kıyamıyordu. koparmaya değil, koparıp yemeye değil, dokunmaya bile kıyamıyordu.
    günün doğuşundan batışına kadar usta domateslerini durmadan seyrederdi bazı
    günler. ılık deniz güneşine yatar, gerinir, tatlı bir gerinme içinde gözleri
    domateslerde, uçuşan, yuvarlanan, ipileyen, balkıyan kırmızıların tadında... karanlık
    kavuşunca kırmızılar ağır ağır geceye karışır, son bir ışıkla büsbütün kırmızı kırmızı
    parlar, sonra günle birlikte solar giderdi.

    son güze kadar harmanlamış domates kümesi kırmızı kırmızı ak yarın dibinde parladı durdu. sonra domatesler morardılar, mor bir parıltıda
    ipilediler bir süre de... sonra buruştular, karardılar, küflendiler.
    bu domatesler kerem ustanın elinin emeği, alnının teri, yüreğinin güveni, bulduğu
    yerin tadıydı. onun yanına gelince kutsal bir şeyin yanına varmış gibi ürperiyor,
    kendinden geçiyordu. domatesin ağır ağır sönüşünü uzun bir süre seyretti.
    kumral bir adamdı. iri, bir gece gibi laciverdi gözleri vardı. burnu kemerliydi,
    saçları düzdü, yalım yalım dökülürdü oraya buraya. omuzları genişti. alnında derin
    bir yara izi vardı. her zaman eliyle yara izine usulca dokunurdu. okşar gibi.
    nereliydi kerem usta? neden ona usta demişlerdi. kim demişti? buraya gelir
    gelmez, daha ilk gün adını söyler söylemez onun adına burada da usta sözcüğünü
    ek-leyivermişlerdi. sular üstüne, domatesler, sığırcıklar, tekmil pullu pulsuz balıklar,
    hem de kırlangıçlar, uzun boyunlu deniz kuşları, balıkçıllar, turnalar üstüne ant
    veririm ki, usta böyle yemin ederdi, kerem usta söylememişti ustalığını... öyle
    gösterişçi, ilk vardığı yerde ilk anda tekmil marifetlerini sayıp döken adamlardan
    değildi. çok konuşmuyordu. ya da hemen hemen hiç konuşmuyordu. ne iş yaptığı
    da belli değildi. belki de belli başlı yaptığı bir işi yoktu. belki de tüm işleri biliyordu.
    biliyordu da çabuk usanıyor, ondan ona, ondan ona geçip duruyordu. bir gün
    bakmışsın usturaları çıkmış, deniz kıyısına sandalyeler atılmış, kerem usta önüne
    geleni tıraş ediyor, hem de özene bezene, kırk yıllık berber gibi makasına havalar
    döktürerek. .. bir gün bakmışsın bir balıkçı kayığına kurulmuş, en usta balıkçıdan
    daha usta balık avlıyor. bir gün bakmışsın düşmüş mahalleye muslukları onarıyor,
    kapıları takıyor, camlan kesiyor biçiyor, sobaları kuruyor, arabaları onarıyor. bir gün
    bakmışsın madrabaz olmuş, tabla tabla balıkları, oynar oynar satıyor. bir gün
    bakmışsın elinde oyuncaklar...

    mahallelinin işine koşuyor, hastaları doktora, çocukları okula götürüyor. her yerde,
    her işte kerem usta hazır nazır... bir gün bakmışsın mahallenin tüm kayıklarını
    boyamış, bir gün bakmışsın resim yapıyor. hikayeler de yazardı kerem usta. bir
    hoş, bir sihirli hikayeler. kırık dökük, belki de sözcüksüz, ya da insanda sözcüksüzmüş duygusunu uyandıran hikayeler. çok şeyler yaşamış, çok dünya
    görmüş, her şeyin dibini gören biriymiş de, tüm bu bildiklerini anlatamıyormuş
    duygusunu, okuyanda uyandıran hikayeler. kerem ustanın yüzü de hikayelerine
    benziyordu. bir gün uyurken gördüm onu... uyurken, bir uyansın, bir uyansın, bir
    uyansın kerem usta, bütün dünyayı uyanır uyanmaz herkese anlatacak, bir
    uyansın. bu duyguyu her adamda bulamazsın. ayrıcalığı olan adamlar böyledir.
    bence kerem usta harcanmış, olağanüstü bir değerdir. bana gelince ben kerem
    ustadan hiçbir zaman umudumu kesmedim. onda bir şeyler, bir büyü,
    gerçekleşecek bir mucize olduğuna her zaman inandım. daha da inanıyorum.
    böylesi yüzü olan adamda bir şeyler vardır, mutlaka vardır, göreceksiniz. bir şey
    çıkacak ondan, şöyle dünyayı allak bullak edecek bir şeyler çıkacak. bekleyelim.
    bunun üstüne tüm dünyayla bahse girerim. bizim menekşeli balıkçı hasan da girer.
    yetmişlik balıkçı kara memed ağa da girer. biz üçümüz keremdeki bu büyük sır
    üstünde çok düşünmüş, çok kafa yormuş, ona güvenimizi tazelemişizdir.
    var mı kerem usta gibi resim yapan. hem de mavi denizi... hem de gün batarken
    sırmalanan bulutlan... bir gün batıdan, gün batıdayken, gökyüzü bir altın ışıltısına
    silme kesmişken bir uçak düştü bu silme altının içine. bir parıltı oldu uçak... bir
    parıltı. uzun bir süre parıltı sürdü gitti gökyüzünde. bir damla altın parıltısı, ışık
    vurmuş, gökte uğundu durdu. kerem usta, hiç kimse ona bir şey sormamışken, ben
    bu uçağın resmini, olduğu gibi yaparım, dedi. bir ay eve kapandı, uçağı da, parıltıyı
    da yaptı. yaptı ki aslından daha ışıklı. bir şey çıkacak kerem ustadan, bir şeyleeer
    çıkacak. ne çıkacak, ben de bilmem. gidin kara memed ağaya sorun her şeyi.
    altmış yıldır bu denizleri dolaşır o. altmış yıldır tanımadığı dalga, tanımadığı adam
    kalmamıştır. ben anlatamam keremin ne yapacağını, ama azıcık da olsa kara
    memed ağa anlatır. şöyle, o keremi anlatırken keremin usul usul büyüsünün içine
    girersiniz.

    motorlar da onarır kerem usta. onun elinin değdiği motorlar öyle kolay kolay
    bozulmaz. gidin kara memed ağaya sorun. bir ayık zamanını bulun da öyle sorun.
    yoksa söver size. ağzına geleni söyler. geçen yıl hiç düzelmeyen motorunu kerem onardı onun. bir daha da bozulmadı. var mısınız? işte memed ağa, işte siz.

    işte kerem ustanın hünerli elleri kırlangıç yuvasını yapar gibi, çöp üstüne çöp
    koyarak, belki bir yılda, belki beş yılda, orasını kendisi de, memed ağa da, hasan da
    bilmiyor, ben de bilmiyorum, bu gecekonduyu yaptı. kırmızı, biraz mora kaçan, ak
    sardunyalar sardı evin dört bir yanını fırdolayı. evi önce süt mavisine boyadı. tavan
    tahtasını boyasız bıraktı... sonra da en güzel, katmerli, her birisi bir gül kadar
    nergisler açtı küçük bahçede. şebboylar, iri güller, türlü türlü, adı sanı duyulmadık
    çiçekler boy verdi sonra da... hem de lavantalar. evin ağılı salt lavantayla
    çevrilmişti. dahat mahalleye girer girmez mahalle mis gibi kokmaya başlıyordu.
    evi dört kez yıktılar. dördünde de kerem usta, elleri belinde, yıkılan evini
    gülerekten seyretti. hiç ağzını açmadı. yalvarmadı ya-karmadı, rüşvet vermeye
    kalkışmadı, ağlamadı, yüzünü buruşturmadı. elinin emeği, gözünün nuru yıkılırken
    hep gülümsedi.

