şükela:  tümü | bugün
  • "göreceksen şimdi gör beni
    çünkü tabutlar ışık geçirmez"

    deyip dünyaya hoş bir selam çakıp aramızdan ayrılmıştır.
  • çok sevdiğim ortaokul türkçe öğretmenim ahmet erhan bozkurt...
  • oğul

    anne ben geldim, üstüm başım
    uzak yolların tozlarıyla perişan
    çoktan paralandı ördüğün kazak
    üzerinde yeşil nakışlar olan

    anne ben geldim, yoruldum artık
    her yolağzında kendime rastlamaktan
    hep acılı, sarhoş ve sarsak
    şiirler çırpıştıran bi adam

    kurumuş kuyunun suyu, incirin
    sütü çoktan çekilmiş
    bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
    ayrık otları, dikenler bürümüş

    kapıdaki çıngırak kararmış nemden
    atnalı ve sarmısak duruyor ama
    oğlum, mektup yaz diyen
    sesin hala kulaklarımda

    anne ben geldim, ağdaki balık
    bardaktaki su kadar umarsızım
    dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
    anne ben geldim, oğlun, hayırsızın..
  • kasılmayan, ruhunu yapış yapış kelimelere batırmayan, huzurlu, alkollü ve salaş şiirlerin şairi. tımarhaneyle meyhanenin arasındaki kayalıklardan geliyor sanki tüm şiirlerinde sesi..
  • gençliğimin onurlu ve hüzünlü sesiydi. sesimizdi. eksiliyor seslerimiz...
    yarın, 5 ağustos pazartesi günü öğlen maltepe'den karşıyaka'ya uğurlayacağız.

    "...gözlerin ipekyoludur ömrümün
    gözlerin tarihçesi yaşayıp öldüğümün
    ıhlamur ağaçları altında bir saraybosna hatırası
    sen ben ve deniz bir de rüzgarın örttüğü gençliğimiz
    sen ben ve deniz. sen ben ve deniz.."
  • kendini gsm şiirinde anlatmıştır:

    buyrun, ben ahmet erhan
    bir kilo beşyüz gram gelmiş tartıda, doğduğu zaman
    dört ablanın ardından horoz çükü kadar bir oğlan
    doktorlar ve hemşireler arasında bahis salgını:
    yaşar mı yaşamaz mı, şu er ve han
    üç ayda topaç, dört ayda gülle gibi olmuş
    daha doğumda ağlamayı ertelemiş hinlikten
    ati ömrüne saklamış
    bütün lohusaların sütü ona akmış, rivayet o ki
    şımarıklığı bundan
    hoca, bu demiş ya katil olur ya büyük adam
    ikisinin arasında zati bir soğan zarı
    doğa kanunu kurt kapanı
    kapanın elinde kalmış dört mevsim diken...

    2

    kaç aşkla teyelledim şu ömrü
    acıyla karılmış kara bir kumaşa
    kaç aşkla
    oldu mu ki sevenim, bakar mıydı ki ağaran yaz
    var mıydı ki sevenim, süzer miydi buğulanan göz
    kaç aşkla
    telaşla açtım kapıları, pencereleri ardına kadar
    gerisin geri içeri dolan rüzgarlar
    o zaman çivileyerek her hücremi
    kaç aşkla
    kaçmayı öğrendim en başta
    bir tek sesimi korudum
    "ben de kendi halümce bir bedrettin oldum..."

    3

    aldım bir gsm yalnızlığıma geldi
    maltepe pazarından uydulara tırmandım
    alet sıfır, hat kart peçete dahil
    işte yazıyorum, kapıdan pencereden girmek yok:
    0533........... takla atmıyorsam arayabilirsiniz
    buyrun ben ahmet erhan
    kalbim var telesekreterlisini napacam
    alışkanlıklarım bol, kapsama alanım geniş
    aramazsanız benden betersiniz!

    4

    telefonumun teli yok ki kuşlar konacak
    yar üstüne yarim yok ki kurşunlanacak
    yalnızlık çekil aradan
    evet, ben ahmet erhan
    numara doğru da adam yanlış
    soytarma!
    herkes kendi yarasının üstüne kapaklanmış...

    5

    buyrun ben ahmet erhan
    bütün şebeke kilitlenmiş
    sadece 112 kalmış, ambulans şoförüyle hısım akraba oldum
    gele gide, gide gele...

