şükela:  tümü | bugün
  • behiç pek üstadın leman'da ''haybeci şensoy'' adıyla yayınlanan köşe yazarı tiplemesinin yeni adı.. belki bu isim de bir kaç ay sonra gene değişir mi orası meçhul..

    kempinski'den çok güzel anılarını okuruz ya çıkarız hani falan tepeye birden kempinskiye biz okurlar siz misal ben derken bakarsınız ya birden görüyorum tepeyi neresi burası falan derken kim bunlar bi dakka üç kişiydik ben noluyoruz falan derken biz haydaa..
  • gerek hiç sıkılmadan, yorulmadan, bıkmadan satırlarca kendinden ve pek bi sürükleyici maceralarından bahsedebilmesiyle olsun, gerek başı ayrı kıçı ayrı kişilerce üretilip konuyla alaksız üçünçü bir başka kişi tarafından montajı yapılmış intibaı uyandıran fason üretim mamülü ve mağduru cümleleriyle olsun, gerekse de bu cümlelerle koca bir paragraf yazı yazdıktan sonra yazının sonunu konuyla tamamen ilgisiz bir mesajla bağlayabilme kabiliyetiyle olsun sevdiğimiz ilgiyle takip ettiğimiz (ya da etmeye çalıştığımız) bir köşe yazarıdır kendisi. eskiden sadece haftada bir kez okuyabildiğim için üzülür bir an önce çarşamba günü gelse de bir koşu leman alıversem diye marketin önünde yaysat aracının yolunu gözlerdim, günler geçmek bilmez idi.
    lakin evet türkiye'de güzel şeyler de oluyor, görüyorum ki artık sözlükte de bu büyük yazarın üslubunu benimsemiş en az kendisi kadar başarılı temsilcileri var, onları da okudukça sayın paşaoğlu'nu okurken aldığım lezzeti alabiliyor aynı şekilde neşeyle dolabiliyorum.
    bizlere bu benzersiz hizmeti sunan sevgili kutsal bilgi kaynağımız ekşisözlüğe huzurlarınızda bir kez daha teşşekür ediyor bu vesileyle sayın paşağolu junior'a da tekrar hoşgeldiniz demek istiyorum. ya da welcome back nasıl arzu ederseniz...
  • maalesef ertugrul ozkok'un çok da mübalağlı, karakatürize edilmemiş hali... ama tabii bu zararsızı. gülüyoruz.
  • pazar sabahıma güneş gibi doğmuş günümü aydınlatmış fantastik insan, gerçek bir mizah dehası. okumayanlar varsa onlarla da paylaşayım istedim:

    telefonum çaldı, arayan ali'ydi

    geçen temmuz ayında bir gün yazımı yazarken cep telefonum çaldı.

    arayan ali’ydi.

    ‘abi nerede olduğumu biliyor musun’ diye söze başladı.

    cevap vermeme zaman bırakmadan devam etti:

    ‘akbük’te tam sizin evin karşısına demir attık. hava muhteşem ve çok keyifliyiz. yanımda david king var.’

    david king, ingiliz ‘showbiz’inin en önemli simalarından biriydi. londra’nın ‘westend’ denilen müzikaller mahallesi ondan sorulurdu.

    ama önce size ali erten’i anlatmalıyım.

    * * *

    ali, eski sanayi bakanı muammer erten’in oğlu.

    muammer erten, 1960’lı yıllarda, ismet inönü’nün oluşturduğu ve aralarında bülent ecevit, hüdai oral ve ali ihsan göğüş gibi parlak siyasetçilerin bulunduğu genç kadronun bir üyesiydi.

    ben ali’yi ankara’da üniversite öğrencisiyken tanıdım.

    atak bir çocuktu. babasından çok daha soldaydı, yani devrimciydi.

    atatürk lisesi’nde başı ülkücü öğrencilerle derde girince, üniversite öğrenimi için londra’ya gitti.

    orada uzun yıllar kaldı. militanlığı yüzünden başına gelmedik kalmadı.

    uzun yıllar sonra türkiye’ye döndü ve ‘sultans of the dance’ın kuruluşunda görev aldı.

    daha sonra oradan ayrılıp arkadaşlarıyla birlikte ‘ney’i kurdu.