    ama birisinde, hangisinde bilmem, ben de oradaydım. kara memed ağa da
    oradaydı. hasan da... belediyecinin biri evi yıkarken bir gül fidanına dokunacak
    oldu, işte o zaman kerem usta bir alıcı kuş gibi adamın üstüne atladı, biz
    yetişmeseydik adamı o anda mutlak öldürürdü. başka bambaşka bir adam
    oluvermişti o anda kerem. belediyecinin ödü koptu, hemen oradan uzaklaştı, kaçtı.
    kerem usta bütün gün öfkeden körük gibi soludu durdu.
    kara memed ağa :
    "breeee, vay ananı avradını kerem, vay ananı avradını... ben böylesini hiç
    görmedim arkadaşlar. yetişmesek çoktaaaan ölmüştü belediyeci. breee! şu bizim
    dilsiz kereme de... füüüüyyyytttt!" diyor da başka bir şey demiyor, durup durup
    şaşkınlığını yeniliyordu. memed ağa bu olayı içip içip belki bir ay, iki ay önüne
    gelene söyledi durdu. "kerem var ya, o bizim kerem, ohhhoooo, o kerem var ya,
    siz onu öyle mi, öyle mazlum mu sanıyorsunuz, öyle ağzı var dili yok mu? öyleyse
    hiçbir şey bilmiyorsunuz. yalan mı? yalansam, varın da keremin bahçesindeki gülün
    bir yaprağına bir parmağınızın ucuyla dokunun bakalım. haydi, erkekseniz yapın şu
    işi. dokunun bakalım. dokunun da görün..."

    kırlangıçlar çöp çöp üstüne koyarak yaparlar yuvalarını... kerem usta da çöp çöp
    üstüne koydu. dört kez... her seferinde ev daha güzelleşiyordu. birkaç kez daha
    yıksalardı ustanın evini, burada, şu floryayla menekşe arasındaki ak yarın
    düzlüğünde dünya yapılarının en tatlısı, en güzeli ortaya çıkabilirdi. yıkmadılar,
    nedense dördüncüden sonra keremin evine bir daha dokunmadılar.
    bir gün bu eve bir kadın geldi oturdu. belki de bu kadın kerem ustayla birlikte
    gelmişti gecekondu mahallesine. hiç kimse farkında olmadı. genç, topak, yumuşak,
    yumuk yumuk, altından aydınlatılmış gibi duru tenli, çok kara gözlü, uzun,
    yeşillenen saçlı bir kadındı bu. sonra boy boy üç tane çocuk çıktı ortaya. çocuklar
    da ne zaman doğmuşlar, ne zaman büyüyüp bu boya gelmişlerdi, bunun da kimse
    farkında olmadı. kara memed ağa da, hasan da, ben de hiç farkında olmadık.
    tertemiz giyimli, saçları taralı, pırıl pırıl üç çocuk... kerem ustanın bahçesine
    benziyorlardı.

    kerem ustanın diktiği domatesi, kıpkırmızı, iri sulu, kıskanmayan mahalleli, dört
    kez yıkılıp her sefer daha güzel yapılan üç gözlü gecekonduyu kıskanmayan
    mahalleli, balığı, kayık nakışlarını, güzel hikayeleri, ustanın erkek gücünü,
    yakışıklılığını, bahçesini, çiçeklerini, kazancını, cömertliğini, ellerinin sonsuz
    hünerini, kırlangıçlarını, kuşlarını kıskanmayan mahalleli kadının farkına varınca,
    çocukları görünce çılgın gibi kıskandılar ustayı. bulsalar, ellerinden gelse bir kaşık
    suda boğarlardı. ustayı kıskandıklarından dolayı da çok kişi kendinden utanıyordu,
    ama kıskanmamak da ellerinden gelmiyordu. umarsızlık içindeydiler. aşağılık,
    namussuzca bir şeyler oluşup duruyordu. işte bu sıralar aşağılanmış insanın en
    aşağılık yanı, dedikodu işlemeye başladı.

    "eğer bir insanda azıcık insanlık varsa yalan söylemez. dedikodu yapmaz.
    dedikoduyla bir insanı vurmak, küçültmek insanlıktan çıkmış, bozulmuş, çürümüş,
    elinden hiçbir şey gelmeyen, elinden hiçbir şey gelmediğini kabul edecek kadar
    düşkünlemiş bir insanın karıdır. bu duruma gelmiş bir insanı karşına almak onun
    durumuna düşmek olur. dayan kerem usta, dayan iki gözüm, dayan kardaşım.
    yüreğini dört okka eyle. insanın her şeysiyle, tüm alçaklığıyla başa çıkarsın, kendi
    kendini aşağılamış, kendini kandıran insanın aşağılaş-masıyla başa çıkamazsın.
    dedikodu yapan insan dedikodu yaptığını bilir, onun aşağılık bir iş olduğunu da
    bilir... kendi gözünde kendini aşağılar. bu insanı kendisi kadar kimse aşağılayamaz.
    onun için dayan aslanım, dayan kerem ustam, dayan elleri güzelim... yel kayadan
    ne alır... ne kadarcık ömrümüz var, aşağılanmış insanların alçak hüneriyle,
    dedikodusuyla vakit geçirecek... her bir şey onardır, aşağılanmış, kendi gözünde
    kendini aşağılamış, dedikodu namussuzluğuna başvurmuş insanın çürümüşlüğü,
    kokuşmuşluğu onarılmaz. dayan kerem ustam..."

    kerem usta hiç aldırmıyor, hiç konuşmuyor, dudaklarından da gülümsemesi hiç
    eksilmiyordu. bunu gören mahalleli de azıttıkça azıtıyordu.

    her şeyi yüzüne karşı bağırdılar. kulağının duyacağı her yerde konuştular. kerem
    usta bana mısın demedi. gülümsemesi de hiç ek-silmedi. herkese karşı gene dost,
    gene sevgi doluydu. gene acıma doluydu. her tavrından bu ayan beyan
    okunuyordu. gene hastalara doktor, ilaçsızlara ilaç, ekmeksizlere ekmek buluyordu.
    onun yönünden hiçbir şey değişmemişti. gülen gözleri, gülen yüzü, çalışkan hünerli
    elleriyle mahallenin içinde açmış, iri bir çiçek gibi dolaşıyordu.

    kudurmuş mahalleli edeceğini etti ustaya sonunda. onun kara bağrında onulmaz
    yaralar açtı. kerem ustaya bir şafak vakti on kurşun sıksalar da canını alsalar daha
    iyi yaparlardı. bir ağaca assalar, denize atsalar, gözlerini oysalar, etini dilim dilim,
    parça parça keserek öldürseler daha iyi ederlerdi. o kış çok belalı geçti. işte olanlar
    bu kışta oldu. kerem ustanın dudaklarındaki gülüş belki ömründe ilk olarak dondu
    kaldı. ilk olaraktan hünerli elleri işlerken titrediler.

    o kış çok kar yağdı. çok ayaz verdi ortalık. gece dondu. bir gece kerem usta
    çocukları gibi nazla büyüttüğü bir ağacı kökünden kesip yaktı. yoksa çoluk çocuk
    buyup öleceklerdi. ikinci gece de ikinci ağacı yaktı kerem usta. bundan böyle
    kerem usta iflah olmazdı. hiçbir zaman da olmayacaktı. çok kazanıyor, çok
    harcıyordu. dünyanın en eli açık adamıydı. ne geldiyse başına bu huyundan geldi. bu huyundan bir türlü geçemiyordu.

    kerem usta kış boyunca hiç kimseye bir şey söylemedi, hiç kimseden bir şey
    istemedi. içine kapandı kaldı. soğuklar geçtiği, karlar kalktığı zaman bahçede en
    küçücük bir çalı bile kalmamıştı. kerem usta o kış ömründe yapmadığı bir şeyi
    yapmış, hırsızlık etmişti. florya parkının ağaçlarını kökten doğrayan, getirip
    sabahlara kadar gecekondusunda yakan kerem ustadır. mahalleli tüm bir dünyaya
    hırsızlığı yakıştırırdı da kerem ustaya toz kondurmazdı. bundan önce kerem ustaya
    deselerdi ki, "ey kerem usta, sen bir kış, geceleri kurtlar gibi florya parkına
    dalacak, o güzelim' ağaçları kesecek, getirip evine gizli gizli yakacaksın," kerem
    usta öfkesinden deliye dönerdi. gözlerinizi oyardı.

