şükela:  tümü | bugün
  • doğru olan bir eleştiridir. akp ile güzel cemaati arasında oldukça güzel giden bir birliktelik vardır. ancak bunun neresi yanlış?
    yani bu cemaat varsa, kimi desteklese makbuldür mesela chp'yi mi desteklemeli?
    tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. bunda garip olan ne?
  • imam cemaat ilişkisi gibi olsa gerek.
  • cemaatin en has taha kıvanç'ı, yusuf gezgin, kendi sitesinde bir yazı yazmış ve bu yazıyı sonra siteden silmiş. yazı google önbellek'te duruyor.

    yazıdan anladığım kadar cemaat, erdoğan'ın kendisini "halife-i ru-i zemin" gördüğünden ve artık cemaati de görmemesinden şikayetçi.

    yazının vurucu yerleri, ali ünal'ın dedikleri ile birebir örtüşüyor. hatta fethullah gülen'in erdoğan'ı kastettiği:

    "herkesin kendini yeterli gördüğü, her şeyin hakkından geleceğine inandığı ve hayatını ona göre planladığı bir dünyada siz en doğruları bile kimseye duyuramaz ve o zihniyetteki vazifelilere, sorumlulara hiçbir şey kabul ettiremezsiniz. bu da önemli bir handikaptır; çok ciddi stratejiler ve çareler üretsek de maalesef bugün kimse dinlemez" sözleri ile de birebir örtüşüyor.

    ilgili yazıdan notlar:

    "son dönemde yaşadığımız reformlar, sıçrama, büyüme, toplumsal dönüşüm, bir liderin, bir siyasi partinin, bir iktidarın sahiplenemeyeceği kadar büyüktür. o nedenle bu tarlayı sürenleri, tohumları ekenleri, çapalayanları, emek verenleri unutup, bütün marifeti hasat edenlere vermek doğru değildir."

    "sayın erdoğan, tamam “sultan” olduğunuzu kabul ettik; ama siz sultan süleyman değilsiniz! dönem de o dönem değil!…ülke de muhteşem osmanlı devleti değil!

    tamam “halifeyi ruyi zemin”siniz; ama siz yavuz değilsiniz. mevcut ordu onun ordusuyla kıyaslanamaz. ama onun ordusu bile yavuz’un çadırına ok atmıştı. siz daha dün hükümete darbe planlayan orduyu bir topuk selamıyla teslim aldığınızı mı düşünüyorsunuz? traji-komik olanı bu orduyla dünyaya savaş ilan etmeye hazırlanıyorsunuz. eviniz camdan iken (pkk-ergenekon gibi ciddi problemler varken, devlet ve kurumları dökülüyorken) siz her önünüze gelene taş atıyorsunuz."

    "gelinen noktada komşularla “sıfır sorun” politikası çöktü. "

    "orta asya rusya'ya terk edildi."

    "paşalar topuk selamı çakınca ordu kendisine teslim oldu, “hükümet için ölecek!” zannediyor anlaşılan. başbakan göremese de, ergenekon hala diri, en küçük bir fırsatta ülkeyi satar, hükümeti yıkar. iç dengelerini kurmamış, kurumlarına mukayyet olamayan, istihbarat koordinasyonu bile yapamayan, kendi dağlarında teröristlerin orduyla yanyana yaşadığı, her gün çatışmaların olduğu, başında pkk gibi bir bela olan ülkenin başbakanı nasıl bu kadar hayalci, ayağı yerden kesik olabilir anlamakta zorlanıyorum. kendisini sultanlığın cazibesine ve halifeyi ruyi zemin olmanın havasına fazlaca kaptırmış anlaşılan. kurduğu yarı despotik düzenden dolayı kimse buna “kral çıplak” da diyemiyor."

