şükela:  tümü | bugün
  • vahiy gelenler için doğru olmayabilecek önerme. vahyin nerden geldiği de önemli tabi. bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesi gelen vahiyle babasının kafasına onlarca çivi çakan, çocuğunu balkondan atmaya çalışan, evini yakan hastalarla dolu. peygambersen tabi vahiy daha üstün olur.
    peygamber olmayan diğer herkes içinse akıl daha üstündür.
  • allah'a inanabilen bir insanın, hangi akıl'la bunu söylediğini anlayamacağımız sözcük. başta inandığın(bak inandığın diyorum) bilgi kategorisi, akıl ve mantık dairesi içerisinde olmayan, bütünüyle iman'la ilgili bir mesele. bunu akılla nasıl bağdaştırabilirsin?

    neyse, bunu bir tarafa bırakıp, konuyu ciddiyetle ele alalım. malum, mevzu daha önce de yazıldığı üzere epistemolojik temelli bir tartışma. bilginin kaynağına dair bir mesele. bunu değerlendirelim:

    "akıl vahiy'den üstündür" demeden önce, kişinin "vahyi" kabul etmiş olması gerekir ki, bu önermenin içerisinde bulunduğu oksimoron'u açıkça ortaya koyan bir durumdur. vahyi bir insanın "akılla" kabul edebilmesi mümkün değildir. "allah" denilen mutlak bir varlığın, "peygamber" denilen bir insana, "bir şekilde" iletişime geçip, vahiy indirdiği kabulü, aklı merkez alan bir kişinin kabul edebileceği bir tutum değildir.

    öte yandan, aklı'nda temel kategorik algıları, bilgi kaynakları ve veri temini rasyonel bir hiyerarşi çerçevesinde gerçekleşmek durumundadır. böylesi, bir akıl yürütme sonucu, kişinin "akıl dışı" bir netice elde etmesi beklenemez. bu durumda, kişi, "rasyonel akıl" ya da "vahyi akıl" arasında seçim yapmak durumundadır.

    vahiy merkezli yaklaşımın da kendi argümanları vardır. örneğin; aklın temel bir epistemolojik kaynak olamayacağı, en nihayetinde gören göz, işiten kulak ya da bilimum duyulardan öte, teknik bir "imkan"dan fazlası olmadığı, böylelikle "temel teşkil edemeyeceği"ni söyler. akıl, elde edilen verileri değerlendirebilen bir "yetidir". fazlası değil. kategorik bilgi çeşitleri içerisinde bağlantılar kurabilmemize yarayan, neticede bu verilerimizi algılamamızı sağlayan bir "araçtır".

    vahiy, yer yüzünde varolan bilginin kaynağının kendisi olduğunu iddia eder. en başından beri insanın bildiklerinin, "kendisinin bildirdiklerinden" ibaret olduğunu öne sürer -adem'den başlatılan anlatıya göre tutarlı bir iddia sayılabilir-.