    bahçesi çırılçıplak, florya parkı gedik güdük. kerem usta florya parkından, evinin
    bahçesinden geçerken bakamaz. gözlerini sıkı sıkıya yumup geçer.
    işte böylesi bir kıştan, böylesi bir yoksulluktan dolayı kerem ustanın başına bir
    bela geldi. belaların en büyüğü. komşular, kerem ustanın başına gelen bu belayı
    ancak bahara doğru fark ettiler. bir de baktılar ki kerem ustanın yumuk karısı
    ortalarda yok. kadının adını bile bilmiyorlardı. kerem ustanın ağzının bıçak
    açmazlığını, cömertliğini yitirişini, eski yardımlarını esirgeyişini, ellerinin titreyişini anladılar. bahçenin çırılçıplaklığını da gördüler. bir ara dedikodu birden durdu. bir
    ara kerem ustayı hiç konuşmadılar.

    kadın nereye gitmişti? hep düşünüyorlar, birbirlerine soramı-yorlardı bile. kimse de
    kerem ustaya soramıyordu. kerem ustanın yıkkın hali buna izin vermiyordu.
    sonra konuşmaya başladılar. türlü söylentiler yayıldı. o değil-cikten kerem ustanın
    ağzını aradılar. kerem usta dudaklarını kenet-lemişti. ağzından çıt çıkmadı.
    uyurgezer gibi, yorulmuş, bitmiş, menekşe kıyılarında dolaştı durdu. uzun,
    bitmeyen bir ağıda benziyordu.

    çocuklarının giyitleri gene eskisi gibi tertemizdi. analarının gü-nündekinden daha
    iyi. kerem usta gene çalışmaya başladı, üstündeki uyurgezer halini atamadan.
    eskisinden daha çok. gün doğmadan çalışmaya başlıyor, gün batıncaya, ortalık karanlık oluncaya dek sürdürüyordu çalışmasını, başını kaldırmadan. çocuklar analarının yokluğunu bilmediler. yüzlerine en küçük bir kederin gölgesi düşmedi.
    bir ay içinde bahçe eski haline geldi. türlü çiçeklerle gene doldu. yeni büyük
    ağaçlar yeşerdi, çiçeklendi, yapraklandı. mahalle gene, bahar gözünü açarken mis
    gibi kokmaya başladı. eskisinden daha güzel. her şey yerine geldi, her şey onarıldı,
    ama kerem usta bir türlü gülemedi. ağzını bıçaklar açmadı. bir hüzün uğuntusu gibi
    deniz kıyısından eve, evden denizin kıyısına vurdu durdu. böylece kaç yıl geçti?
    mahalleli, çok az tanıdığı kerem ustanın karısını unuttu gitti. yumuk yumuk, çekik
    gözlü bir hayal bile kalmadı menekşede. kerem ustanın susmasındaki kederin de
    kimse üstünde durmadı. herkes kerem ustayı doğduğundan bu yana, menekşeye
    geldiğinden bu yana böyle sanıyordu.

    kadının sıcaklığı kerem ustanın bedeninde, avuçlarındaydı. saçlarının kadınsı
    kokusu daha "başını döndürüyordu. yumuk yumuk, çekik kara gözlü hayal, ustanın
    gözlerinin önünden hiç gitmiyordu.
    sonradan, çok sonradan, kerem usta boşanıp her şeyi herkese anlattığında bunu
    kerem usta bana bir bir söylemişti. uyduruyor değilim. her şeyi yaparım da kerem
    usta üstüne hiçbir şey uydura-mam. allah göstermesin. bana da küser sonra. küser
    de bir daha bizim evden yöne doğru bakamaz. o kıştan sonra bir daha florya parkı
    yönüne doğru başını çevirip de bakmadı. onunla bunca yıllık, su sızmaz
    dostluğumuz var. belli olmaz, dünyadır bu. belki onunla bir gün, bir daha
    karşılaşırım. işte o zaman duru mavi, saf, çocuksu gözlerini, bir bıçağın mavi ucu gibi üstüme dikip : "bunu bana yapmamalıydın," derse ne ederim, nerelere giderim
    sonra? dünyada her şeyden vazgeçerim de kerem ustanın dostluğundan
    vazgeçmem.

    kerem usta kendini trenin altına atmış bir kızı son anda kurtardı. kız ıpıslaktı.
    giyitleri üstüne yapışmış, titriyordu denizin kıyısında. kerem usta elinden tutmuştu.
    elektrik direğinin altında gözlerini şaşkınlıkla kırpıştırıp duruyordu. bir elinde kızın
    eli, bir eli açıkta açılıp açılıp kapanıyor. martı gazinosunun önünde. denizin altı gözüküyordu. küçücük balıklar elektrik ışığında parlayıp sönüyorlardı. neon ışıklar
    denize düşüyordu. kumlar yeşile, sarıya, maviye, kırmızıya boyanıyordu. balıklar
    küçücük, donuk renkleniyorlardı. kız iki büklüm olmuş titriyordu. gölgesi de kara,
    denize dökülüyordu. kerem ustanın gölgesi de denizdeydi. şaşırmış. öyle
    duruyordu. sağ eli açılıp açılıp kapanıyordu. şaşkın. kerem usta bir yerlerden bir
    yardım bekliyordu. kız titriyordu. kerem usta kızı karşıki dükkana, neon ışıklı
    gazinoya götürmeyi akıl etmiyordu. öylece dikilmiş duruyordu. gözleri büyümüştü.
    karanlıkta, elektriğin ışığında gözleri laciverdi, ışıklı, açılmış, pırıltılı, şaşkındı.
    eğer rüstem gelmeseydi, onları bu halde görmeseydi, kerem usta belki de sabaha
    kadar hep böyle duracaktı. böyle sağ elini açıp açıp kapayacaktı. orada, direğin
    yanında sarı köpek durmadan kuyruğunu sallıyordu, sevinçli. başını kaldırıyor,
    kerem ustaya bakıyor, sonra dizlerinin üstüne geri koyuyordu. kızın saçları
    boynuna, alnına, yüzüne yapışmıştı. yüzünün yarısı hiç gözükmüyordu.

    rüstem it, bıçkın, orospu dölü, serseri, yırtık... çocuksuluk akıyor her bir yanından.
    büyümüş de küçülmüş havalı çocuklara benziyor. yanlarından bir otomobil geçti.
    yerde, hürriyetin eki üstündeki büyük ağızlı çıplak kadın hayasız hayasız gülüyordu.
    esen yel gazete parçasını aldı, usulca köpeğin ayağının ucuna götürdü. rüstem it
    oğlu it, bıçkın, serseri, kendini göstermek isteyen, kerem ustaya yanaşmak isteyen,
    onun dostluğunu kazanmak isteyen, gösterişçi, dudaklarında kötü bir gülümseme,
    suçlayan, sanki her şeyi bilir de söylemezmiş gibi, aşağılık, geldi orada durdu.
    ayakkabısının burnu köpeğin ayağına değiyordu. hayasız karı bacaklarım iyicene
    açmış, germiş, gazete yaprağının üstünde gülüyordu. rüstemin yüzü yeşildi.
    dudakları mosmordu. uzaktaki neon onu bir iyice sarmıştı. kirpikleri at kirpikleri
    gibi çok uzundu.

