şükela:  tümü | bugün
  • achilleus'a da "akil" der kimi insanlar, ben demem ama dendiğinde anlarım.
  • akıl değil âkil bağlamında;

    aklı başında, aklı selim sahibi, arif, basiretli, zeki, mantıklı, sağduyulu, sağgörülü
  • dinen :
    akıllı kimse; iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.
    çocuk yedi yaşında âkıl olur. yedi ile onbeş yaş arasında iken akıllı çocuk denir.
    âkıl olmayan çocukların bütün sözleşmeleri bâtıldır, hükümsüzdür. (ibn-i âbidîn)
    âkıl olan bir çocuk, şeker, meyve gibi kendine yarar şey isterse ona satmak câiz değildir. çünkü velîsi izin vermemiş demektir. eğer, tuz, pirinç gibi evle ilgili bir şey isterse, satmak sahîh (geçerli, doğru) olur. çünkü velîsinin izin verdiği anlaş ılır. bunun izin ile alış-veriş etmesi câizdir. çocuk akıllı olmamış ise, velîsinin izni olsa da, alış-veriş etmesi sahîh olmaz. (hamza efendi) âkıl isen kıl namazı çün seâdet tâcıdır sen namazı şöyle bil ki mü'minin mîrâcıdır.
    (seâdet-i ebediyye)
  • morsiyahın başka bir yerde kullandığı nickin kısaltılmış hali. akil
  • düşünebilme, düşünürken sorgulayabilme, eleştirilebilme, hesap edebilme ve kuvvetli içgüdü yeteneği.
  • âkıl; akıllı, akıl sahibi kimse demektir. eşyanın güzellik, çirkinlik, kemal ve noksanlık sıfatlarını idrak etme; her çeşit faaliyette doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayırma yetisine sahip kişiye âkil denir.

    akıl ve bulûğ devresi, genelde, dini mükellefiyetlerin, ferdî ve toplumsal görev ve sorumlulukların başlangıcıdır. akıllı olmayan, dini mükellefiyetlere muhatap olmadığı gibi, bunların ferdî ve toplumsal sorumlulukları da sınırlıdır.

    akıl, ferdin psikolojik ve manevî olgunluğunu, bulûğ ise biyolojik ve maddî yetişkinliğini ifade eder. fert bulûğ çağına erişmeden iyiyi kötüden ayırt edebilecek çağa ulaştığında, noksan bir eda ehliyetine sahiptir; tamamen zararına olan tasarrufları geçersizdir; yarar ve zararına muhtemel olan tasarrufları ise, velisinin iznine bağlıdır. akıllı olarak bulûğ çağına erişen kimse ise, tasarruf ehliyetine sahip olup, dini hükümlere muhatap olduğu gibi bütün tasarruflarından da sorumludur.
    dini kavramlar sözlüğü.
  • sözlükte “menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak, sığınmak ve tutmak” gibi anlamlara gelmektedir. akıl terim olarak düşünmek, duyu vasıtalarıyla idrak etmek sûretiyle bilinmesi mümkün olan şeyleri bilme ve anlama gücü, iyiyi kötüden ayırt etme kabiliyeti, varlığın hakikatını idrak melekesi, maddî olmayan, fakat maddeye tesir eden cevher demektir. bu tanımın bir uzantısı olarak bazıları aklı cenab–ı hakk’ın insan bedenine müteallik halk ettiği ruhânî bir cevher ya da kalpde hak ve batılı birbirinden ayıran, insanı koruyan, kale içine alan ve helâk edici yollardan uzaklaştıran kalbî ve ruhî bir kuvvet olarak kabul etmişlerdir.

    kur’ân’a göre insanı diğer varlıklardan farklı kılan, onun her türlü davranışlarına anlam kazandıran ve ilâhî emirler karşısında sorumlu kılan ancak akıldır. kur’ân’ın toplam kırk dokuz yerinde geçen akıl, bilgi edinmeye yarayan bir güç ve doğru düşünmenin ölçüsü olarak sunulmuştur. bu âyetlerden ikisinin meâli şöyledir:

    “(hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin durumu; sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna benzer. çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. bu sebeple düşünmezler.” (bakara, 2/171)

    “ve: şâyet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennem’in mahkumları arasında olmazdık! diye ilâve ederler.” (mülk, 67/10)

    kelâm ekolleri de aklın mahiyeti hakkında farklı yorumlarda bulunmuşlardır. ahmet ibn hanbel ve hâris el-muhasibî, aklın; “faydalıyı zararlı olandan ayırt etmesi için allah tarafından insana doğuştan verilen bir tabiat (garîze)” olduğunu belirtmişlerdir. maturidî’ye göre akıl, “varlıkları ve onlarla ilgili bilgileri tasnif ederek sonuçlar çıkaran ve insana kıyas yapma gücü veren zihnî bir alettir.” imam eş’arî de aklı, “vacip, mümkün ve muhal olan hususları bilmek” şeklinde tarif etmiştir. mutezile ekolüne mensup bilginler ise aklı, “hakikatin bilinmesini sağlayan kaynak veya insanı diğer varlıklardan ayıran ve nazarî bilgilerin öğrenilmesini sağlayan bir güç” olarak değerlendirmişlerdir. aklı ruhî bir güç olarak kabul eden elmalılı m. hamdi yazır, onu duyulardan hareketle duyularla elde edilemeyen bilgiyi bizzat keşfeden idrak aleti diye tarif etmiştir.

    sonuç olarak kelamcılar; aklı duyu organlarının ve beynin çalışmasından doğan maddî bir kuvvet kabul eden natüralist, materyalist ve sansüalist filozofların aksine, onu insanda doğuştan mevcut olan ruhî bir güç olarak kabul etmişlerdir.

    kelâmcılara göre akıl, genel olarak iki kısma ayrılır: 1- garîzi akıl: her insanda doğuştan var olan ve insanın diğer canlılardan ayrılmasını sağlayan asıl akıldır. bu, aynı zamanda deney ve düşünme yoluyle elde edilen bilgilerin de esasını teşkil eder. 2- müktesep akıl: garizî aklın kullanılmasıyla kazanılan akıldır. sezgi, deney, düşünme ve öğrenim yoluyla oluşan bu tür akla mesmu’, müstefâd ve tecrübî akıl adı da verilir.
    kaynak: dini kavramlar sözlüğü.
  • ukalâlık etmiş gibi olmayalım sevgili sözlük, ama „akil“ akil diye yazılmaz, yazılsa da akil diye okunmaz.

    dogrusu uzun a ile ya da sanki iki tane a varmışçasına bir çay kaşıgı miktârınca uzun okunan şapkalı „â“ ile yazılır kî, okunuşu da dogru ifade edilebilsin.

    degerli „âkil“ kelime-i tayyibesinin cümle içinde kullanılışına örnek:

    „ne âkilem ne divâne
    gel gör beni aşk neyledi“
  • elif, kef ve lam ile yazılır ve yiyen anlamındadır. akıl sahibi anlamındaki kelime ayn, elif, kaf ve lam ile yazılır; 'âkıl şeklindedir.

    (bkz: #33051504)