    6

    beni cebimden ara, hırsızım ol
    o tütün kırıntısı, o hüzün var ya
    onu bul, alla pulla
    cebimde sesinden ruj izi gibi bir şey
    kana dönüşür parmağıma ulaşınca
    cebim çalsa, hep upuzun bir ezan sesinin ortasındayım

    beni cebimden ara kansızım ol
    hepsi dışa dönük ortalığa saçılır
    parasızlığım, yalnızlığım, aşksızlığım
    bilen bilir de, gören görür de
    bir daha hiç arama, duyan olur...
  • kitaplarından altını çizdigim yerleri paylaşacak olursam:

    "rüya görürüm diye uyumuyorum"
    "umut yok, ama bu umutsuzluk demek de degil"
    "ben kendimi deniz sanırdım"
    "öyle bir ömür yaşadık ki hayat degil, ömür"
    "sanki bir şeyler hep eksik kalacak, bir şeyler"
    "sana baktıkç içimden koşmak geliyor
    ardımdan gözyaşartıcı bomba kullanma"
    "o oyuktan dünyayı içime çekecegim"
    "yalnızlıgın korkunçlugunu başkalarının varlıgını hissetmekte yatıyor"
    "telafisi yok bu hayatın. yaşadıklarım buza yatırılmış balık gibi donuk donuk bakıyor."
    "geriye dogru belki koşabilirsin ama
    akarsu dagları hiç tırmanamayacak"
    "ben sustum, sen kendi dilini yarat"
    "bütün tanrıların kapısında
    müşteri velinimetimdir yazıyor
    ...
    sen tanrıcılık oynuyorsun
    biraz da kulluga çalış ve anla
    ...
    yoruldun bir yerlerde biliyor musun
    mutlulugun bir yorum sorunu oldugu bu hayatta
    ne demek surlarını tutmak mutsuzlugun?
    artık resimler yap, kitaplar yaz, duvarlara yaz
    kimse seni asmaz, kesmez, tutuklamaz
    anla, tek yasal sloganın şu oldugunu:
    tek yol ölüm!"
  • "..
    kendi derinliğiyle dolan bir kuyu mu
    yüreğim; kendi boşluğuyla yetinen?
    .. "
  • bugün oturdum ölümü düşündüm diye bir dizesi olan babasının dibine düşen şair.
    düşündüğün gibi mi orası? yazacaklar bitmedi ki...

    annem çok sevdiği son aşkı ile egede. herkesten uzak bir inziva halinde yaklaşık 40 gündür. söyleyemedim gittiğini. söylesem şekeri çıkar, gözyaşı denize gömülür çünkü. babam yasakladı kötü haberleri.

    şimdilik yalnız üzülüyorum gidişine. eylülde onlar dönünce baştan başlarız bir dost daha gitti biz ne az kaldık diye üzülmeye.

    işkencehanede türküsü olan adam. annemden saklı ölen adam. yazısı kenarda duran, acısı gün gibi içimde duran adam...
  • ot dergisi, eylül sayısından alınmıştır;

    "501 no’ lu oda. bizim hastanenin en şık odası. torpilli yani. çoğunlukla benim ve hekim arkadaşlarımın yakınlarının konuk edildiği oda.