    "usta," dedi, "usta... karıyı gönderdin alamanyalara, sen burada kendini denize
    atan kızları toplarsın. denize atar, göle atar, arabaların altına atar, trenin altına
    atar. bir gün de minareden aşağı atar, uçağa biner kendini aşağı atar. zehir içer,
    uyku hapı içer, bileklerini keser. nasıl kurtarırsın hepsinden? bu kız ölecek.sonunda buz gibi öldürecek kendisini. o kendi kendini intihar etmezse ben öldüreceğim onu.
    ben intihar edeceğim onu. karıyı alama,nyaya gönderdin, al götür kızı eve. belki kendini intihardan vazgeçer. al götür kızı... al götür kızı."

    köpek ağır ağır yerinden kalktı, kuyruğunu silkeledi, denize döndü, denize tükürdü.
    denize karşı uludu. dilini, kıpkırmızı, mercan gibi dilini çıkardı denize. rüstemin
    gölgesi de denizin dibine düştü. kırmızı neon ışığın yanına.

    kerem usta kızı sürükledi, aldı götürdü. büyük ağaçların altına. kızı kuruttu. bir
    büyük ateş yaktı. kız açıldı, yanakları pembeleşti. elleri cayır cayır yandı. deniz
    uğuldadı.

    kız evdeydi. çocukların yanındaki kilimin üstünde uyumuştu. çırılçıplaktı. çocuklar
    gördü mü acaba, diye kerem ustanın ödü koptu.

    kerem gün açılırken denizin kıyısında, alacakaranlığın içinde rüstemi buldu.
    sarhoştu...- ta uzaktan ekşi soğan kokuyordu. kasketi buruşmuş, tozun altında
    kalmıştı. kerem usta bir tekme vurdu, var gücüyle rüstemin böğrüne. rüstem
    olanca sesiyle bağırdı. menekşe sesten sarsıldı. rüstemin sesine köpekler karşılık
    verdi. uzun uzun havladılar. sarı köpek uludu. sarhoş bir kadın geçti, köpeğin
    yanından. rüstemin kasketine inadına bastı. kadın sallanıyordu, dökülüyordu.
    uykusuzluktan bitkindi. dört kişiyle yatmıştı bu gece. süleymanı sevmiyordu.
    yiğitlik, erkeklik gösterisinde it. daha doğru dürüst yatamıyor bile. böylesi erkekler
    kadınlarla yatamazlar. elleri ayakları titrer hep. bütün tatlan elleri ayaklarının
    titremesindedir. elleri ayakları uçarcana böylesine titremese kadınlarla yatmazlar.
    bir saniye sürmez. sonra da utanırlar. boyunları büküktür kadın karşısında. hep
    böylesi adamlar öldürürler kadınları. korkulur.

    "vur kerem usta," dedi kadın. "ellerin dert görmesin, vur kerem usta. bunlar
    sonunda kendilerini öldürürler. vur kerem usta, vur ki aklı başına gelsin
    pezevengin.

    kerem usta vuruyordu. durmadan tekme tokat vuruyordu. oradan oraya
    sürüklüyor vuruyordu. saçlarından tutup kaldırıyor, bir tekmeyle yere indiriyor,
    sürüklüyor, denize sokup çıkarıyor, vuru yordu. sonunda rüstem bir yığın oldu, çamurdan bir yığın oldu. alacakaranlıkta, neon ışıklarının altında, donuk donuk, bir çamur kızıltısında. en sonunda akasyalar çiçek açtı. bu sabah toptan çiçekteydi floryadaki, demiryolundaki iri akasyalar. ne dal, ne gövde, ne yaprak, kar yağmış gibi azıcık pembeye çalan, çiçek dökmüştü akasyalar. som çiçekti. florya hep akasyadır.
    en sonunda rüstem konuştu. ağlamsı ağlamsı : "usta acıktım," dedi. "usta bana
    şarap ver," dedi. "usta beni öldürme," dedi. "usta beni öldürmezsen ben burada
    durmam. karın alamanyaya gitti. sen gönderdin. bunu herkes, bütün mahalle,
    bütün şehir, bütün istanbul, zengin evleri, fıkara evleri konuşuyor. karını sen
    gönderdin alamanyaya. hem de trene elinle bindirdin. hem de... niye saklıyorsun
    da beni dövüyorsun? karın alamanyada. izin kağıdını sen kendi elinle çıkarmadın
    mı? usta acıktım. bana yemek ver, şarap ver. karının çocuğu oldu alamanyada.
    bunu sen bilmiyor musun sanki? herkesler biliyor da sen bilmiyor musun sanki?"
    kerem usta daha çok tekmeledi rüstemi... it, eşek, alçak, sümüklü, bıçkın, köpek,
    köpek oğlu köpek rüstem... rüstemi üç kez denize attı, rüstem üç kez denizden
    çıktı. boyuna gülüyordu rüstem. suratsız, yüzsüz. öldürsen gene gülecek. kerem
    usta bir daha denize attı rüstemi. rüstem denizde yalpaladı. battı battı çıktı. sonra
    denizin dibine, kırmızı neonun ışık düşürdüğü yere, dibe çöktü. kerem usta az daha
    yetişmeseydi boğuluyordu. ulan acıdım sana, ulan acıdım it oğlu sana, ulan acıdım
    sana, ulan vallahi de acıdım. acıdım ulan. yoksa denizin dibinde, kırmızı dalgada,
    oraya çöker kalırdın. kimse de seni oradan çıkaramazdı. ulan gene de sana acıdım.
    kim söyledi karımı sana? kim söyledi karımın bir çocuğu olduğunu alamanyada?
    kim söyledi? kimden olmuş karımın çocuğu? halimden mi? halimle birlikte mi
    gitmişler? beni kandırmışlar öyle mi? burada, benim haberim olmadan? öyle mi?
    söyle rüstem. ne olursun rüstem. elini ayağını öpeyim rüstem? nasıl mı izin
    verdim? bilmem. onu, nerimanı kıramadım. ne bileyim ben... bilmem ki rüstem...
    bana yardım eder misin? yaşa be. sana ev yaparım evimin yanına. sarı kızı da alır
    eve atarsın. yağmurda da dolaşırsın. öldür mez kendini bir daha sarı kız. ben ona söylerim. kız kendini öldürme, derim."

    "bir çocuğu olmuş. bir oğlan. nur topu gibi. kara gözlü. arap gibi bir oğlan. tam
    arap gibi. kıvır kıvır saçlı. amerikalılar var ya, belleri ince. hep kederli, terli. dişleri
    parlayan. öyle bir oğlancık. alamanyada. vallahi billahi herkes biliyor."

    gün doğdu, kahve açıldı. kerem usta çok yorgundu. gözleri kan çanağına
    dönmüştü. giyitleri ıpıslaktı. livarı balık doluydu. ışıltılı, kırmızı, kocaman, yalım
    kırmızısı, oynar balıklar... balıkların hepsini toprağın üstüne, tozların içine döktü.
    çok sıcak vardı. livarın suyu süzüldü, tozları yardı, ta denize kadar aktı. ince bir yol
    yaptı kendine, tozları yararaktan. denizin orada tozlar livarın sularını yuttu.
    mercanlar sıçrayarak can verdiler. bir süre havaya atladılar, ağızlarını açtılar,
    bıyıkları gerildi. kırmızı soldu, tozlandı. kerem usta teker teker balıkları denize
    fırlattı, en derin yere. balıklar, karnı yukarı suyun yüzünde yüzdüler, ölü. çok
    kederli. kerem ustayı bir ağlama sardı. gırtlağı yanıyordu. gırtlağına bir yangın
    düştü. yutkundu. göz çukurları ağrıdı. gözleri kurudu. toz kaçmış gibi.
    köprünün üstündeki leon ustanın ağlarını aldı. ağlar akşamdan serilmiş,
    kurumuştu. ağları aldı, mavi naylondandı. sık dokunmuştu. çok maviydi. hepsini
    denize attı. ağlara kan bulaşmıştı. kan damlıyordu ağlardan. leon usta öldü. belki
    de bu gece.

