şükela:  tümü | bugün
  • aile düzeni içerisinde sürdürülen hayat, aile olarak yaşama. gençken sıkıcı, orta yaşlarda kalıcı bir yaşam stilidir genelde.
  • paroles'den bir jacques prévert şiiri.*

    anne dikişte
    oğlan savaşta
    anne bu hale hiç şaşmamakta
    ya baba, baba ne yapmakta?
    birtakım işler çevirmekte
    karısı dikişte
    oğlu savaşta
    kendisi işte
    baba bu hale hiç şaşmamakta
    ya oğlan, ya oğlan,
    oğlan bu işleri nasıl görmekte?
    oğlan da pek bir şey görmemekte
    önce anası dikişte, babası işte, kendi savaşta
    gün gelecek harp bitecek
    o da babasıyla iş çevirecek
    harp sürüyor annenin işi sürüyor dikişte
    babanın işi sürüyor işte
    oğlan öldü, artık onun işi sürmüyor
    anayla babanın işi mezarlığa gidiş geliş
    pek tabii bir yaşayış
    hayat sürüyor hayat iş savaş dikiş
    iş savaş dikiş savaş
    iş iş iş
    mezarlıkta bir yaşayış.
  • (bkz: akhil sharma)'nın 13 yıl boyunca yazdığı 7.000 sayfanın sonunda ortaya çıkan 196 sayfalık şaheser. 2015 yılında (bkz: folio) ödülünü kazanmış. ülkemizde april yayıncılıktan çıktı. yazar hindistan'dan başlayıp amerika'ya uzanan çocukluk ve gençlik yıllarını sanki yeni baştan yaşıyormuşcasına aktarıyor bizlere. tabii ki her acı hikayesinde olduğu gibi derin bir mutlulukla başlıyor romanımız.

    özellikle final cümlesi hayatı yeni baştan sorgulatan cinsten.

    "mutluluğum yoğun ve neredeyse dokunabileceğim kadar somuttu.
    bir sorunum olduğunu işte o zaman anladım."
  • “babam somurtkan bir adamdır.” diye başlıyor aile hayatını anlatmaya ajay. akhil sharma kendi hikâyesini aktarırken anlatıcısına bu adı vermiş. on üç yıl uğraşarak yedi bin sayfa yazmış ailesinin hikâyesini, sonra da elimizdeki yaklaşık iki yüz sayfalık kitaba sığdırmış.

    2015 folio ödülü’nü kazanan aile hayatı, hint yazar akhil sharma’nın ve ailesinin amerika’daki zor hayatlarına odaklanıyor. anlatıcı somurtkan babasını anlatmaya başladığında, baba artık emekli olmuş 72 yaşında bir adam, anlatıcı ise kırkındadır. anne, babanın tam tersi karakterde, şen şakrak, kocasını da kendine benzetmeye çalışan bir kadındır. anne baba hakkında bu bilgilere sahip olduktan sonra geçmişe, anlatıcının çocukluğuna dönüyoruz. delhi’de geçen çocukluğuna; bilime meraklı, rüyalarının peşinden koşmayı seven babasının amerika birleşik devletleri’ne göç etme sevdasıyla şekillenen çocukluk yıllarına. nihayetinde önce baba, ardından anneyle birlikte iki çocuk, ajay ve ağabeyi birju, kendilerini “fırsatlar ülkesi”nde bulurlar.

    amerika: televizyon ve kütüphane

    ajay 8, ağabeyi birju ise 12 yaşındadır o zaman. ajay hâlâ hindistan’a bir gün geri döneceklerini zannetmekte, amerika’da yaşayıp gördüklerini oradaki arkadaşlarına anlatacağı ümidiyle çocuk zihninde biriktirmektedir. yazarın şu cümleleri, kalemini şimdiki zamandan geçmiş zamana götürüp getirirken gerçekliği nasıl ifade ettiğini göstermesi açısından dikkat çekici: “amerika’ya gittiğimde her pazar günü büyükbabamla büyükannemi göremeyeceğimi düşünmeye başladım. o âna dek amerika’ya gitmenin hindistan’dan ayrılmak anlamına geldiğinin tam olarak ayırdına varamamıştım. hem amerika’daki çocukların sahip oldukları oyuncak helikopterlere, sakızlara ben de sahip olacak, hem de bunları arkadaşlarıma gösterebilecekmişim gibi hayal etmiştim.” ajay için amerika’daki en güzel iki şey, televizyon ve kütüphanedir. ucu bucağı yokmuş gibi görünen dünya, kitap okurken basit ve anlaşılabilir gelmektedir ajay’a.