    "başbakan’ın ve hükümetin bütün dış politikasını bina ettiği, ülkenin bütün ilişkilerini bloke eden gazze ve hamas iran’ı türkiye’ye tercih eder. "

    en iyisi ben yazının hepsini kopyalayım:

    "ülke kuşatılıyor, hükümet gaflette

    hükümeti dış politikada başarısız bulmuyorum. atom karınca dışişleri bakanımız dünyayı turlayıp duruyor. yeni kapılar, yeni ülkeler arıyor. genç ve dinamik, hırslı ve gayretli tüccar sınıfının, anadolu aslanlarının sayesinde dışişlerinin açtığı her kapıdan tüccarlar, yerli burjuvazi dünyanın heryerine gidiyor. diplomasi ile ticaretin ele ele çalışması, stk’ların dünyanın her yerine yardım götürmesi, okullar açması, her coğrafyada faaliyetler içine girmesi birbirini besleyen ve destekleyen farklı alanlarda başarıların gelmesini ve ülkenin yükselişini sonuç veriyor. hükümet dış politikada, ekonomide başarılı; ama bence başarının arkasındaki asıl etken, motivasyon aracı toplumsal dinamik ve hareketlilik. yıllar içinde yoğun emeklerle ve büyük zorluklarla yetiştirilen nitelikli insan unsurunun, tam da akp iktidarda olduğunda ele gelmesi ve hükümetin-iktidarın bunu hazır bulması başarıdaki etkenlerin başında geliyor. bu dönemde 100 yıllık çilenin, sıkıntıların semeresi görünür hale geldi. menderes’ten özal’a bütün siyasetçilerin açtığı alanlar akp için müsait bir zemine dönüştü. son yıllarda türkiye’de pek çok alanda birden görülen açılımları, gelişmeleri sadece ak parti hükümetlerine değil, 60 yıllık toplumsal birikime, dinamizme ve dönüşüme bağlamak lazım. akp iktidarı bu birikimi (önceki siyasilere nazaran) kötü kullanmamıştır. ama gerektiği kadar verimli ve isabetli kullanıp kullanmadığı sorgulanabilir. milletin alınterinin, emeğinin, çilesinin semeresini sadece akp’ye vermek, gelişmelerin “tek kahramanı” olarak erdoğan’ı ilan etmek, başarılarda katkısı olan sessiz ve beklentisiz kitlelere, kesimlere haksızlık ve zulüm olur. son dönemde yaşadığımız reformlar, sıçrama, büyüme, toplumsal dönüşüm, bir liderin, bir siyasi partinin, bir iktidarın sahiplenemeyeceği kadar büyüktür. o nedenle bu tarlayı sürenleri, tohumları ekenleri, çapalayanları, emek verenleri unutup, bütün marifeti hasat edenlere vermek doğru değildir. hükümetin veya başbakanın milletin yüzyıllık çilesi, emeği üzerinde yükselen başarıları sahiplenmesi de büyük haksızlık ve hırsızlık olur. başarılara geriye doğru giderek, bütün emek sahiplerini düşünerek ve bütüncül bakmak gerekiyor.

    dış politikada ki açılımlara ve yapılanlara gelince: reelpolitikten öte, dış politikada hep idealizm rüzgarı esti. “komşularla sıfır sorun” politikası ideal, kulağa hoş gelen, olmasını arzu ettiğimiz bir politika, bakış açısı idi. ama reel durumlarla çok da örtüşmüyordu. bir süre sıfır sorun politikası türkiye’nin pembe yaklaşımıyla sürdürüldü; epeyce de mesafe alındı. suriye ile vizeler kalktı, entegrasyona yönelik adımlar atılmıştı. iran’a dünyaya rağmen ve kendi menfaatlerimizi, beklentilerimizi, irreel bir şekilde öteleyerek, iran’ın tarihi tavır ve tutumunu görmezden gelerek destek verdik. iran’dan fazla iran’ı savunur hale geldik. batının şımarık ve ukala çocuğu yunanistan’a hep iyi bir komşu olarak yaklaştık. kıbrıs’ta adım atan ve taviz veren biz olduk.