    "leon usta, leon usta, doğru mu? sen de duydun mu? halim mi yaptı bu işi?"
    leon usta kırçıl sakalını sıvazladı. kapkara kaşları, kapkara gözleri yorgundu.
    "ne var yani, duydum. ne olacak? ne olacak kerem? bunun da sözü edilir mi? bir
    çocuktur... bir çocuk olmuştur. ha senden olsun, ha halimden. ha ötekinden, ha
    berikinden, ha bekar aliden, ha çingeneden, ha şundan, ha şahtan, ha padişahtan...
    bir çocuktur. bir çocuk güzel oynar. bir çocuk güzel büyür. bir çocuk incitilmez.
    kimden olursa olsun. bir çocuk olmuş ya... güzel bir çocuk, saçları kıvır kıvır bir
    çocuk dünyaya gelmiş ya... kimden olursa olsun. babası kim olursa olsun, bir çocuk
    bir çocuktur. otur oraya cahallık etme.

    otur oraya sana yakıştıramadım kerem. otur oraya ses etme. neriman ne yaparsa
    güzel yapar. ne var yani, duydum. etme ayıptır kerem. herkese yakışır da sana
    yakışmaz. bu senin yaptığın egoistliktir. herkese sen örneklik edeceksin. sen
    delirmişsin."

    "ulan gavur," diye fırladı kerem usta, "ulan gavur, bana vereceğin öğüdün bu
    mudur? ulan gavur. ulan eski arkadaş? ulaaan?"
    leon usta hep gülüyordu.

    "sen söyle kara memed ağa, sen söyle... başın için sen söyle. başım için...
    çocuklarının, bütün denizdeki balıkların başı için sen söyle kara memed ağa... mor şarapların, yakamozların, mercanların, kılıçların, zarganaların? zarganaların
    kemikleri neden yeşil olur? sen söyle?"

    günbatısı tüm altına kesmişti. mavisi de bir çelik mavisinde yanıyor, dönüyordu.
    eritilmiş altının içine bir uçak düştü. uzun, süzülen bir uçak. uçak çok parladı. bir
    yıldız gibi parladı, eritilmiş, parlayan, gözleri kör eden altının içinde. sonra uçak
    kıpkırmızı oldu. gene parladı. çok kırmızı parladı. sonra parlaklığı ince, uzun bir yol
    oldu, denizi ikiye biçti, tam ortasından. sonra vardı büyük gürültülerle, florya
    parkının yüksek ağaçları üstünden geçerek, mavi mavi parlayan ışık tarlasını
    yalayarak yeşilköy havaalanına indi. mavi çakan ışık tarlası orada, yerinde ipiledi
    kaldı. ışıktan mavi tarla, ışıktan mavi tarla, ışıktan mavi tarla, ışıktan mavi tarla.
    ben orada mavi tarlada çalıştım. söyle kara memed. keşke bu floryaya
    gelmeseydim. keşke... bu işler hiç başıma gelmezdi. benim ocağımı, kınalıda bir
    top iri, çok iri, yalım kırmızısı, billur kırmızısı domates söndürdü.

    son güzdü. hamal reşit geldi. iri bir adamdı. eşeğini önüne katmış da van'dan
    istanbula kadar sürmüştü. otuz yıldır istanbulda, kınalıda tüm yazlığa gelenlerin
    yüklerini reşit taşırdı. iki üç yılda içini bir memleket hasreti sarar, bir eşek alır
    önüne katar, yürüye yürüye van'a gider gelirdi.
    "böyle bir domates yoktur hiç keremo. ben görmemişim keremo.
    "ben de görmedim reşit ağa..."
    "bak keremo, bu bu burada keremo. her yıl böyle bir ocak bü yür keremo. ben de keremo, bir domates çalarım her yıl keremo."

    kerem usta da her yıl bir domates çaldı. kınalının toprağında bir ocak kıpkırmızı
    domatesten. tadına doyum olmaz. başına bela açtı. floryaya işte bu yüzden, bu
    domates yüzünden geldi. bu domatesten çaldığı güz domatesini ekti. canlı bir tekini
    aldı dikti büyüttü. ıstavro gibi. canına sıçtığımın ıstavrosu. başka bir bok
    bulamamış da böyle bir öbek yetiştirmiş. milletin başını belaya sokmak, milleti
    yerinden yurdundan yuvasından etmek için.

    "olur kerem olur. aldırma. zor kerem. ama ne gelir elden. üç tane çocuğun var ki
    fidan gibi, gül gibi açmış. doğru kerem doğru. bütün menekşe, küçükçekmece,
    bütün istanbul biliyor. ne gelir elden? yapma bunu kerem. gençliğine yazık kerem.
    deli misin kerem? hem o tabancayı nerden aldın? ben tabancadan anlarım.
    menevişli. yeşili çok. sen bu tabancayı beline sokacaksın, ta alamanya'ya
    gideceksin, öyle mi? yol parasını nereden bulacaksın? kim verir sana? nerimanı
    vurduktan sonra sen hapse gireceksin, değil mi? borcunu nasıl ödersin o zaman?
    nerimanı öldürdün, halimi de öldürdün? peki o çocuk ne olacak? çocuğa kim
    bakacak? o çocuğun ne suçu var? yapma kerem, hapiste çocuğa bakılır mı? nasıl
    bakarsın? deli misin sen? o kendini öldürmüş zaten. elini kana bulama. ta buradan
    alamanyaya gidecek, onu orada bulacak, gurbet elde fıkara-yı öldüreceksin, öyle
    mi? kan kanla yıkanmaz, kan suyla yıkanır, kerem. kan suyla yıkanır. sen deli
    misin? gül gibi çocukların ortalıkta kalır. gül gibi büyüttüğün. dil bilmezsin, diş
    bilmezsin, alaman hapisinde nasıl yatarsın? etme kerem!"
    "gavur mezarlığında kalacak ölüsü," diye bağırdı kerem. "gavur mezarlığında...
    öldüreceğim onu. bu tabancayı boşuna almadım ben. boşuna, boşuna, boşuna..."
    kerem kendi sesinden kendi korktu.

    hasan, ağır korkulu :
    "etme kerem," dedi. "seni tanıyamadım. kendini de, kadını da, hepimizi de ele
    aleme rezil rüsva eyledin. etme kerem. sen bağırdıkça yerin dibine batıyorum."
    kerem daha çok bağırdı :
    "öldüreceğim, kıyma gibi edeceğim onu."
    ayşe teyze geldi. "olmaz kerem," dedi ağlayarak. "olmaz keremim. sen aklını mı
    oynattın?"
    kerem gene bağırdı.
    muzaffer koca bıyıklarını burdu. bir tilkinin kuyruğuna benziyordu.
    "öldürme onu," dedi, soğukkanlı, bir şey söylemiş olmak için. "ne olacak, kadın mı
    yok dünyada. elini sallasan ellisi, gözünü kırp-san tellisi..."
    balıkçı ferhat:
    "ulan bu yaşa geldin eline bir kadın eli değdi mi de, elini sallasan ellisi, diyorsun!"
    muzaffer, gene soğukkanlı, hiçbir şey olmamış gibi:
    "o başka," dedi. "işte böyle olurdum, kerem gibi üç çocukla kalırdım."
    zeynep geldi. menekşede onun üstüne balık ağı onaran yoktu. kudurmuş, bir deli
    öfke içindeydi. marsık gibi kapkara, kurumuş, yaşlı yüzünde seğirmeler.
    "öldür onu," dedi. "elindeki tabanca da çok güzel, öldür onu ki görsün babasının
    gününü. gider mi alamanyada o erkekten o erkeğe... her gece bir erkeğin
    koynunda. öldür onu kerem. onu öl-düremezsen, kendini öldür. öldür onu kerem.
    dinleme hiç kimseyi. namus senin namusun. namus kanla yıkanır. kan kanla
    yıkanmaz ama...

