şükela:  tümü | bugün
78 entry daha
  • bu düşünceyi herkes çok karamsar buluyor. hatta bazen millet düşmanı falan oluyorum. ama gerçek de bu bence:

    türk toplumu kendini yönetmeye "çalışmaya" başladığından beri belini doğrultamadı. tarihteki türk devletleri hep çok güçlü. atatürk gibi güçlü ve tek bir liderin varlığında kısa zamanda çok işler başarılmış. ama sonra tek yumruk kalktı. peki ne oldu? birbirini izleyen bir şekilde ülkede bir kesimin diğerini ezmesinden ibaret bir döngüde ülke. her on yılda en az iki, üç hatta çoğu zaman daha fazla; ülkeyi derinden sarsan, tarihi değiştiren gelişmeler yaşıyoruz. ülkede başa gelen kesim zıt görüşlü kesime karşı hemen hızlı bir yok etme politikası izliyor. karşıt taraf eziliyor, yandaşlar besleniyor. daha sonra ezilenler bir şekilde güçlenip başa geçtiklerinde bu sefer intikam vakti geliyor. seçimlerimiz hep ölüm kalım meselesi. benim desteklediğim grup iktidar olursa sevinirim ama kim gelirse gelsin sorun yok, ülke için çalışacak zaten diyemiyoruz asla.

    velhasıl kelam sebebini bilecek kadar yetkin değilim bu konuda ama benim gördüğüm kadarıyla biz kendini yönetebilecek kadar gelişmiş bir toplum değiliz, hiç olmadık. o yüzden maalesef akp sonrası türkiye'de de parlak bir gelecek göremiyorum. umarım bilip bilmeden konuştuğum için saçmalıyorumdur ve haksızımdır. her şeye rağmen aydınlık bir gelecek dileğiyle...
  • elbette bir anda her şey güllük gülistanlık olmayacaktır. hatta, eğer denetim mekanizmaları acilen ve doğru bir şekilde kurulmazsa, bu ülke aynı sorunları tekrar tekrar yaşar.

    sistem çok büyük bir krize gebe. bakın biz halen cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen, bildiğin üçüncü dünya ülkelerindeki başkanlık sistemlerine tekabül eden bu sistemin yaratacağı sorunları henüz görmedik.

    cumhurbaşkanının çok geniş yetkileri var bu sistemde. öte yandan halk oyuyla seçiliyor, yani siyasi sorumluluğu da var. üstelik istenen oy oranı da yüzde elli artı bir. bu ne demek? çok güçlü bir cumhurbaşkanı demek. çok yetkili bir cumhurbaşkanı demek. ama seçilmesi de bir o kadar zor bir cumhurbaşkanı demek.

    şimdi iki temel senaryo çıkıyor karşımıza. birincisi, çok yüksek bir oy oranı olan bir partinin lideri çıkar, cumhurbaşkanlığı seçimini kazanır ve ülkeyi yönetir. bunun yaratacağı sonuç, eninde sonunda bir çeşit soft diktatörlüktür en iyi ihtimalle. çünkü böyle güçlü bir liderin, partisini kendi hegemonyasına almamasını beklemek, aç kurdun yanına bir kuzu bırakıp yememesini beklemek gibi bir şey.

    neyse, çok uzatmayalım. sonuçta birinci senaryoya çok yabancı değiliz. ikinci senaryo ise daha iyi mi, daha kötü mü karar veremiyorum. bu senaryoda, tek başına veya ufak bir destekle cumhurbaşkanını seçtiremeyecek olan parti ya da partiler, bir çeşit koalisyon adayı çıkarır. bu aday, cumhurbaşkanı seçilir, kendi kabinesini kurar. işte bu noktadan sonra, cumhurbaşkanı, kendisini seçtiren partilerin toplamından daha büyük bir siyasi güce, yetkiye ve sorumluluğa da sahip olur. eğer güçlü bir kişilik sergilerse, kendisini seçtirenlerden bağımsız bir politik çerçeve bile çizebilir kendisine. böyle bir durumda, parlamenter sistemdeki koalisyon dönemlerini mumla ararız. böyle bir sistemde, tarafların her birisi kendi gücünü artırmak için sistemi kendi lehine olabilecek en uç sınırlarda okumaya çalışacaktır. bu da yetki tartışmalarını doğurur. zaten mevcut sistem, erdoğan'ın talebiyle ve ona özel olarak getirildiği için, eminim ki sistemin cevap veremeyeceği bir yığın sorun çıkacaktır.