    irak’ta bize en yakın taraf olan ve mutlak müttefik olmamız gereken kürtleri ve kürt yönetimi aşağıladık, öteledik (son yıllarda biraz daha iyi) ama irak merkezi yönetimini iran inisiyatifine terkettik. azerbaycan rusya’nın mengenesinden kurtulamadığı gibi, son yıllarda iyice rusya’ya sığınır oldu. israrla, her platformda koruduğumuz azerbaycan her zor durumda yan çizdi. ermenistan’la aradaki buzları eritecek, türkiye’nin ve ermenistan’ın lehine olacak, türkiye ve ermenistan’ı ermeni diasporasının baskısından kurtaracak bir anlaşma yapmak üzere iken, rusya azerbaycan’ı devreye soktu ve süreci sabote etti. ermenistan’ı ve azerbaycan’ı elinde tutmaya, türkiye’yi tatlı sert tehdit etmeye devam etti. aslında ermenistan türkiye yakınlaşması ve anlaşması azerbaycan için de uzun vadede iyi olacaktı. ama türkiye idealist, hatta fazla iyimser bir tutumla azerbaycan’ın türkiye’nin yanında olacağını ve türkiye’ye taraf olacağını sandı. ama türkiye azerbaycan’ın rusya’nın bir eyaleti gibi olduğunu ve baba aliyev’den sonra sürekli rusya’ya doğru yaklaştığını göremedi. bu konuda inisiyatif alamadı.

    orta asya akp döneminde hepten rusya etkisine terk edildi. birkaç göstermelik ziyaret dışında türki cumhuriyetlerle özal’ın yaptıklarının üstüne bir şey yapılmadı; demirel döneminde yıkılanlar tamir edilmedi. bu süreç zarfında putin ve petrol etkisiyle güçlenen rusya “şangay beşlisi”ni kurdu; kendi savunma paktını oluşturdu vs. ve orta asya cumhuriyetlerini kendisine bağladı. türkmenistan ve kırgızistan’da devrimler yaparak bu ülkeleri batı ve türkiye etkisinden çekti aldı. bu gün orta asya’nın en önemli ve etkili ülkesi özbekistan türkiye’den bütünüyle kopuktur. ilişkiler en asgari düzeydedir. kırgızistan yaşanan kanlı devrimlerden sonra rusya hâkimiyet alanına hapsedilmiştir. komşusu çin de bu küçük ülkeyi kontrolü altına almanın yollarını aramaktadır. türkmenistan giderek bizden uzaklaşmakta, rusya’ya yaklaşmakta, hatta özbekistanlaşmaktadır. kazakistan, liderinden dolayı dengeli bir politika izlemekte, türkiye’den ve batıdan kopmamakta; ama rusya ile de iyi geçinmeye ve kendisini ondan uzak tutmamaya çalışmaktadır. yarın yaşlı lideri öldüğünde rusya’nın kucağına düşmesi kaçınılmazdır. tacikistan türkmenistan’a benzer bir durumdadır. başta tacikistan’da olmak üzere iran, orta asya ülkelerinde etkisini artırmaktadır. bu konuda rusya, türkiye’nin bölgeye girmesindense, bölgede din ve kültür noktasında iran’ın etkin olmasını tercih etmektedir. gürcistan savaştan dolayı rusya’dan uzak, batı kulübüne yakındır; bu nedenle türkiye ile de arası iyidir. ama rusya’nın gürcistan’a bir hamle daha yapmasını beklemek lazım.