    1997 yılında gelmiştim okmeydanı’na. içinde düğün salonu, kamyon tamirhanesi, et lokantası, kıraathane, oto galerisi, muhasebe bürosu ve hafriyatçı olan 6 katlı bir binaydı ve benim hayalimde çoktan “hastane” olmaya başlamıştı. binanın mal sahibi erzincan’lı hasan ateş’le haftalarca süren konuşmaların nihayetinde, “mutlu son”a yaklaştığımızı hissetmiştim. binayı kiralayacak, içindeki tüm kiracıları da yüksek hava paraları vererek çıkartacaktım. hasan amca son buluşmamızda, “tamam doktor bey, ben menfi bakıyorum artık” deyince, panik içinde bir süre bakakalmıştım adama. ama, şimşek hızıyla, onun “menfi”yle “müsbet”i karıştırdığını fark edince, “tamam hasan amca, ben de menfi düşünüyorum. o zaman hayırlı uğurlu olsun” diyerek binanın anahtarına kavuşmuştum.
    hastaneyi kurarken, başımdan envai işler geçti. tepemde hiç durmadan sallanan bürokrasi kılıcı, bitmeyen banka kredileri, ne zaman batacağımı takip eden meslektaşlarım, akılsız dostlarım, kalbinden kötülüğü silememiş budalalar vs…
    ağzımda kaşıkla yemek masasında uyuduğum gecelerin sonunda ve galiba sadece, anamın hayır dualarıyla, onun “çok istersen olur” düsturuyla hastaneyi ortaya çıkarabildim.
    aslında baştaki soruyu sormanın tam sırası: ben bu hastaneyi niye kurmuştum? makinelerin sahibi olacaktım öncelikle. patron olacaktım bir nevi. ama, farklı bir patron! “bakın, hastanecilik, üstelik özel hastanecilik, başka türlü de yapılabilir” diyebilmek içindi tüm çektiklerim. en sevdiklerimin son yolculuklarından önce uğradıkları zorunlu bir istasyon olabileceğini ise hiç aklıma getirmemiştim!
    501 no’lu oda. babam’ın, metin erksan’ın, tuncer necmioğlu’nun, kader birliği yaptığım doktor arkadaşım aydın’ın ve en son olarak da erhan’ın yattığı oda. ahmet erhan’ın yani…
    resim aynı. acilin önünde yaptığım mutat cenaze konuşması ve oradan cenaze aracıyla gönderilen yolcularımız.
    kendime soruyorum artık, ben bu hastaneyi dostlarımla, sevdiklerimle, yakınlarımla, son günlerinde, temiz ve soğuk çarşafların arkasından hüzünlü bakışmalar ve sessiz ağıtlar yaşayayım diye mi kurdum? ne büyük bahtsızlık ve ne çaresiz bir hayal kırıklığı…

    erken sabah ziyaretlerimin birinde, 501 numarada üç kadın, erhan’ın günlük rutin vücut temizliğini yapıyordu. biri, cefakar ve sevgili eşi hacer, diğerleri hemşire ve temizlik görevlisi. bir süredir yatağa bağımlı olan erhan, sessizce ve tepkisizce, yapılanları izleyerek yatağında yatıyordu. kapıda biraz durdum ve bekledim. sonra fark etti beni ve bakıştık bir süre…”ah kardeşim!” dedim içimden. “yan yana yürüdüğümüz, sarhoş olup ağladığımız, kucaklaşıp coştuğumuz, uykulu, uykusuz, hiç bitmeyecek zannettiğimiz, gençliğimiz, gecelerimiz…”
    bir hinlik geldi aklıma:
    “tamam, birader” dedim. “evet, böyle bir hayalimizi hatırlıyorum. etrafımızda kadınlar olacaktı. onlar fır döneceklerdi. biz yan gelip yatmışız. keyif keka. ama sanki bu değildi” dedim, sırıtarak. ince, kararmış dudaklarını güçsüzce açıp, gülümsedi.
    bir kaç gün sonra da kaybettik…
    acil önündeki mutat cenaze törenine dönelim:
    şöyle dedim orada:
    “namık kemal’in bir dizesi geliyor aklıma, “bais-i şekva bize hüznü umumidir kemal, kendi derdi gönlümün billah gelmez yadıma.” dünyanın tüm dertlerini öylesine yüklenmişim ki, kendi derdim aklıma dahi gelmiyor diyor, namık kemal.
    evet… erhan, tam da böyleydi işte. sisin içinde kaybolmuş bir fener gibi, dünya derdinin içinde kaybolmuş birisiydi. öylesine kaybolmuştu ki, artık cüssesini de seçemez hale gelmiştik.”

    erhan yerini, yazdığı şiirlerle belli ediyordu ama! kısacık ömür denizinde bir deniz feneri gibi ses verdi hep. kaybolmuş, yitip gitmiş vücuduna, ancak çıkardığı iniltilerden, yani şiirlerinden ulaşabilirdiniz. dünyanın en içten, en yakıcı, en sade ve pürüzsüz şiirleriydi bunlar. bulduğunuzda kaybolan ve yeniden, bir başka karanlığın ya da sisin içinden, yeni iniltiler çıkaran bir deniz feneriydi erhan.
    steinbeck’in “bitmeyen kavga”sında, roman kahramanı, ölen yoldaşını, toplanan kalabalığın önünde şu cümleyle uğurlar ve bu kitabın son cümlesidir:
    “o, kendisi için hiç bir şey istemedi yoldaşlar, hiçbir şey istemedi!”

    ahmet erhan, bu dünyada, kendisi için hiçbir şey istemeden yaşadı ve öldü. ben şahidim."

    ercan kesal