    * * *

    ‘ney’ isviçre’de turnedeyken bir gün david king’den bir mesaj almışlar. ünlü prodüktör gelip orada ney’i seyretmiş.

    sonra antalya’ya gelip orada da görmüş.

    ali’yle birlikte mavi yolculuğa çıkma kararı almışlar.

    sonra ney’i londra’nın bu ünlü müzikal semtinde sahneye çıkarmış.

    itiraf edeyim, ali bana oyunu westend’de sahneleyeceklerini söylediğinde pek inanmamıştım.

    ‘olsa olsa birkaç gün oynarlar’ diye düşünmüştüm.

    üç hafta sahnede kaldılar.

    geçen pazar akşamüstü, yönetim kurulu başkanımız aydın doğan’la birlikte biz de ney’i seyretmeye gittik.

    hıncal uluç çok haklı.

    oradaki durumu gören ve içinde bizlere özgü o menfi duyguyu taşımayan bir türk’ün etkilenmemesi mümkün değil.

    biz oyunu matinede seyrettik.

    oyunun üçüncü haftası başlamıştı.

    salon tıklım tıklım doluydu.

    ve birinci perdenin sonunda herkes ayakta alkışlıyordu.

    ben daha önce lord of the dance’ı da seyretmiştim.

    hiç abartmadan söylüyorum.

    oradaki seyircinin tepkisi bile bu kadar heyecanlı ve büyük değildi.

    düşünün, burası londra’nın broadway’i.

    hemen biraz ilerde chicago müzikali sahneleniyor.

    dünyanın önde gelen birçok müzikali, ya sırada, ya da orada hiçbir zaman sahnelenme imkánı bulamıyor.

    ve bir türk dans grubu, burada üç hafta boyunca sahnede kalıyor.

    hem de her akşam ‘sold out’ satıyor, yani salon tıklım tıklım doluyor.

    müsaadenizle bu büyük başarıya katkısı bulunan insanları alkışlamak istiyorum.

    tabii en başta, bu projeye para yatıran ve turizm şirketini almanlara sattığı halde ney’in içinde bulunduğu bu şov grubunu bünyesinde tutan cem kınay’ı kutluyorum.

    bu projenin merkezinde duran ömer önder’e ve kardeşim kadar sevdiğim ali erten’e de aynı duygularımı aktarmak istiyorum.

    ali gece demeden, gündüz demeden bu projeyi tanıtmak, yaşatmak için mücadele etti.

    sonunda yıllar boyunca sol bir militan olarak sesini hiç duyuramadığı londra’da bir müzikalle ses getirdi.

    ben bunun tanığıyım.

    gece yarısı çalan telefonlarda, dolan salonlar karşısında duyduğu heyecanı benimle paylaştı.

    * * *

    ama onların yanında sofra restoran’ın sahibi hüseyin özer’in adını da anmalıyım.

    ney’in londra’da sahnelenmesi pahalı bir projeydi. hüseyin özer, karşılığında hiçbir şey almadan, bu kalabalık kadroya üç hafta boyunca günde iki öğün yemek verdi.

    oyundan sonra onun türkiye ve türk yemekleri heyecanını paylaştık.

    biz ne yazık ki, az sayıda karanlık ruhlu, menfi karakterli insanın hegemonyasında yaşayan bir milletiz.

    o yüzden her alanda güzel insanların çabalarını ıskalıyoruz.

    ben işte bu menfi azınlığın ne azası, ne de müdavimi olmayı reddettiğim için bu heyecanı sizlerle paylaşıyorum.

    hiç olmazsa bu büyük başarıda benim de küçük bir rolüm olsun istedim