    yaklaşık 10 yıllık dönemde akp hükümeti batıya doğru yürüyormuş gibi yapmıştır; ama yüzünü arap dünyasına ve ortadoğu’ya dönmüştür. şu anda batıyla ilişkiler (batının da defansından dolayı) mesafelidir; soğuktur. orta asya ciddi bir ihmal ve gözden çıkmışlık içindedir. ortadoğu’da durumun ne olacağı, arap baharının nasıl sonuçlanacağı, suriye’nin nereye gideceği, abd çekildikten sonra irak’ın ne hal alacağı karmaşıktır. balkanlar; kosova, bosna, arnavutluk, makedonya vd. ülkelerle ilişkiler fena değildir; ama mükemmel de değildir. afrika’da, güney amerika’da ve diğer coğrafyalarda yeni açılımlar yapılmıştır; bu açılımlar ve tüccarların her yere girmesi ticaret hacmimizi büyütmektedir.

    kötümser değilim; türkiye, bahsettiğim üzere yüz yıllık emeklerin üzerinde yükselmekte ve geleceğe yürümektedir. ancak bence durum çok daha iyi olabilirdi; milletin, menderes’in, özal’ın blokajını oluşturduğu zemin çok daha iyi değerlendirilebilirdi. akp, iç politikada -bütün müsaitliğine rağmen- militer, derin zihniyetlerden yakasını tam olarak kurtarmayı başaramamıştır. bu konuda kasımpaşalı başbakan ürkek ve tedirgin davranmaktadır. dış politikada ise “sıfır sorun” politikası çökmüştür. dahası türkiye hızlı bir şekilde yakın komşuları tarafından çevrelenmektedir.

    isterseniz türkiye’nin kimler tarafından ve nasıl çevrelendiğine, kuşatıldığına bir bakalım;

    doğu ve güney sınırlarımız kendimizi riske atarak koruduğumuz iran ve onun öncülük ettiği şii eksen tarafından kuşatılmıştır. abd’nin müdahale edip iran’a hediye ettiği irak, bu gün şii eksenin en önemli ülkesi, hatta merkez ülkesi konumuna gelmiştir. çok iyi olduğumuzu düşündüğümüz suriye’nin bu eksenin sadık bir üyesi olduğu son 3-5 ay içinde net olarak anlaşılmıştır. daha aşağıda lübnan bu eksenin devamıdır. hizbullah ortadoğu’nun heryerinde etkin silahlı gücüdür. iran bu ekseni körfez ülkelerine, yemen’e ve pakistan’a kadar uzatma düşüncesindedir. başbakan’ın ve hükümetin bütün dış politikasını bina ettiği, ülkenin bütün ilişkilerini bloke eden gazze ve hamas iran’ı türkiye’ye tercih eder. görüleceği üzere doğu ve güney, şii ekseni tarafından, yani iran tarafından kuşatılmıştır. iran’ın içeriden, bürokrasiden ve siyasetten kuşatmalarını, yoğun şiileştirme faaliyetlerini ise kimse görmemektedir.

    güney komşularımızdan israil’le arap sokaklarının alkışını alma, dolmuşuna binme pahasına kastı aşan şekilde kavga edilmekte ve ülkenin geleceği tehlikeli sulara sokulmaktadır. ülkenin haklarını aramak, onurlu durmak başka bir şeydir, israil’e karşı kavga dilini kullanarak, ukala ve sırnaşık bir ülkeyi kendine iyice hasım etmek başka bir şeydir. israil hepimizin bildiği üzere sadece israil değildir. abd, uluslararası kuruluşlar, dünyadaki büyük şirketler, pek çok avrupa ülkesi israil’dir ve yahudi etkisi altındadır. israil’e karşı “savaş”tan, çatışmadan vs bahsetmek ise, hamakattir, dahası komiktir. araplar 2 defa israil’le savaştılar ve araplarla israil değil; batı, abd savaştı. israil 1973’de abd askerlerinin, uçaklarının devreye girmesi ile 6 arap ülkesini birden yendi. bizim kasımpaşalı, geçen hafta işık paşa ordunun durumunu ortaya koymuşken, heronlarda, uçaklarda, tanklarda israil’e mahkum iken ve bütün savaş araçlarının (gemilerden, uçaklara kadar) yazılımı “made in israil” ve abd iken, nasıl ve neye dayanarak efeleniyor anlayamıyorum. paşalar topuk selamı çakınca ordu kendisine teslim oldu, “hükümet için ölecek!” zannediyor anlaşılan. başbakan göremese de, ergenekon hala diri, en küçük bir fırsatta ülkeyi satar, hükümeti yıkar. iç dengelerini kurmamış, kurumlarına mukayyet olamayan, istihbarat koordinasyonu bile yapamayan, kendi dağlarında teröristlerin orduyla yanyana yaşadığı, her gün çatışmaların olduğu, başında pkk gibi bir bela olan ülkenin başbakanı nasıl bu kadar hayalci, ayağı yerden kesik olabilir anlamakta zorlanıyorum. kendisini sultanlığın cazibesine ve halifeyi ruyi zemin olmanın havasına fazlaca kaptırmış anlaşılan. kurduğu yarı despotik düzenden dolayı kimse buna “kral çıplak” da diyemiyor.