    şöyle tepeden, aşağılayarak, tüm kahvedekilere baktı.
    ikindiye doğru yağmur başladı. kahvenin önü mahşer gibiydi. kerem usta
    kendinden geçmiş bağırıyor, mahalleli konuşuyordu. çoluk çocuk, genç kız, delikanlı
    bir tartışmada...

    kerem usta birden ok gibi kahvenin kapısından dışarıya fırladı. kalabalık
    dalgalandı.
    "allah kimsenin başına vermesin, namus," dediler.
    "namus bostan tarlasında bitmez ki," dedi çorumlu veli. boyu kısacıktı. sabahtan
    beri susmuştu. bu sözü söylediğine çok sevindi, kendine güven geldi.
    yağmur çok yağıyordu. kerem usta eve geldi, filesini aldı, koşaraktan aşağı, deniz
    kıyısına, manava indi. üç kilo domates, bir kilo patlıcan aldı. soğan da, yağ da aldı.
    kasaptan da yarım kilo et aldı. kimse ondan para isteyemedi. kerem de akıl etmedi.
    "pasaportu cebinde," dediler. "bu adama pasaport veren hükümette de hiç akıl
    yok."
    "koskocaman hükümet sanki bilmez mi kerem karısını öldürecek?"
    "bilmez olur mu?" dediler.
    "hükümetin de onuruna dokunuyor ki..." dediler.
    "hükümetin namusu yok mu? allah bilir tabancayı da, yol parasını da kereme
    polisler verdi. hiç şaşmaz. yoksa kerem bunca cesareti kendinde nasıl bulurdu?"
    dediler.

    "ulan bir aydır düşmüş sokaklara bağırıyor, öldüreceğim de öldüreceğim. hiç mi
    polis duymadı? hayri beyin, komiser hayri beyin kulağının dibinde bin kere
    söylemedi mi? hayri bey ne yaptı? ne yaptı? ne yaptı? bıyık altından hep
    gülümsedi. hep gülümsedi. hep..." dediler.

    kerem bahçeye, ağacın dibine ateşi yaktı. yağmur ateşi söndürdü. dumanı tüttü.
    bir daha yaktı, yağmur gene söndürdü. acı duman tüttü. dallara bir bez gerdi. isli
    tencereyi ocağa vurdu. domatesleri, eti, patlıcanları, soğanları, ne bulduysa
    doldurdu tencereye. yağmurun altında sırılsıklam bekledi. çocuklar, ıslak kız hep
    birlikte masaya oturdular, karınlarını doyurdular. kerem hiçbirisinin yüzüne
    bakmadı. çocuklar hiç konuşmadılar. ıslak kız da konuşmadı. yalnız göğüslerinin
    inip inip kalktığını, yüzünün çok pembeleştiğini kerem bakmadan görüyordu. elleri
    titredi. kızı kolundan kavradı, bahçeden dışarıya fırlattı : "git cehenneme de kendini
    öldür," dedi. "git öldür kendini. ben de öldüreceğim kendimi." çocuklar duydular mı
    diye korktu. başını çevirdi, çocukları gördü. oraya yağmurun altına çöküverdi.
    çocuklar hiç kıpırdamıyorlardı. yüzleri gerilmiş, sapsarı, yeşildi. birisinin yakasında
    kocaman, el ayası kadar bir leke vardı. ötekinin gömleği yırtılmıştı. üçüncünün
    sümüğü akıyordu. "içeri," diye bağırdı çocuklara, onları görmeden.

    sonra floryadan yana koştu. deniz çok dalgalıydı. dehşet bir yel esiyordu. deniz
    bomboş kalmıştı. çok derinde, gümüş boşluğun külünde bir boz vapur sallanıyordu.
    güneş plajına girdi, tüm kapıları tekmeledi. yukarı, saray yavrusu, yarım kalmış
    eve vurdu, ne kadar camı varsa kırdı. eski sere ateş verdi. kampinglerdeki
    ampulleri kırdı. kırlangıç yuvalarının hepsini bozdu. parkın çiçeklerini yoldu. çok bol
    çiçek vardı, hepsini yoldu. postaneye gitti, alamanyaya bir mektup attı. bana geldi.
    gülüyordu. mavi gözleri çelik pırıltısındaydı.

    yorgun, bitkin, kendisini kanepeye attı, uyudu. ertesi gün tam öğle vakti uyandı.
    şaşkınlıkla gerindi. nerede olduğunu bir türlü bulamaz bir hali vardı.
    "bizim evdesin kerem," dedim. yüzüme anlamsız anlamsız baktı. "bizim evdesin
    kerem," dedim. ağır ağır kendine geldi. başını önüne eğdi. uzun bir süre düşündü.
    "bizdesin kerem," dedim.

    "biliyorum, her şeyi biliyorum," dedi. "ben insanlıktan çıktım. valiye gideyim mi?
    alaman cumhuruna mektuplar yazdım. hiç hiçbir cevap vermedi. sunaya
    başvurayım mı? benden izin alaraktan gitti. resmen, tasdikli. valiye ne dersin?
    nerimanın yaptığı çok ağınma gidiyor. çok ağırıma. öldürmezsem olmayacak. bana
    öyle geliyor ki ben bu kadını öldüreceğim. hiç de kimseyi öldürmek istemiyorum. ne
    yapayım?"

    ağlamamak için kendisini zor tuttuğu belliydi. yüzü yemyeşil kesiliyor, habire
    yutkunuyordu.

    "al şunu," dedi. "tabancam sende kalsın. al şu pasaportu da, bu da sende
    kalsın." .

    cebini bir iyice araştırdı, bir küçücük defter çıkardı, defterin kabının içine bir kadın
    fotoğrafı yapıştırıhydı.

    "bu neriman," dedi. "burada da hatıralarım yazılı. ben ölmeden okuma," dedi.
    "olur," dedim.

    yağmura vurdu. şimşekler çakıyor, şimşeklerin içinden durmadan uçaklar çıkıyor,
    gürültüyle yeşilköye iniyorlardı.

    deniz gümbürdüyordu. çok uzaklarda bir gemi donanmış, pırıl pırıl yanıyordu.
    denizde başka ışık yoktu. yağmur çok yağıyordu. denizin üstüne gece gibi iniyordu.
    elektrik direğinin dibinde kerem usta körkütüktü. elleri neon ışığında iki misli
    büyümüştü. bir eli, yeşil giyinmiş, giyitleri bedenine yapışmış kızın kalçasındaydı. eli
    titriyordu. köpek orada, yağmurun altında tüyleri yapış yapış...

    "yapma kızım," diyordu kerem usta. "öleceksin de ne olacak? ne var yani ölmekte.
    bu dünya güzel, alabildiğine tatlı!.. şimdiye kadar belki seni otuz kere kurtardım.
    ne demeye öleceksin. yapma be kızım. gel bizim evde otur. çocuklara bakarsın.
    anasız çocuklara bakmak sevaptır. belki babasız da kalırlar..."
    kızı ıslak dudaklarından öptü. uzun uzun öptü. hoş değil mi?
    kız kıvrandı. soğuk bedeni ürperdi.
    "hadi gidelim," dedi kerem usta.

    yağmur yağıyordu. kerem usta kızı ormana sürükledi. kız ateş gibi yanıyordu.
    ormanda kızksoydu. kızın eti sıcaktı, sağlamdı, kütür kütürdü. çırılçıplak, üstlerine
    yağmur yağıyordu. sabaha kadar orada, çam pürlerinin üstünde yattılar. toprağa,
    yağmura, sevişmeye doydular. kızın diri memelerinin sıcaklığı, dolgunluğu, sertliği
    avuçlarındaydı.

    şafağa karşı saçları başları pür içinde, çamur içinde giyindiler. kerem usta kızın
    gözlerinin içine baktı. yalvardı:
    "artık öldürme kendini," dedi. "haydi eve git. çocuklara çay yap. sen de iç..."
    uzun bir süredir menekşeye inmiyordum. kerem ustadan da hiçbir haber
    alamamıştım. yalnız kerem usta üstüne çıkan dedikodular tüm menekşeyi tutmuş,
    çekmeceye, floryaya ulaşmış, safra köyünü sarmış, îstanbula kadar varmıştı. kız
    kimdi, kimin nesiydi, kimse bilmiyordu. niçin hep boyuna kendini öldürmek
    istiyordu, bunu da kimse bilmiyordu. bu kadar güzel bir kız kendini niçin öldürsün,
    öyle değil mi? rüstem kendini öldürmeli. o it, o işe yaramaz, o kanı ciğeri beş para
    etmez adam kendini öldürmeli. o hırsız, kayık hırsızı kendini öldürmeli de şu dünya
    bir iyice paklanmalı. o it, çakırın kayığını bile çaldı da üç gün ortalıkta gözükmedi.
    çakır onu öldürüyordu ya, bir iyi gününe geldi. keski bıraksalardı da öl-dürseydi şu
    domuzu. ıslah kabul etmezi.

    vardım baktım ki, ne göreyim, kahvenin içi, önü ağzına kadar insanla dolu. kerem
    usta gene zıvanadan çıkmış, öldürürüm de öldürürüm, diyor da başka bir şey
    demiyor.

    kara memed, ayşe, hasan, leon usta, ötekiler onu kandırmak için diller
    döküyorlar. hepsi de kan ter içinde kalmış.