    bu arada, amerika’ya göç eden bir ailenin, içine girdiği yeni kültüre uyum sağlama, ayakta kalma çabaları, aynı kültürden gelen diğer insanlarla dayanışma uğraşları, kendi kültürel değerlerini sürdürebilmek ve aktarabilmek için verdikleri savaşım da romanın arka planında kendine yer bulmaya devam eder.

    ajay’ın çocukluğu uzun sürmez. hemen her konuda başarılı, yetenekli bir çocuk olan birju bir gün yüzme havuzunda kaza geçirir: “birju yüzme havuzuna balıklama atlamıştı. başını havuzun beton zeminine çarpmış, suyun dibinde üç dakika hareketsiz yatmıştı. bilincini kaybetmeden önce nefes almaya çalışırken su yutmuş, o su akciğerlerine de gitmiş, ciğerleri göğüs içi çeperinden ayrılmıştı.” romanın bundan sonrası hasta yatağında, bakıma muhtaç bir halde yatan birju’nun çevresinde örülür. annenin ve ajay’ın hayatı birju’nun kötürüm hayatına sıkı bağlarla bağlanır. baba ise bu feci kazadan sonra alkole tutunur. aile, diğer hint ailelerin gözünde yeni bir yer edinir. çünkü, hasta oğullarına bakan bu ailenin bireyleri arasındaki sevgi bağları ve fedakârlık her türlü saygıyı hak etmektedir.

    ajay’ın hayatı baştan sona değişmiştir artık. aralarına katıldığı insanların gerçek bir hayatları olmadığını, onların bir televizyon programındaki kadar aptalca hayatlar yaşadıklarını, oysa kendilerinin bu kadar yoğun sıkıntı çekerek gerçek bir hayat yaşadıklarını düşünmeye başlar. diğer yandan, ağabeyinin hak ettiği hayatı kendisinin yaşadığı duygusuna kapılır. bu nedenle her yerde ağabeyinin ne kadar başarılı, olağanüstü biri olduğunu anlatmakta, hatta onu bir kahraman haline getirdiği yetmezmiş gibi, doğaüstü nitelikler de ekleyerek yüceltmektedir. ajay’ın hayal gücü devreye girmiştir.

    bu noktadan sonra akhil sharma aile hayatı’nın en çarpıcı bölümüne geliyor: ajay’ın yoğun okuma dönemine girdiği ve ernest hemingway’in eserleriyle tanıştığı bölüm… sharma, kahramanı ajay’ın ağzından edebiyata, yazma ve okuma sanatına bakışını aktarıyor: “kitap yazacaksam nasıl karakterler oluşturacağıma dair bir ipucu olarak gördüm bunu. (…) hemingway’in fiziksel bir izlenim yaratabilmek için tekrarlardan sıklıkla faydalandığını, ‘iki kalpli büyük nehir’ öyküsünde havanın sıcaklığını nitelendirirken biraz sonra karakterin boynunun sıcaklığını tarif ettiğini öğrendim.”

    okuduğu kitaplar ajay’ı değiştirmiştir. artık okuduklarına sımsıkı bağlanmıştır. yaşadığı berbat hayattan uzaklaşmış, kendini o hayatın dışına atarak oraya dışarıdan nasıl bakacağını ve ruhunu nasıl sağaltacağını öğrenmiştir. artık yazmaya başlamıştır ajay. yazarken tarafsız olmaya çalıştığında acısını da kendinden uzaklaştırdığını fark etmiştir çünkü: “bir şey yazmak ve sonra o şeyin ete kemiğe bürünmesi çok tuhaftı. işte cümle gözlerimin önündeydi ve artık birju’nun öksürmesi bana eskisi kadar kötü gelmiyordu.”

    bir kitaptaki esas noktanın küçük bilgilerin gerçekliğinden ziyade, eserin duygusal açıdan tutarlılığı ve gerçekliği olduğunu savunan sharma, aile hayatı’nda yürek sızlatan bir hikâye anlatarak duygularımızı ele geçirmeyi başarıyor.

    on üç yıl emek verilerek 7 bin sayfa yazılmış bir ‘aile hayatı’nın bir kitabın sınırlı sayfalarına sıkıştırılmış bakiyesi, değdiği yeri yakan ateşi ve yüreklere oturan tortusu var elimizde…

    (bkz: http://kitapzamani.zaman.com.tr/…gisen-hayat_551125)
hesabın var mı? giriş yap