    devam edelim ve daha güneye inelim: güney kıbrıs akdeniz’de gaz ve petrol arıyor ve bunu abd’li, israil’li firmalarla yapıyor. hükümet yine savaş tamtamları çalıyor. israil son dönemlerde türkiye’nin tehditlerinde dolayı yunanistan’dan, bulgaristan’a, g. kıbrısa kadar askeri ittifaklar kurmakta, türkiye’yi hedef alan tatbikatlar planlamakta ve yapmakta. ermenilerle “soykırım” söylemi üzerinden ittifak yolları arıyor. kapalı desteklediği pkk’ya daha açık ve güçlü destek vereceği aşikar. israil’in uluslararası arenada ne şirretlikler yapacağını bilmiyoruz. bu gün türkiye’nin kafa tuttuğu israil’in orta asya ülkeleri ile ilişkileri türkiye’den daha iyi durumda. yahudi lobileri üzerinden başta azerbaycan olmak üzere, özbekistan’da ve diğer türki cumhuriyetlerde türkiye’nin önünde etkinliğe sahip.

    hükümet kime güvenerek bu kadar ülke ile arasını bozuyor, kavga eder hale gelebiliyor? son dönemlerde genelde müslüman ülkelerin, özelde ortadoğu arap halklarının bize bakışı iyi; hamasi ve coşkulu. ama bu coğrafyada halkları kim takıyor? halklar diplomaside, devlet yönetiminde ne kadar etkili? ayrıca arap yönetimleri sokakların erdoğan’ı alkışlamasından ciddi olarak rahatsız oluyorlar. rekabet ve haset duyguları gelişiyor.

    gelinen noktada komşularla “sıfır sorun” politikası çöktü. ideal dış politika söylemleri yerini, reel durumlara bırakıyor. buna rağmen dışişleri bakanının da katıldığı koro ile hükümet herkese meydan okumaya, herkesle kavga etmeye, savaş ilanlarında bulunmaya, yüksek perdeden tehditler savurmaya devam ediyor.

    sayın erdoğan, tamam “sultan” olduğunuzu kabul ettik; ama siz sultan süleyman değilsiniz! dönem de o dönem değil!…ülke de muhteşem osmanlı devleti değil!

    tamam “halifeyi ruyi zemin”siniz; ama siz yavuz değilsiniz. mevcut ordu onun ordusuyla kıyaslanamaz. ama onun ordusu bile yavuz’un çadırına ok atmıştı. siz daha dün hükümete darbe planlayan orduyu bir topuk selamıyla teslim aldığınızı mı düşünüyorsunuz? traji-komik olanı bu orduyla dünyaya savaş ilan etmeye hazırlanıyorsunuz. eviniz camdan iken (pkk-ergenekon gibi ciddi problemler varken, devlet ve kurumları dökülüyorken) siz her önünüze gelene taş atıyorsunuz.