    "şimdi bineceğim trene. işte bu akşam... işçi trenine. oooooh, yarın öbürsü gün
    ineceğim münihte... bulacağım evini, o uyurken, kalk ulan kaltak diyeceğim,
    saçlarını elime dolayacağım, bütün münih çarşısında sürükleyeceğim, sürükledikten
    sonra istasyonun karşısındaki parka götüreceğim. müdüriyetin oradaki büyük kavak
    ağacının altına, içi kovuk ağacın kovuğuna, hani çimentolu kovuğa onu bırakacağım,
    aç gözünü kaltak diyeceğim. gözlerini bir açacak bakacak ki... ben... ben... ben...
    ayaklarıma kapanacak. çok kapanacak. çok kapanacak... oooooh, diyeceğim.
    bırakacağım kapansın, yalasın ayaklarımı. sonra tabancamı çekeceğim. sonra da
    kurşunları teker teker ağzına boşaltacağım. namus, namus, bu namus beni öldürür."
    komşular, kadınlar, çocuklar, gençler ona yalvarıyorlar, önüne geçmeye
    çalışıyorlar, bin dereden su getiriyorlar. keremi yumuşatmaya çalışıyorlardı.
    kerem başını acılı acılı sallayarak :
    "kabahat benim," diyordu. "hep benim. bir de çocuğu var. sanki benden olan üç
    çocuğu yetmiyormuş gibi orospuya. isteseydi on çocuk daha yapardım. sanki..."
    "üzme kendini kerem. üzme kendini. boynuz taktıran asıl kendine takar boynuzu.
    çocuklarının anası ama, onu çocukların doğurmadı ki, çocukların analarını
    yaratmadı ki... değil mi?"

    kerem beni görür görmez, sesini kirp diye kesti. ortada bir soğukluk esti.
    oyunlarını bozmuşum gibi geldi bana. herkes de sustu. herkesin yüzü asıldı. dört
    yanımı bir düşmanca duygu sardı. ne yapacağımı şaşırdım. orada öylece çırılçıplak
    kalakaldım. herkes gözünü bana dikti. bu gözlerden kaçıp kurtulsam. kerem de
    gözlerini ba na dikti. yalvarırcasına baktı. ne istediğini anlamamanın olanağı yoktu.
    "gitme kerem alamanyaya," dedim. kalabalık birden canlandı, yüzlerine kan geldi.
    yüzler açıldı. "gitme kerem, gül gibi büyüttüğün çocuklarına yazık olacak. gitme
    kerem. yakışıklı, güçlü, on parmağında on hüner bir adamsın. neyin eksik ki? bak,
    komşular seni ne kadar çok seviyorlar, tüm menekşe gelmiş, elini kana bulama,
    diye sana yalvarıyor. kırma bizi..."

    daha ne kadar konuştum, kim bilir. ne kadar konuştum ki, kara memed, ayşe,
    bekar osman, kürt nuri, bıyıklı ihsan, koca muzaffer, kim bilir ne kadar çok
    konuştuk ki, kerem ok gibi yerinden fırladı, karanlığa, yağmura karıştı gitti.
    yoldan, gecenin içinden, denizin kıyısındaki yoldan, neon ışıklarının altından uzun
    kuyruklu arabalar geçiyordu. kara arabalar. taşralı zenginlerin arabaları.
    benim bildiğim bundan sonra beş kez daha kahve doldu taştı. beş kez daha eve
    geldi uyudu kerem. beş kez daha benden tabancasını, pasaportunu istedi. beş kez
    daha alaman cumhuruna, sunaya, valiye mektup yazdı kerem. beş kez daha
    çıldırdı. beş kez daha ne bileyim ben...

    son geldiğinde elleri tüm kesik kesik olmuş, yarılmış, üstü başı baştan aşağı kan
    içinde kalmıştı. içeri girer girmez ayakta sızıverdi, kanepeye düşüverdi. tam öğle
    vakti uyandı.

    "öldürmeliyim," dedi, tabancayı, pasaportu gene bana geri verdi gitti.
    bahçesini yaban otlan aldı keremin. evinin sıvası, boyası döküldü. çocukları kimse
    tanıyamazdı. sırtları başlan hilim hilimdi. yüzleri, elleri ayakları kir içindeydi. kerem
    zayıflamış avurdu avurduna geçmişti. gözlerinde ağı gibi bir umarsızlık ateşi yanıp
    yanıp sönüyordu.

    ve geceleri hep neriman geliyordu gözlerinin önüne. onun sıcaklığını bir türlü
    unutamıyordu. yüzünü, gözlerini... çıldırıyordu. bir kere, bir kere görseydi yüzünü.
    bir daha, bir kerecik elini tutsaydı... en küçük çocuk anasına benziyordu. farkına
    varmadan, bir hafta durmadan gözünü kırpmadan çocuğu seyrettiğinin sonradan farkına vardı. bir gün gene geldi bana, defterini aldı. niçin verdi defteri, niçin geri aldı, anlamadım.bir gün de geldi tabancayı aldı...

    kerem uzun bir süre hiç kimseyle konuşmadı. kahveye, denizin kıyısına çıkmadı.
    onda kimse bir daha tabancayı görmedi. o kendini öldürecek kızı da kimsecikler bir
    daha öyle ıslak ıslak neon ışıkların altında sırılsıklam görmediler.

    ilk önce hasan farkına vardı. cin gibidir hasan. çocuklar gene pırıl pırıl
    giyinmiştiler. ev gene boyalıydı, eskisinden daha güzel. çiçekler mis gibi açmışlardı.
    mahalle eskisinden daha güzel koktu. sarı kız bahçeyi suluyordu her ikindi. kerem
    balığa çıktı. saçlarını taradı. yüzüne renk geldi. sarkık bıyıkları parıldadı. kırmızı
    mercanlar, kırlangıç balıkları, kefaller, zarganalar, karagözler gene doldurdu
    keremin livarını. mavi ağlar serildi menekşe köprüsünün korkuluklarına. mavi, hem
    de pembe, hem de kırmızı... kerem usta güldü. ve mahalleli bu değişiklik üstüne
    birkaç gün kafa yordu, sonra vazgeçti.

    sarı kız dolgun memeleri, geniş, kıvır kıvır kalçaları, kalın şehvetli hayasız
    dudaklarıyla keremin bahçesinde türküler söylüyordu. en açık türküleri en güzel
    söylüyordu. türkülere bakarsan bu kızın bir daha kendini öldürmek için denize,
    trenin altına atmaya, sırılsıklam ıslanmaya hiç niyeti yoktu. çoktandır evin
    yöresinde ertuğ dolaşıyordu, kırmızı, dizine kadar gelen fularıyla. sarı kızla eskiden
    oynaşmış, onu ölümlerden kurtarmış delikanlılar da dönmeye başladılar evin
    yöresinde. sarı kız hiçbirisine yüz vermedi.

    kerem usta gibi var mı? deli mi deli. aslan mı aslan! erkek mi erkek! sıcak mı
    sıcak be! sümüklüler. serçeler. kerem ustaya can kurban. kerem ustanın bir tek
    tırnağı, sizin hepinizin tüm bedeni... hepinizi bir havanda dövseler de bininizden bir
    adam yapsalar, hepinizden kerem ustanın bir tırnağı çıkmaz. tüm bunları bağıra
    bağıra o sidiklilerin yüzüne karşı söyledi. erkekçe, korkmadan, kerem usta bunları
    duydu, sevindi. yaşşa be sarı kız, bin yaşşşaaa... "nasılsın be kerem usta?" dedim.
    "rahatım," dedi. "delirmiyorum. yüreğimin şurasında incecik, kılıç gibi bir hasret
    arada bir parlayıp sönüyor. o da olmasa rahatım. sarı kız aslan çıktı."