    vahiy, aklın hiçbir zaman algılayamayacağı bir "perdeden" konuşur. bu düzlemde buna akılla karşı çıkmanın, "akıllıca" bir şey olmadığını kavrayabilmek, zor olmasa gerek..
  • tartışılmasının derinliği sözlüğü zorlayacak önerme.
    bu düşünceyle ironik bir giriş yapmıştım, dostlar bilgiyle bezenmiş açıklamalar yapmışlar mahçup olduk.
    bu konu kader ve imandan bağımsız tartışılacak bir konu değildir belki. kaderi bir yana bırakalım, iman akla ihtiyaç duymayan bir olgudur. iman için akıl, ispat arayanların ya da imanını bilimsel dellilerle kuvvetlendirenlerin imanlarının görece zayıf kaldığını düşünürüm. en uç örnekte allah'ın varlığı somut delillerle gösterilirse zaten ona inanmak iman olmaktan çıkar.
    amel ve ibadete gelince burada kalbin vahyin ve aklın yerleri tartışmalı diye düşünüyorum. vahyin allah kelamı olduğu yerde ne tartışması diyerek kesip atmak mümkündür ama doğru mudur bilmiyorum. bu imanla varlığına inandığımız allah'ın daha sonra akılla kavranmasıyla ilgili bir durum. vahiy allah kelamı da akıl başka bir gücün eseri değil ki, aklı da insanlara veren allah. sözlük anlamıyla baktığımız zaman evet aklı da herkese vermemiş diyebiliriz ama insanoğlunun ulaştığı akıl seviyesi, bunun için gerekli olan bilgileri edinme, akıl yürütme yetenekleri allah'ın istemesiyle olan şeyler. tabi burda herşey ondandır o zaman iyilikler gibi kötülükler de ondan, deyip dualiteyle ilgili diğer problemlere girmeyeceğim.
    yukarıda çok güzel bir şey okudum, bilginin kaynağı vahiydir diye, peki, somut bilimleri bıraktım sosyal bilimler ve felsefenin geldiği noktayla vahyi karşılaştırdığım zaman haşa vahyin geride kaldığını görüyorum. bu nasıl oluyor ? imanı zayıflar gibi okyanusların karışmayan sularını mı delil göstermeye çalışayım yoksa ömer çelakıl gibi şifrelere mi gireyim ? bir başka entry'de bunun açıklaması var; müteşabih ayetler, yanı anlamı örtülü ayetler. kur'an bize anlamı örtülü ayetler olduğunu söylüyor ama bunların hangileri olduğunu söylemiyor. bu çeşitli noktalarda çıkmaza girince joker olarak kullanılması için verilmiş bir fırsat mı inananlara ? kuran'da anlamı örtülü ayetler var ve bunları kurcalamadan açık olanlarla yola devam mı edeceğiz ? eğer öyle ise bunlar niye var ? dahası varlıkları niye bildirilmiş ? mutlaka ki insanlar bunları kafaların göre yorumlasınlar diye değil. kasıtlı veya kasıtsız bütün yanlış yorumlardan allaha sığınması lazım bir inananın. hatta herhangi bir yanlış yargıya varıp şirke düşmemek için bu konuda minimum aksiyon almalıdır. şirkin küçük bir kesri bile şirk olduğuna göre bu minimum sıfırdır. peki muhkem sandığımız ayetlerin örtülü anlamlarını inkar etmek şirke götürmez mi ? bu konuda nasıl risk alınacak ? allah insanlara aklı bunun için vermiştir. ve allah amellerinizde niyet esastır der. yani siz şirke ya da günaha girmeyi göze alarak allah'ın verdiği akılla allah'ın verdiği vahyi yorumlarsanız ve niyetiniz sahih ise onun merhametine güveneceksiniz. merhamete güvenmiyorsanız başa döneriz, imanla varlığına inandığımız allah'ı kavramakta problem vardır. peki akıl ve vahiy birbirini tamamlıyorsa niye biri diğerinden üstün olsun ? olmamalı tabi, ama istisnai durumlar olmuştur olacaktır. allah her insana akıl verdiğine göre aklın olmadığı bir durum olamaz ancak vahyin olmadığı durumlar, ya da olan vahyin bilinmediği durumlar zamanlar olabilir. bu zamanlarda insana lazım olan iman ve akıldır.

    edit : diğer yandan aziz augustinus da şöyle demiş; özet ve net : "eğer inanç ve düşünce arasında bir çatışma söz konusu olursa, doğru olan inançtır."
  • (bkz: skocax)
  • imana dayalı irtibat kurmayı tercih eden dindarların idrak edemeyeceği cümle. halbuki sadreddin konevi, vahyin itibarını sarsmadan aklın etkinliğini gayet güzel teslim etmiş:

    "öğrenme sürecinde insanın özneliğini savunanlar ile bilginin nesnesi olan tanrının özneliğini savunanlar arasındaki çelişkidir bu. bir diğer deyişle, öğrenme sürecinde tanrının öğrenilmesi gereken bir hakikat olduğunu savunanlar ile o hakikatin öğrenme sürecinde bir özneye dönüştüğünü savunanlar arasındaki bir farktır. akıl yoluyla öğrenen filozof 'ben gördüm, ben bildim,' derken, vahiy yoluyla öğretilen peygamber de bu aşamada 'bana bildirildi, bana gösterildi,' der... yani filozof aktif olarak bilme sürecindeyken, peygamber pasif olarak bilgiye konar, sonra da bunu tebliğ eder."

    ifadeleri ekrem demirli'nin şu dersinden derledim:
    https://www.youtube.com/watch?v=vmzpg7b5-wo&t

    kaydın tamamını izlediğinizde ekrem demirli'nin filozofların kibirinden dem vururken, peygamberlerin bilgiyi avama nasıl taşıdığını aktardığına da dikkatinizi çekerim. bunu yapmak zorunda çünkü aksi vahyi inkar anlamına gelir ki bir ilahiyatçı için bu imkansız...
  • bataklık haline gelen orta doğu coğrafyasının iptidai müslüman kitlelerini kalkındırabilecek yegane umdedir. şayet kuran mantığa ve müspet ilme uymayan bir kitapsa bu kuran’ın tenkit edilmesiyle görülebilir ki bu tenkit de ancak aklı baz alan şahıslarca yapılabilir. tam tersine kuran mantığa ve müspet ilme uyan bir kitapsa bu kitabın doğru tevili de ancak aklı baz alan şahıslarca yapılabilir.