    hükümet eden biraz hikmetle hareket etmeli, aklı selimle ve vakarla adım atmalı. hamasetle, tehditlerle, her önüne gelene uymakla, dünyadaki dengelerden mahrumiyetle hükümet edilmez.

    allah imanınıza, iyi niyetinize binaen bir yere kadar korur, himaye eder. ama allah’ın verdiği aklı, basireti de kullanmak gerekmez mi?

    son 10 yılda türkiye ciddi mesafeler aldı ve gelişti, kalkındı. ama son yıllarda ülke dört bir yandan kuşatılıyor. batı türkiye’yi bir savaşa, maceraya sokarak zayıflatmanın, budamanın derdinde. hükümet ise binmiş hayal atına, alkışlarla coşkuyla sarhoş olmuş dört nala gidiyor!.. ama nereye?

    ülke içeriden ve dışarıdan kuşatılıyor hükümet gaflette!…" kaynak
  • mehmet baransu da, ali ünal, ve yusuf gezgin ile hemen hemen aynı şeyleri yazmış. bu yazarlardan anladığım kadar, özellikle arınç'a, idris naim şahin'e, atalay'a ve usta'ya büyük tepki var.

    yazı başlığı: "usta, gemin su almaya başladı!"

    yazı:

    "12 haziran seçimleri öncesi meydanlar ısınmış, ak parti genel başkanı recep tayyip erdoğan, milletten üçüncü dönem için tekrar vize istemişti. “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” diyerek, önce çıraklık, ardından kalfalık dönemlerine vurgu yapmış, üçüncü dönemi “ustalık” olarak açıklamıştı. “hedef 2023”tü ve yeni anayasa, demokratikleşme, hukuk reformları, ekonomik projeler meydanların sesi olmuştu. “ustalık” döneminde farklı bir türkiye fotoğrafı çiziliyordu.

    sandığa giden halk, ak parti’ye üçüncü kez vize verdi ve “ustalık dönemi” de başlamış oldu.

    millet ustalık döneminde farklı bir recep tayyip erdoğan ve ak parti profili bekliyordu. meydanlarda verilen sözler vardı ancak ustalık dönemi sancılı başladı. milletin kafasındaki ilk soru yeni kabineye seçilen bazı isimler üzerine yoğunlaştı. idris naim şahin bu isimlerden biriydi.

    ak parti’nin ağır toplarının yaptıkları açıklamalar ise hükümetin “ustalık dönemi” yol haritası hakkında bazı fikirler vermeye başlamıştı. parti milliyetçi çizgiye iyiden iyide kayıyordu.

    parti rotasını şaşırmaya başlamıştı. bülent arınç ve partinin ileri gelenleri, balyoz ve ergenekon sanıklarını kurtarmak için havayı koklamaya başladılar; “askerler zaten emekli edilecekler, tutuklu olmalarına gerek yok. bir orta yol bulalım.” ankara’da bu ses sıkça duyulur oldu.

    yüzde 50 ak parti’ye iyi gelmemişti. gözler kör olmuş, parti akıl tutulması yaşamaya başlamıştı. o kadar akıl tutulması yaşanmıştı ki; afrika gezisi öncesi reklamcı erol olçak ve ekibi başbakan’dan önce kıta’ya çıkarma yaptı. erdoğan’ın afrika lideri olduğu yönünde verilecek imaj için çalışmalar başladı. meydanda atılacak sloganlar belirlendi. altyapı çalışmaları tamamlandı. geriye bindirilmiş kıtalar kalmıştı o da “tamamen duygusal” yöntemle halledildi. çalışma kusursuz sonuçlandı. başbakan erdoğan, fransa’ya “ortadoğu’nun yeni lideri” olarak gitti.

    alkışlar ve akıl tutulması arasında gerçeklikler kaybolmuş, şu soru unutulmuştu; “libya ve arap baharı’nın yaşandığı diğer ülkelerde dünya ülkeleri petrol ve diğer yatırımlardan yüzde kaç pay aldılar? türkiye’nin aldığı herhangi bir pay var mıydı?”

    alkış ve akıl tutulması devam ediyordu... gemi farklı rotada ilerliyordu...