    hay allah, az daha unutuyordum. bunu söylemeden olmazdı. ne oldu, biliyor
    musunuz, noldu? kerem usta bahçesine, o eski kocaman domatesten bir kök
    domates daha ekti. domates büyüdü, harmanladı, kırmızısı tüm evin önüne çöktü.
    ta uzaktan, denizden ustanın evinin önü kırmızı kırmızı şimşeklendi. böyle bir
    domatesi hiç hiç kimse ne yetiştirmiş, ne de görmüştü.
    kerem usta domatese bakıyor bakıyor :
    "alın işte, alın işte," diyordu. "yaşşa be sarı kız. ölme be san kız."
    domatesler dalında kurudular, mosmor kesildiler. bir hoş bos-tansı bostansı koktu
    ortalık.
    aslanağızları açtı çok. yaz boyunca aslanağızları açtı. iri güller döküldü toprağa.
    sarı kız durmadan uzun altın saçlarını taradı. kerem ustanın dudaklarından
    gülümseme eksik olmadı.
    evin balkonunun altına bu /il tam altı tane kırlangıç yuva yaptı.
    kerem usta önce bana geldi, defteri geri verdi. defterin kapağındaki fotoğraf
    koparılmıştı. sonra ufak tefek bir şeyler, sonra bir çanta, ağzına kadar dolu, balık
    ağları, kurumuş bir ne olduğu belirsiz balık, resimler, oltalar, bir küçük torbada
    domates tohumu... kerem usta domates tohumu torbasını bana uzatırken, bu
    torbadaki tohumların o yalım gibi parlayan domateslerin tohumları olduğunu
    söylemeyi unutmadı.
    sonra da :
    "hakkını helal et," dedi. "çok derdimi belamı çektiniz. kusuruma kalma."
    yüzü öylesine acılıydı ki hiçbir şey söyleyemedim ustaya. bir şeyler, belalı bir
    şeyler yapacağı gün gibi ortadaydı artık. hiçbir şey onu yolundan çeviremezdi.
    sonra evine gitti, uzun uzun çocuklarını seyretti. sonra sarı kızı öptü, uzun uzun
    kokladı. kırlangıçlara elini salladı. yuvalardan ağzı sarı civcivler kıyameti kopardılar,
    boyunlarını uzatıp.

    denizden güneşe iri bir balık fırladı, ışıldadı, geri suya düştü. kerem usta kahveye
    geldi, kapıda durdu, gülerek :
    "çok belamı çektiniz, hakkınızı helal edin," dedi.
    herkes her şeyi biliyordu. duymayan kalmamıştı. usulca hasan olanı biteni benim
    de kulağıma fısıldadı. hiçbir umar yoktu. hiç kimse hiçbir şeyin önüne geçemezdi.
    neriman bugün saat altıda trenle gelecekti. mahalle daha sabahtan kaynaşmaya
    başlamıştı. kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. gidenler gelenler, birbirinin yüzüne
    bakaraktan ne gelir elden der gibi boyun bükenler... kimseden bir tek sözcük
    çıkmıyordu ama, azıcık yerinde durabilen de yoktu. her şey kıpır kıpır... herkes
    soluğunu tutmuş bekliyordu.

    tren istasyonu daha saat üçte dolmaya başladı. çocuklar, kızlar, oğlanlar menekşe
    istasyonunu doldurmuşlardı. çekmeceden, florya-dan, cennet mahallesinden, safra
    köyden, yeşilyuvadan duyan gelmişti. bir yandan da boyuna geliyorlardı. saat dört
    oldu, istasyon bir iyice doldu. beş olduğunda ta aşağılara kadar, demiryolu
    köprüsünün altına kadar, denizin kıyısına kadar ortalık dopdolu olmuştu.
    yakıcı güneşin alnında kalabalık ekşi ekşi terliyordu. çıt çıkmıyordu. beş buçuğa
    doğru kerem usta geldi. sağında üç çocuğu, solunda sarı kız. sarı kızın saçları
    ıpıslaktı ve boynuna yapışmıştı. giyitleri de ıpıslaktı, bedenine bir iyice yapışmıştı.
    kocaman yeşil gözleri gittikçe kocamanlaşıyordu. kerem usta çok güzel giyinmiş,
    yalım kızılı bir kravat takmıştı.

    kalabalık kerem us,tayı görünce şöyle bir dalgalandı, sonra birdenbire olduğu
    yerde dondu kaldı. taş kesildi.

    tren sıcaktan yanan, ter içinde kalmış, ekşi ekşi insan kokan istasyona girdi.
    kalabalık hiç kıpırdamadı. tren durdu. dumanlar fışkırttı kalabalığın yüzüne.
    istasyonda trenden bir tek neriman indi. mavi bir giyit vardı üzerinde. çorapları da
    maviydi. duman renginde bir başörtü bağlamıştı. kucağında bir çocuk tutuyordu.
    bir buçuk iki yaşında gösteren. çocuğun saçları sapsarıydı. gözleri birden
    nerimandan kerem ustaya çevrildi. o, orada öyle dikilmiş, kam kurumuş kalmıştı.
    neriman şaşkın şaşkın kalabalığa baktı. ne olup bittiğini bilmiyordu. bir kalabalığa,
    bir çocuklara, bir kereme, bir sarı kıza baktı... sendeledi.

    utandı. birden ter içinde kaldı. ter kulunçlarından bir anda fışkırdı. durdu, gene
    kalabalığa, hiç kıpırdamayan kereme baktı. ne oluyordu? durdu, keremin kendisine
    gelmesini bekledi. yüzü çocukça bir gülümsemede aydınlandı, apak dişleri parladı.
    bir daha, yaltaklanırca gülümsedi, kerem usta aldırmadı. donmuş kalmıştı.
    "kerem," dedi, "kerem, ne oldu sana? niye öyle orada duruyorsun? donmuş
    kalmış? ne var kerem?"

    sendeleyerek, ayağı ayağına dolanarak yürüdü, elindeki çocuğu kereme uzattı.
    kerem kendinde olmayarak uzatılan çocuğu kaptı. az daha çocuğu kapmasaydı
    çocuk istasyonun çimentosuna düşecek, başı gözü kırılacaktı. kadın vardı
    çocuklarına sarıldı. ağladı. bir süre üç çocuğunu da kucağında tuttu. yüzü ıpıslak
    oldu. kerem donup kalmış, kıpırdamıyordu.

    kadın bavulunu gösterdi: "al da yürü," dedi.

    kerem bavulu, kurulmuş bir makine gibi uzandı aldı, nerimanın ardınca yürüdü.
    sarı kız da onun yanında yürüyordu.

    "çocuğu bana ver," dedi sarı kız. kerem çocuğu ona uzattı. bir gece keremin evi
    yandı, tuzla buz oldu. kül oldu. sarı kızı, ıpıslak, denizden rüstem çıkardı. "ağlama
    değmez bu hayat" türküsünü söyleyerekten.

    aradan uzun bir zaman geçti. ancak laz mustafa keremin evinin yerine bir
    gecekondu yapıncadır ki mahalleli burada kerem usta adında bir kişinin oturmuş
    olduğunu, başından böyle böyle işler geçmiş bulunduğunu hayal meyal ansıdı.
    yaaa, kerem usta bu gecekonduyu dişiyle tırnağıyla kurdu. bu gecekondunun her
    bir taşında, kumunda, çimentosunda, tahtasında onun bir damla teri var. yıllar
    önce... kim sebep olduysa gözü kör olsun, onmasın, arınmasın... bir mutluluğu, bir
    güzelliği yıkanlar.

    ben bu ağıdı, 1970 yılı mayıs ayının on birinde, pazartesi günü, kayıplara karışmış
    en iyi dostum, en saygı duyduğum insan kerem usta üstüne, onun yanmış evinin
    külleri yanına oturaraktan akasya kokuları içinde yüreğim yanarak söyledim.