    işte bu yüzden, akp demeyeceğim, erdoğan'dan sonraki ilk dönem çok ama çok kritik bir rol oynayacak. eğer acilen bu sistem düzenlenmezse, bilin ki bu ülke rahat 20-30 yıl boyunca bir yanda siyasi istikrarsızlık, diğer yanda latin amerika ülkelerinde ve ortadoğu çukurunda sıklıkla görünen dikta rejimleri arasında sallanır. hangisi ağır basar bilemem ama darbe yapıp gitmeyen cuntalar bile görmek mümkün.

    peki ne olmalı? bu sistemin düzeltilmesi yönünde çok net bir proje sunmayan, "hele bir seçilelim de bakarız" gibi muğlak cevaplar üreten hiç bir adayın çatısı altında birleşilmemeli. bu da milletin elinde değil maalesef. başta kılıçdaroğlu ve meral akşener'in elinde. kandırılma, hata yapma lüksleri kesinlikle yok. ikinci bir ekmeleddin faciası ise resmen değilse bile fiilen muhalefetin sonunu getirir. muhalefet tamamen işlevsizleşir, ki zaten şu anda da tek işlevi gelecek seçimler için umut aşılamak.

    türkiyede cumhurbaşkanlığı, hiç bir zaman işlevine uygun bir şekilde kullanılmadı. ya askerler hegemonya kurdu bu makama, ya "köşke çıkayım da partiyi idare edecek bir kukla bulurum" diyip hüsrana uğrayan özal, demirel gibi siyasetçiler doldurdu o koltuğu, ya da anayasa mahkemeliğine soyunan ahmet necdet sezer geldi. tamam, şimdinin koşullarıyla bakınca sezeri bile mumla arıyor bazılarımız, kaldı ki sezer de yaptıklarının bir kısmında veya çoğunda haklı da olabilir ama cumhurbaşkanlığı makamı bu şekilde kullanılmamalı.

    cumhurbaşkanlığı makamı, türkiye'de sivil bir şekilde denetim mekanizmasını işleten makam olmalı ve o şekilde de kalmalı. halk oyuyla seçilmesi, çok da sıkıntı değil. ama "ben yüzde ellinin üzerinde oy aldım, ona göre de yetkilerle donatılmak istiyorum" demesi, yukarıda bahsettiğim noktaya götürür bizi. cumhurbaşkanı, kesinlikle ama kesinlikle, koltuğa geçtiği anda partisiyle bağı koparılmalı. çünkü partili bir cumhurbaşkanı, asla denetim işlevini yerine getiremez.

    neden bu kadar önemli denetim? çünkü türk siyasi tarihinde en temel sorunlardan birisi, denetim sorunudur. denetim olmayınca, siyasetçiler ipin ucunu fazlasıyla kaçırıyor. geldiğimiz noktada, anayasanın bile rahatlıkla çiğnenebildiği bir noktaya evriliyor. böyle bir güce ulaşan siyasetçiler, üç kuruşluk(!) vekil maaşıyla yetinecek değil elbette. bu sefer de yolsuzluklar alıp başını gidiyor. danıştaylar, sayıştaylar falan da bir işe yaramıyor haliyle. "kanun benim, nizam benim, kim beni kime şikayet edecek" diyerek, yedikçe yiyorlar. doymak da bilmiyorlar. işte bunun önüne geçebilecek en önemli somut güç, cumhurbaşkanı olabilir. bir yandan başkomutan, bir yandan halkın seçtiği, bir yandan da en önemli görevi denetimi sağlamak olan bir cumhurbaşkanından bahsediyorum tabi. böyle bir durumda, cumhurbaşkanı, cimer gibi doğrudan kendisine bağlanmış birimlerle de, sivil toplum kuruluşlarının, medyanın, derneklerin, vakıfların yardımlarıyla da bu işlevi en etkili şekilde yerine getirebilir. burada kilit nokta, hükümeti tahakküm altına almaması ve işlevinin dışına çıkmaması.