    12 eylül referandumunda ülkenin büyük bir çoğunluğu “yetmez ama evet” demiş ve referandumda önüne konan maddelere yeşil ışık yakmıştı. top artık hükümetteydi. bazı maddeler için ek düzenlemeler yapılacaktı. ancak ne olmuşsa olmuş, ak parti bir iki madde dışında düzenleme yapmamak için ayak diremeye başlamıştı. meydanlarda millete verilen sözler unutulmuş, ankara’nın ve istanbul’un “eski yüzleri”, “ejderleri”, “ergenekon’un bir numarası konsey” daha fazla dikkate alınır olmuştu.

    arınç ve partililer, askerin topuk selamı vermesinden mutlu olmuş, statüko onlara göre sona ermişti. rahmetli turgut özal da askeri şortla denetlemiş, dönemin anap’ı da aynı vahamete kapılmıştı. özal’ın ölümünün adından 28 şubatçılar paletlerini milletin üzerinden defalarca geçirmiş, bugünün topuk selamcısı bülent arınç’ın partisi de o günlerde tam iki kez kapatılmıştı.

    özal şortla yetinmiş, bugünküler ise topuk selamını yeterli görmeye başlamışlardı. kurumsal hiçbir düzenleme yapılmadığı için de yarın topuk selamı verecekleri unutulmuştu. yaş gibi göstermelik fotoğraflarla da vatandaş kandırılmaya çalışılmıştı.

    ustalık dönemi bununla kalsa iyiydi. şikeciler de yine usta ve çıraklarının eliyle aklanmaya çalışılıyordu. tıpkı başbakan erdoğan gibi fırsatını bulduğu an kameralar karşısına geçmeyi seven bülent arınç, dersim katliamıyla ilgili chp genel başkanı kemal kılıçdaroğlu’nu eleştirdi. unuttuğu bir konu vardı. daha dün “kanun değiştirilemez, yapboz tahtası değil” diyen kendisi ve ustasıydı. millet kendilerinden, şikecileri neden aklamaya çalıştıkları sorusunun cevabını merak ediyordu. onlar ise sessizliğe bürünüyordu.

    bu ülkede en az ustalar kadar suçlu olan iki kurum daha vardı. biri candaşıyla yoldaşıyla medya. (ki o ayrı bir yazının konusu.) ikincisi ise yazık ki bu ülkede bir muhalefet partisinin olmaması. anadolu’da ayağı kırılan atı vururlar. bu ülkenin ana muhalefet partisinin dört ayağı birden kırılmış ama ne kendileri ne sahipleri bunun farkında. mhp’nin ve bdp’nin durumları da chp’den farksız değil.

    bu muhalefet ve medyaya rağmen, siz kendinizi nerede görüyorsunuz bilmem ama ustalık döneminin sayın “ustası”, “kalfaları” ve “çırakları”.. geminiz çok fazla yerden su almaya başladı. rotanız şaştı ve siz bunun farkında değilsiniz. ancak millet rotanızın ve istikametinizin farkına yavaş yavaş varıyor.

    tarih, ders alınmak için okunmalıdır. çok uzağa gitmeye gerek yok. ders almak için 1995-2000 arasına bakmak yeterli. anap ve dyp’nin düştüğü duruma. bu ülkenin siyasetçi onbaşıları zaten vardı, yenilerine inanın gerek yok. bu millet, statükonun emrine girenleri, onbaşıları tarihin çöplüğüne göndermekten biran bile tereddüt etmedi. bundan sonra da etmeyecektir. son seçimde kaç milyon oy almıştınız bilmiyorum ama aldığınız o oydan 17’sini çıkartabilirsiniz. benim ve ailemin statükoculara ve onları destekleyenlere artık verecek oyu yok. " kaynak
  • 1 ay önce cımbızla çekip bozulduğunu yazdığım bu ilişkinin artık tamamen koptuğu anlaşılmakta. artık cımbızla da malzeme vermiyor cemaat, kepçe kepçe veriyor.

    bu hüseyin gülerce'den: 'ak parti'de çok ciddi bir kırılma noktası görüyorum. ak parti, kendi ayağına sıkmayı bırak kendi sandalyesine tekme vurmuş olur.' kaynak

    abdullah abdulkadiroğlu: "dönüp arkasına baktığında, yeni ortaklarıyla yürüdüğü bu yolda, bugüne kadar kendisini illegal yapılanmalara, çetelere, antidemokratik güçlere, mafyalara karşı bir an bile yalnız bırakmadan savunan hiçkimseyi göremeyecek.

    dönüp arkasına baktığında "beraber yürüdük biz bu yollarda" şarkısını birlikte söylediği milyonların büyük çoğunluğunu göremeyecek" kaynak

    daha bir sürü var böyle.
  • bu ilişkinin sıkıntıya uğraması şu şekilde açıklanabilir. gülen cemaati kuruluş şekli hem de ılımlı islam felsefesi itibariyle londra merkezli küresel sermaye yapılanmasının bir projesidir. keza akp de bu oluşumun kontrolünde meydana getirilmiş bir projedir.

    defalarca belirtmiş olduğum gibi, londra merkezli küresel sermaye yapılanması 2000'li yılların başına kadar abd'yi ve dolayısıyla dünya siyasetinin büyük bir bölümünü kendi kontrolünde tutmakta idi.

    2001 yılı abd için bir kırılma noktasıdır zira yapılan bir post-modern darbe ile küresel sermaye'nin kalesi olan cia yönetimden uzaklaştırılmış ve 1973'te kurulan "office of net assessment" yönetimi devralmış. 11 eylül tertibi ile de orta doğuyu cehenneme çevirmiştir.

    dünyada olup bitenlerin ülkemizde ne şekilde tezahür ettiğini ergenekon operasyonlarının hedef aldığı kitleyi incelersek oldukça net anlayabiliriz.

    bu arada unutmayalım ki akp tek parti görünümünde olmakla beraber esasında birbirine zıt fraksiyonları barındıran bir yapıdır.

    (bkz: recep tayyip erdoğan vs abdullah gül/#26261750)

    şimdi esas can alıcı noktaya gelirsek, cemaat ile akp'nin (daha doğrusu akp'nin erdoğan kanadının) birbiriyle ters düşmesi londra merkezli küresel sermaye yapılanmasının cemaati kuruluşundan itibaren desteklemesinden ve yönlendirmesinden, tayyip erdoğan kanadının ise 2007 yılında abd'nin kontrolüne girmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

    biliyorum anlatılanlar birer komplo teorisi gibi gelmekte ancak yaşanan süreç gerçekten de bu şekildedir. peki bu sürecin sonunda kaybeden taraf kim olacaktır?

    önümüzdeki 4 5 yıl içerisinde recep tayyip erdoğan hayatta kalabilir ve aktif siyasette yer almayı sürdürebilirse gülen cemaati ve sayın abdullah gül yanlış tarafta olmanın bedelini tasfiye edilmek suretiyle ödeyeceklerdir.

    zayıf bir ihtimal, aksi bir vaziyette, türkiye cumhuriyeti orta doğu bataklığında yalnız bırakılacak ve tahminlerin de ötesinde birtakım acı tecrübeler yaşayacaktır.
  • sabahattin önkibar tarafından şurada o kadar kısa ve öz bir şekilde açıklanmış ki;

    http://www.haberiniz.org/…kinda_bilinmeyenler_.html
  • kırılmakta olan.

    (bkz: cemaat ve akp'nin arasının bozulması)