    bir başka önemli nokta da, vekillerin durumu. şu anda vekillerin çok az işlevi var. daha çok el kaldırma indirme otomatı olarak görüyoruz kendilerini. bu durumdan, akpli vekiller de dahil olmak üzere bir çok vekil şikayetçi zaten. ama ne mevcut sistemde, ne de son haliyle eski parlamenter sistemde bundan başka bir yol yoktu. normalde vekil dediğiniz, ankara'ya gittiğinizde sıradan bir vatandaş olarak kendi şehrinizden kapısına gidip taleplerde bulunabileceğiniz bir kapı. yani vatandaşla meclis arasındaki en önemli bağ. ama bizde şöyle bir sorun var. vekili doğrudan denetleyen, seçen ya da seçmeyen, vatandaş değil. parti lideri vekilleri kendi isteğine göre sıralıyor. yani vekil halka, hemşehrilerine falan değil, doğrudan parti liderine hesap veriyor. bu yüzden de, bir vekilden istediğiniz kadar şikayetçi olun, eğer oy vermek istediğiniz parti size onu layık gördüyse ve siz de o partiye yine de oy vermek istiyorsanız, el mahkum seçiyorsunuz. bu sistemin kesinlikle ama kesinlikle değişmesi lazım.

    gel gelelim bunu hangi parti lideri kabul eder, işte orasını bilemiyorum. çünkü bu aynı zamanda, partinin başına geçip hiç olmazsa kendi partisinin diktatörü olan siyasetçilerin de sonu demek. emme basma tulumba gibi kendi partisinin talimatıyla el kaldırıp, yine buna göre el indiren vekillerin, "lan bi dakika, bu yasa tasarısı geçerse memlekette beni tefe koyarlar, herkes kendini kurtarır olan bana olur" korkusuyla, kendi seçmenlerinin nabzına göre hareket etmesi demek. kısacası, halkın meclise girmesi demek. bunu isteyecek parti lideri var mıdır bilmiyorum. ama halk bunu istemeli ve baskı kurmalı. herkes atatürk değil, kimse durduk yerde kendisini halk için feda etmez. benden söylemesi.

    bizdeki bir yanılgı da şu. sanıyoruz ki batı ülkelerinin insanları çok bilinçli, biz çok bilinçsiziz de sırf o yüzden biz bu sancıları çekiyoruz, onlar ise über demokrasilerle idare ediliyor. yani bu tamamen yanlıştır demiyorum, kısmen doğru olabilir. ama hiç bir ülkede halkın tamamı çok bilgili, çok kültürlü seçmenlerden oluşmaz. öyle bir şey beklenemez de zaten. bizde politik bilinci yüksek olan gayet de ciddi bir kitle var. sorun, bunların hiç bir politik gücü elinde bulunduramaması, gerektiği yerde birleşip mobilize olamamaları ve bir cemiyet oluşturamamaları. bu yüzden türkiyede sivil politik aktörler denilince akla ya radikal gruplar, örgütler ya da dini cemaatler geliyor. bizde çok çeşitli sebeplerden dolayı, sistem hiç bir şekilde halkın etkin katılımını sağlayamıyor siyasete. siyasete etki edebilmeniz için adeta tek yol olarak siyasi partiler gösteriliyor. siyasete etki etmesini beklediğiniz sivil toplum örgütleri ise, marifetmiş gibi "biz asla siyaset konuşmayız" diyor. düşünsenize, mesela bir kadın derneği, bunu söylüyor. bre cahil, o zaman nasıl hak savunuculuğu yapacaksın da kadın derneği olacaksın?

    neyse, çok uzadı, zaten kimse de okumayacak. hem okusa ne olacak, sanki bir şeyler yapabileceğiz? benimkisi hariçten gazel okumak işte!
  • maliye ve aile bakanlığında eski haline getirmek için çok çalışma yapılması gerekecek.
  • kurtuluş savaşı'nda yunan geri çekilirken manisa'yı ve daha birçok şehri yakıp yıkmıştı. her yer hem yangın hem savaş yeriydi.

    aynen öyle bir tablo ortaya çıkacak. her anlamda.